18 December 2024

Birlik Vatandaşları Açısından Seçilme Hakkı ve Siyasi Parti Üyeliği: Commission v Czech Republic (C-808/21) ve Commission v Poland (C-814/21) Kararları


Fotoğraf Bilgileri: Eser Sahibi: Classical Numismatic Group, Inc. / Wikimedia Commons

 

İlke Göçmen, Prof. Dr., Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Avrupa Birliği Hukuku Anabilim Dalı / Jean Monnet Chair (2019-2022) / The Alexander von Humboldt Foundation – Georg Forster Research Fellow for Sustainable Development (2023-2024)

Giriş

Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD), 19 Kasım 2024 tarihinde Komisyonun, Birlik vatandaşları açısından seçilme hakkı ve siyasi parti üyeliği çerçevesinde, Çek Cumhuriyeti’ne (C-808/21) ve Polonya’ya (C-814/21) karşı açtığı ihlal davalarındaki kararlarını açıklamıştır. Komisyona göre, bu iki devlet, kendi ülkelerinde ikamet eden Birlik vatandaşlarına, sırf kendi vatandaşları olmadıkları için, siyasi parti üyesi olma hakkını tanımamakla Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkında Antlaşma (ABİHA) madde (md) 22’yi ihlal etmektedir. Nitekim ABAD da, Hukuk Sözcüsü Richard de la Tour’un 11 Ocak 2024 tarihli Görüşlerinde (C-808/21 ve C-814/21) vardığı sonuçlar gibi, Komisyonun iddiasını haklı bularak Çek Cumhuriyeti’nin ve Polonya’nın AB hukukunu ihlal ettiğine karar vermiştir. ABAD, iki davayı birleştirmemiş ve ayrı ayrı karar almış olmakla birlikte her iki karar için ortak basın açıklaması düzenlemiştir. Bu çalışma, bu arka planda, her iki davadaki / karardaki benzerlik göz önünde tutularak yalnızca Çek Cumhuriyeti ile ilgili karara odaklanmaktadır.

Bu kararlar, gerek Avrupa Birliği (AB) gerek Türkiye açısından önem taşımaktadır. AB açısından bu kararlar, genel olarak Birlik vatandaşlarının seçilme hakkı ve siyasi parti üyeliği ile ilgili ABİHA md. 22’nin anlamını, özel olarak da AB’nin değerleri arasında yer alan demokrasi ile ilgili AB Antlaşması md. 2’nin ve 10’un anlamını açıklığa kavuşturduğu için önem taşımaktadır (bu kararları inceleyenler de ‘demokrasi’ ile ilgili tespitlere özel olarak eğilmektedir, bkz. (1), (2) ve (3)). Türkiye açısından da bu karar önem taşımaktadır, çünkü AB Antlaşması md. 49 gereği AB’ye üye olmak adına aday devlet olan Türkiye’den, diğerlerinin yanında, AB’nin değerlerine saygı göstermek ve bu değerleri desteklemeyi taahhüt etmek beklenmektedir. Dolayısıyla, işbu değerlerden birisi olan ‘demokrasi’ ile ilgili ABAD kararlarını takip etmekte fayda bulunmaktadır (bu yönden “Avrupa Bütünleşmesinde ‘Demokrasi’: Avrupa Birliği, Aday Devletler ve Üye Devletler” başlıklı kitap bölümümüze dikkat çekilebilir).

Adalet Divanının Commission v Czech Republic (C-808/21) kararına yer vermeden önce Birlik vatandaşlığı ile ilgili birtakım tespitler yapılabilir.  

1. Birlik Vatandaşlığı ve Seçme ve Seçilme Hakkı

Birlik vatandaşlığı, Maastricht Antlaşması (1993) ile birlikte AB hukukunun bir parçası haline getirilmiş ve kurucu antlaşma seviyesinde o günden bugüne esaslı bir değişiklik geçirmemiş olup Lizbon Antlaşması (2009) sonrasında şu şekilde düzenlenmektedir. ABİHA md. 20 uyarınca:

“1. Bu Antlaşma ile Birlik vatandaşlığı tesis edilmiştir. Bir üye devletin vatandaşı olan herkes Birlik vatandaşıdır. Birlik vatandaşlığı ulusal vatandaşlığın yerini almayıp ona ilavedir.

2. Birlik vatandaşları, Antlaşmalar’da öngörülen haklardan yararlanır ve yükümlülüklere tabi olur. Birlik vatandaşları, diğer hakların yanı sıra, aşağıdaki haklara sahiptir:

a) üye devletlerin ülkelerinde serbestçe dolaşma ve ikamet etme hakkı,

b) ikamet ettikleri üye devlette, o devletin vatandaşlarıyla aynı şartlarda, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde ve yerel seçimlerde seçme ve seçilme hakkı,

c) vatandaşı olduğu üye devletin temsil edilmediği üçüncü bir ülkenin ülkesinde, üye devletlerden herhangi birinin diplomatik veya konsolosluk makamlarınca, o üye devletin vatandaşlarıyla aynı şartlarda korunma hakkı,

d) Avrupa Parlamentosuna dilekçe verme, Avrupa Ombudsmanına başvurma ve Birlik kurumlarına ve danışma organlarına Antlaşmalar’ın dillerinden birinde başvurma ve aynı dilde cevap alma hakkı.

Bu haklar, Antlaşmalar’da belirlenen şartlar ve sınırlar çerçevesinde ve bu Antlaşmalar’a uygun olarak kabul edilmiş tedbirler vasıtasıyla kullanılır.”

Görülebileceği üzere, Birlik vatandaşlarının yararlandıkları haklar arasında, “ikamet ettikleri üye devlette, o devletin vatandaşlarıyla aynı şartlarda, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde ve yerel seçimlerde seçme ve seçilme hakkı” da bulunmaktadır. Bununla birlikte, bu haklar, “Antlaşmalar’da belirlenen şartlar ve sınırlar çerçevesinde ve bu Antlaşmalar’a uygun olarak kabul edilmiş tedbirler vasıtasıyla” kullanılacaktır. Nitekim konuyu özel olarak düzenleyen ve ihlal davalarına konu olan ABİHA md. 22 uyarınca:

“1. Vatandaşı olmadığı bir üye devlette ikamet eden her Birlik vatandaşı, ikamet ettiği üye devlette, o devletin vatandaşlarıyla aynı şartlarda, yerel seçimlerde seçme ve seçilme hakkına sahiptir. Bu hak, Konseyin özel yasama usulü uyarınca ve Avrupa Parlamentosuna danıştıktan sonra oybirliğiyle kabul ettiği kurallara uygun olarak kullanılır; bu kurallarda, bir üye devlete özgü sorunlar gerekli kıldığında derogasyonlar öngörülebilir.

2. 223. maddenin 1. paragrafına ve bu maddenin uygulanması için kabul edilen hükümlere halel gelmeksizin, vatandaşı olmadığı bir üye devlette ikamet eden her Birlik vatandaşı, ikamet ettiği üye devlette, o devletin vatandaşlarıyla aynı şartlarda, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde seçme ve seçilme hakkına sahiptir. Bu hak, Konseyin özel yasama usulü uyarınca ve Avrupa Parlamentosuna danıştıktan sonra oybirliğiyle kabul ettiği kurallara uygun olarak kullanılır; bu kurallarda, bir üye devlete özgü sorunlar gerekli kıldığında derogasyonlar öngörülebilir.”

Bu arka planda, Konsey, 6 Aralık 1993 tarihinde 93/109 sayılı Direktif ile vatandaşı olmadığı bir üye devlette ikamet eden Birlik vatandaşlarının Avrupa Parlamentosu seçimlerinde seçme ve seçilme hakkını kullanması için detaylı düzenlemeler getirmiştir. Konsey, 19 Aralık 1994 tarihinde de 94/80 sayılı Direktif ile vatandaşı olmadığı bir üye devlette ikamet eden Birlik vatandaşlarının yerel seçimlerde seçme ve seçilme hakkını kullanması için detaylı düzenlemeler getirmiştir. Bununla birlikte, vatandaşı olmadığı bir üye devlette ikamet eden Birlik vatandaşlarının, söz konusu seçimler bağlamında, ikamet ettikleri üye devletteki siyasi partilere üye olmaları ile ilgili açık bir düzenleme, ne ABİHA md. 22’de ne de 93/109 sayılı Direktif ile 94/80 sayılı Direktif’te yer almaktadır.

2. İhlal Davasına Uzanan Yol

İhlal davasına uzanan yol genel ve özel olarak ele alınabilir. Genel olarak, Komisyon, 2013 – 2016 yılları arasını kapsayan Birlik vatandaşlığı ile ilgili raporunda; Birlik vatandaşlarının ev sahibi üye devletlerde siyasi parti kurabilmesini veya mevcut siyasi partilere üye olabilmesini sağlamak için, buna imkân vermeyen yedi üye devlete karşı ihlal prosedürü başlattığını not etmiştir. Komisyon, ayrıca, bunlardan üç tanesi (Yunanistan, İspanya ve Slovakya) açısından tatmin edici sonuçlar alarak ihlal prosedürünü sonlandırdığını, ancak dört tanesi (Çek Cumhuriyeti, Polonya, Letonya ve Litvanya) açısından ise ihlal prosedürünü devam ettirdiğini belirtmiştir. Bunlardan Letonya ve Litvanya hakkındaki süreci resmi belgeler üzerinden takip etmek mümkün olmamakla birlikte Çek Cumhuriyeti ve Polonya hakkındaki süreç, görüldüğü üzere, ihlal davası ile devam ettirilmiştir.

Çek Cumhuriyeti özelinde ise süreç şöyle işlemiştir (paragraf 1 ve 30-36): Çek Cumhuriyeti hukuku uyarınca yalnızca Çek vatandaşları bir siyasi partiye veya harekete üye olabilmektedir. Komisyon, 2010 yılında, bu kuralın ABİHA md. 22 ile uyumsuzluğu hakkındaki şüphelerini Çek Cumhuriyeti’ne iletmiştir. 22 Kasım 2012 tarihinde, Komisyon, Çek Cumhuriyeti’nin ABİHA md. 22 uyarınca yükümlülüklerini yerine getirmediğine yönelik bir resmi bildirim mektubu göndermiştir. Çek Cumhuriyeti, 22 Ocak 2013 tarihli cevabı ile AB hukukunu ihlal etmediği şeklinde yanıt vermiştir. 22 Nisan 2014 tarihinde, Komisyon, Çek Cumhuriyeti’nin ABİHA md. 22 uyarınca yükümlülüklerini yerine getirmediğine yönelik, bu kez, bir gerekçeli görüş göndererek Çek Cumhuriyeti’ni iki ay içinde bu gerekçeli görüş ile uyumlu önlemler almaya davet etmiştir. Çek Cumhuriyeti, 20 Haziran 2014 tarihli cevabı ile önlemlerinin AB hukukuna uygun olduğunu belirtmiştir. 2 Aralık 2020 tarihinde, Komisyon, Çek Cumhuriyeti’ne bir mektup göndererek hukuki durumunda bir değişiklik olup olmadığını sormuş, ancak yanıt alamamıştır. 21 Aralık 2021 tarihinde, Komisyon, “Çek vatandaşı olmayan ancak Çek Cumhuriyeti’nde ikamet eden AB vatandaşlarının bir siyasi partiye veya harekete üye olma hakkını tanımamakla” “Çek Cumhuriyeti’nin ABİHA md. 22 uyarınca yükümlülüklerini yerine getirmediği” iddiasıyla ihlal davası açmıştır (paragraf 1).

3. Adalet Divanının Kararı

Adalet Divanı, ihlal davasının kabul edilebilir olmadığı ile ilgili iddiaları geri çevirdikten sonra (para. 37-50), kararını üç alt başlık altında şekillendirmiştir: (i) ABİHA md. 22’nin kapsamı, (ii) ABİHA md. 22 ile yasaklanan bir muamele farklılığı olup olmadığı, (iii) ulusal kimliğe saygı.

3.1. ABİHA Madde 22’nin Kapsamı

ABAD, ilk olarak, ABİHA md. 22’yi kapsamını belirlemek için yorumlamıştır. Yerleşik içtihat hukuku uyarınca AB hukukunun bir hükmünün yorumu; o hükmün lâfzını, güttüğü hedefleri ve bağlamını dikkate almayı gerektirir (paragraf 91). ABAD, ABİHA md. 22 özelinde önce lâfız yönünden birtakım tespitlerde bulunmuştur. Birincisi, bu madde, “bir siyasi parti veya hareket üyeliği edinmenin koşullarına herhangi bir referans içermemektedir” (paragraf 93). İkincisi, bu madde, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde ve yerel seçimlerde seçme ve seçilme hakkının kullanımı bakımından spesifik bir vatandaşlık temelinde ayrımcılık yasağı kuralı getirmektedir (paragraf 96). Ayrımcılık yasağı da eşitlik ilkesinin spesifik ifadelerinden biridir (paragraf 97). Üçüncüsü, bu maddedeki seçme ve seçilme hakkı Konsey tarafından benimsenecek kurallara uygun olarak kullanılacaktır (paragraf 100). Konuyla ilgili olarak 93/109 sayılı Direktif ve 94/80 sayılı Direktif mevcut olmakla birlikte, bu Direktifler, tam uyumlaştırma niteliği taşımamakta olup bir siyasi parti veya hareket üyeliği edinmenin koşulları ile ilgili düzenleme içermemektedir (paragraf 102). ABAD, bu noktada, ABİHA md. 22 ile bu Direktifler arasındaki ilişkiye yönelik birtakım tespitlerde bulunmuştur. Bir yandan, işbu Direktifler’in kapsamı, örtülü olarak bile olsa, ABİHA md. 22’den kaynaklanan hakların ve yükümlülüklerin kapsamını sınırlandıramaz (paragraf 103). Diğer yandan, bir siyasi parti veya hareket üyeliği edinmenin koşulları AB çapında düzenlenmedikçe üye devlet yetkisinde kalır, ancak üye devletler bu yetkiyi AB hukuku uyarınca olan yükümlülükleri ile uyumlu biçimde kullanmalıdır (paragraf 104). Sonuç olarak, lâfız yönünden, bir siyasi parti veya hareket üyeliği edinmenin koşullarının belirlenmesi ABİHA md. 22’nin kapsamı içinde kalır (paragraf 106).

ABAD, sonra, ABİHA md. 22 özelinde bağlam yönünden birtakım tespitlerde bulunmuştur. Bunun için, ABAD, AB Antlaşması’ndaki, ABİHA’daki ve Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı’danki (ABTHŞ’deki) hükümler çerçevesinde bir inceleme gerçekleştirmiştir (paragraf 107). Birincisi, bu madde, ABİHA altındaki “Ayrımcılık Yapmama ve Birlik Vatandaşlığı” başlıklı Kısım içinde yer almaktadır (paragraf 108). ABİHA md. 20 bir üye devletin vatandaşı olan herkese Birlik vatandaşlığını bahşetmektedir ve yerleşik içtihat hukuku uyarınca Birlik vatandaşlığı “üye devletlerin vatandaşlarının temel statüsü olacaktır” (paragraf 109). Avrupa Parlamentosu seçimlerinde ve yerel seçimlerde seçme ve seçilme hakkı da, üye devletlerin ülkelerinde serbestçe dolaşma ve ikamet etme hakkı ile de bağlantılı olarak, Birlik vatandaşlığına tanınan haklar arasında yer almaktadır (paragraf 110-113). İkincisi, AB Antlaşması md. 10(1) uyarınca “Birliğin işleyişi temsili demokrasiye dayanır” ve bu madde AB’nin değerlerinden birisi olan demokrasinin somut ifadesidir (paragraf 114). AB Antlaşması md. 10(2 ve 3) AB vatandaşlarına Avrupa Parlamentosunda doğrudan temsil edilme hakkı bahşetmekte olup, bu çerçevede, temsili demokrasi ile Avrupa Parlamentosu seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı arasında bir bağlantı mevcuttur (paragraf 115-116). Üçüncüsü, ABTHŞ md. 12(1) uyarınca herkes her düzeyde, özellikle de siyasi, sendikal ve medeni konularda örgütlenme hakkına sahiptir (paragraf 117). Bu hak, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) md. 11(1) ile aynı anlama ve kapsama sahip olup “demokratik ve çoğulcu toplumların esaslı temellerinden biridir” (paragraf 118-119). Siyasi partiler, bu arka planda, seçimlerde aday gösterme işlevleri de dikkate alındığında, temsili demokrasi sisteminde esaslı bir işlev gütmektedir (paragraf 121).  Dolayısıyla, “bir siyasi parti veya hareket üyeliği, aday olma hakkının etkili kullanımına önemli ölçüde katkıda bulunmaktadır” (paragraf 122).

ABAD, ABİHA md. 22 özelinde en son hedefler yönünden birtakım tespitlerde bulunmuştur. Birincisi, bu madde, Birlik vatandaşlarına ev sahibi üye devletteki demokratik seçim süreçlerine katılma hakkı bahşetmeyi hedeflemektedir (paragraf 123). İkincisi, bu madde, Birlik vatandaşları arasında eşit muameleyi sağlamayı hedeflemektedir (paragraf 124). Üçüncüsü, bu madde, Birlik vatandaşlarının ev sahibi üye devlet toplumu ile aşamalı entegrasyonunu teşvik etmeyi hedeflemektedir (paragraf 125).

Sonuç olarak, ABİHA md. 22; ABİHA md. 20 ve 21, AB Antlaşması md. 10 ve ABTHŞ md. 12 ışığında yorumlandığında; Avrupa Parlamentosu seçimlerinde ve yerel seçimlerde seçme ve seçilme hakkının etkili biçimde kullanımı amacıyla, ev sahibi üye devlet vatandaşlarının yararlanabildiği araçlara, o devlette ikamet eden Birlik vatandaşlarının eşit erişimini tanımayı gerektirir (paragraf 127).

3.2. ABİHA Madde 22 ile Yasaklanan bir Muamele Farklılığı Olup Olmadığı

ABAD, ikinci olarak, ABİHA md. 22 ile yasaklanan bir muamele farklılığı olup olmadığını ele almıştır. Bir ön tespit olarak, Çek hukuku, açıktır ki, bir siyasi parti veya hareket üyeliği edinmek yönünden vatandaşlık temelinde ayrımcı bir muamele içermektedir (paragraf 128). Çek Cumhuriyeti’ne göre ise bu muamele farklılığı ABİHA md. 22’ye aykırı değildir; çünkü Çek Cumhuriyeti’nde ikamet eden Birlik vatandaşları, mevcut olan her türlü adaylığa –ki buna üyesi olmasa bile bir siyasi parti veya hareketin listesinde yer alabilmek de dâhil– erişim imkânına sahiptir (paragraf 129). ABAD’a göre ise Çek Cumhuriyeti’nde ikamet eden Birlik vatandaşları oradaki bir siyasi partide veya harekette üyelik elde edemediği için, bu durum, onların aday listesinde yer almaları veya bu listedeki sıraları ile ilgili olarak partinin veya hareketin kararlarına katılımının önüne geçme, veya en azından bu katılımı sınırlama, ihtimali taşımaktadır (paragraf 139). Aynı şekilde, bu durum, onların aday listesinde yer almalarının mutlak surette engellemese bile, en azından böyle bir yer almayı daha çok zorlaştırmaktadır (paragraf 140). Dolayısıyla, bu durum, Çek Cumhuriyeti’nde ikamet eden Birlik vatandaşlarını, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde ve yerel seçimlerde seçme ve seçilme hakkının kullanımı yönünden, oradaki bir siyasi partide veya harekette üyeliği olan Çek vatandaşlarına kıyasla, daha az lehe bir pozisyonda bırakmaktadır (paragraf 141).

Sonuç olarak, Çek Cumhuriyeti’nde ikamet eden Birlik vatandaşları, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde ve yerel seçimlerde seçme ve seçilme hakkının etkili biçimde kullanımı açısından, o devlet vatandaşlarının yararlanabildiği araçlara eşit erişimden yararlanamadığına göre, ABİHA md. 22 ile yasaklanan bir muamele farklılığı ilke olarak mevcuttur (paragraf 152).

3.3. Ulusal Kimliğe Saygı

Üçüncü olarak, AB Antlaşması md. 4(2) anlamında ulusal kimliğe saygı ile ilgili iddialar mevcuttur. Öncelikle bu madde uyarınca: “Birlik, üye devletlerin Antlaşmalar önündeki eşitliğine ve bölgesel ve yerel özerk yönetimler de dâhil, siyasal ve anayasal temel yapılarında mündemiç ulusal kimliklerine saygı gösterir”. Çek Cumhuriyeti’ne göre ihtilaflı Çek hukuku “ulusal düzeyde siyasi ve anayasal sistemin korunmasını sağlamak”, dolayısıyla “ulusal kimliğe saygıyı güvenceye almak” amacını taşımaktadır (paragraf 153). Şöyle ki, siyasi partiler ve hareketler ulusal düzeyde siyasi aktivitenin ‘anahtar platformları’ olup bunlara üye olma hakkı sadece Çek vatandaşlarına hasredilmiştir (paragraf 153).

ABAD, AB Antlaşması md. 4(2) anlamında ulusal kimliğe saygı ile ilgili iddiaları şöyle değerlendirmiştir. Ona göre ulusal siyasi hayatın organizasyonu –ki buna siyasi partiler ve hareketler de katkıda bulunur–, AB Antlaşması md. 4(2) anlamında ulusal kimliğin bir parçasını oluşturur (paragraf 154). Bununla birlikte, ABİHA md. 22 ulusal seçimlerle değil Avrupa Parlamentosu seçimleri ve yerel seçimler ile ilgilidir, dolayısıyla üye devletler, eğer isterlerse, ulusal seçimler bağlamında siyasi partiler ve hareketlerle ilgili spesifik düzenlemeler getirebilir (paragraf 156-157). Kaldı ki, AB Antlaşması md. 4(2), kendisi ile aynı hiyerarşik değerde olan diğer hükümler –özellikle de AB Antlaşması md. 2 ve 10– ışığında yorumlanmalıdır (paragraf 158). Bu yönden, AB Antlaşması md. 4(2), üye devletleri AB Antlaşması md. 2 ve 10’dan kaynaklanan gerekliliklerle uyum sağlama yükümlülüğünden muaf tutamaz (paragraf 158). Bu yönden, demokrasi ilkesi ve eşit muamele ilkesi AB’nin üstüne kurulu olduğu değerler arasında yer almakta olup bu değerler, “ortak bir hukuk düzeni olarak [AB]’nin kimliğinin özünün ayrılmaz bir parçasını oluşturur ve […] üye devletler için hukuken bağlayıcı yükümlülükler içerir” (paragraf 159-160). ABİHA md. 22, bu arka planda, hem demokrasi hem de eşit muamele ilkesinin somut ifadesi olup bu ilkeler “[AB]’nin kimliğinin ve ortak değerlerinin ayrılmaz bir parçasını oluşturur” ve üye devletler bu ilkelerle bağlı olup kendi ülkelerinde bu ilkelere riayet edilmesini sağlamalıdır (paragraf 161-162). Sonuç olarak, bir üye devlette ikamet eden Birlik vatandaşlarının oradaki bir siyasi partide veya harekette üyelik elde etmesini sağlamak, demokrasi ve eşit muamele ilkelerini tam anlamıyla uygulamak anlamına gelir ve o üye devletin ulusal kimliğini zayıflatıyor olarak nitelendirilemez (paragraf 163).  

Sonuç olarak, ABAD, Çek Cumhuriyeti’nin “Çek vatandaşı olmayan ancak Çek Cumhuriyeti’nde ikamet eden AB vatandaşlarının bir siyasi partiye veya harekete üye olma hakkını tanımamakla” ABİHA md. 22 uyarınca yükümlülüklerini yerine getirmediğine, dolayısıyla AB hukukunu ihlal ettiğine karar vermiştir (paragraf 164).

Sonuç

Commission v Czech Republic (C-808/21) kararı, her şeyden önce, yerleşik içtihat hukukunun doğal bir sonucu olarak okunabilir. Bu yönden, karar, kimi kez açıkça kimi kez örtülü olarak, sırasıyla iç pazar, Birlik vatandaşlığı ve AB’nin değerleri ile ilgili kararlarda geliştirilen yaklaşımlarla tutarlılık sergilemektedir. ABİHA md. 22, iç pazardaki temel serbestîlerin (malların, kişilerin, hizmetlerin ve sermayenin serbest dolaşımı hükümlerinin) içkin bir parçası olan vatandaşlık temelinde ayrımcılık yasağı ile ilgili olduğu ölçüde, iç pazara ilişkin içtihat hukukundan esintiler taşımaktadır. Örneğin, tıpkı iç pazara ilişkin içtihat hukukunda olduğu gibi, bir konu üye devlet yetkisinde kalsa bile üye devlet bu yetkiyi AB hukukuna uygun biçimde kullanmalıdır (paragraf 104). ABİHA md. 22, Birlik vatandaşlığına tanınan haklardan biri olduğu ölçüde, Birlik vatandaşlığına ilişkin içtihat hukukunun köşe taşı olan “[Birlik vatandaşlığı] üye devletlerin vatandaşlarının temel statüsü olacaktır” (paragraf 109) yaklaşımı çerçevesinde ele alınmaktadır. Yine, ABİHA md. 22, demokrasi ve eşit muamele ilkelerinin somut ifadesi olarak okunduğu ölçüde, AB’nin değerlerine ilişkin içtihat hukukunun temelleri üzerinden şekillenmektedir. Özellikle, bu değerler, “ortak bir hukuk düzeni olarak [AB]’nin kimliğinin özünün ayrılmaz bir parçasını oluşturur ve […] üye devletler için hukuken bağlayıcı yükümlülükler içerir” (paragraf 159-160).

Bu karar, bu son tespitle bağlantılı olarak, AB’nin değerleri ile ilgili içtihat hukukunun gelişimine katkı da vermektedir. AB’nin değerleri ile ilgili içtihat hukuku ilk planda hukukun üstünlüğü özelinde gelişmeye başlamıştır. Yargı bağımsızlığı ile ilgili Associação Sindical dos Juízes Portugueses kararı (2018) ve bütçe koşulluluğu ile ilgili Hungary v Parliament and Council (C-156/21) ile Poland v Parliament and Council (C-157/21) kararları bununla ilgili örnek olarak gösterilebilir. İşte bu arka planda, işbu blog postta incelenen Commission v Czech Republic (C-808/21) kararı, hukukun üstünlüğü özelindeki içtihat hukukunu, AB’nin bir diğer değeri olan ‘demokrasi’ye aktardığı ölçüde oldukça önemli addedilmekte ve ‘demokrasi’ değeri ile ilgili gelecekteki içtihat hukukunu şekillendirme potansiyeli üstünde durulmaktadır (bkz. (1), (2) ve (3)).

Bu karar, son olarak, ABİHA md. 22 özelindeki içtihat hukukunun başlangıç noktası olarak görülebilir. İlerleyen zamanda, örneğin ABİHA md. 22’nin kimi muhatap aldığı sorusu gündeme gelebilir. Bu madde, yalnızca (somut uyuşmazlıkta olduğu gibi) üye devlet önlemlerine karşı mı kullanılabilir, yoksa üye devlet dışındaki birtakım gerçek ve tüzel kişilerin önlemlerine karşı da kullanılabilir mi? Örneğin bir Birlik vatandaşı, vatandaşlık temelinde ayrımcılık yasağına aykırı olduğunu düşündüğü, bir siyasi parti tüzüğüne karşı da ABİHA md. 22’yi kullanabilecek midir? İç pazar hukukuna ilişkin içtihat hukuku ile kıyas yapacak olursak, muhtemelen bu sorunun olumlu yanıtlanacağı düşünülebilir. Yine, örneğin ABİHA md. 22’nin kapsamının neleri içerdiği sorusu da tekrar gündeme gelebilir. Karara göre Avrupa Parlamentosu seçimlerinde ve yerel seçimlerde seçme ve seçilme hakkının etkili biçimde kullanımı amacıyla yararlanılabilen araçlar, bu maddenin kapsamı içinde kalacak gözükmektedir (paragraf 127). Peki, bu araçlar, örneğin siyasi bağışları içerecek midir veya ne ölçüde içerecektir? Bu tür sorular ancak zaman içinde yanıtlanabilecektir.

 

Bu yazıya atıf için: İlke Göçmen, “Birlik Vatandaşları Açısından Seçilme Hakkı ve Siyasi Parti Üyeliği: Commission v Czech Republic (C-808/21) ve Commission v Poland (C-814/21) Kararları”, Yaşayan Avrupa Birliği Hukuku Blogu, 18/12/2024, Link: <https://yasayanabhukuku.blogspot.com/2024/12/C-808-21.html>


Bu yazıyı faydalı buldunuz mu? Hiç bir içeriği kaçırmayın bizi takip edin.

 

08 November 2024

Avrupa Birliği’ndeki Kamu Alımları ve Üçüncü Ülke Ekonomik Operatörleri: Adalet Divanının Kolin Inşaat Turizm Sanayi ve Ticaret (C-652/22) Ön Karar Prosedüründeki Kararı

 

Fotoğraf Bilgileri: Eser Sahibi: Ian Remsen, CC0 / Wikimedia Commons


İlke Göçmen, Prof. Dr., Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Avrupa Birliği Hukuku Anabilim Dalı / Jean Monnet Chair (2019-2022) / The Alexander von Humboldt Foundation – Georg Forster Research Fellow for Sustainable Development (2023-2024)

Giriş

Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD), 22 Ekim 2024 tarihinde Kolin Inşaat Turizm Sanayi ve Ticaret (C-652/22) ön karar prosedüründeki kararını açıklamıştır. Hukuk Sözcüsü (HS) Collins de, aynı ön karar prosedürü çerçevesinde, 7 Mart 2024 tarihinde görüşünü açıklamıştı. Bu Görüş, 20 Mart 2024 tarihinde Yaşayan Avrupa Birliği Hukuku Blogu’nda tarafımızca incelenmişti. Bir ön tespit olarak, Adalet Divanının kararı ile HS Collins’in görüşü hem benzerlikler hem de farklılıklar taşımaktadır. Bir not olarak da, Adalet Divanının kararını inceleyen işbu blog yazısı da HS’nin görüşünü incelediğimiz blog yazısı ile yer yer örtüşmeler taşımaktadır.

Kolin Inşaat Turizm Sanayi ve Ticaret ön karar prosedüründeki süreç kısaca şöyle ifade edilebilir. Hırvatistan ulusal mahkemesi; su, enerji, ulaştırma ve posta hizmetleri sektörlerindeki belirli bir eşik değeri aşan kamu alımlarıyla ilgili 2014/25 sayılı Direktif temelinde teknik bir konuya ilişkin bir soruyu, ön karar prosedürü çerçevesinde, ABAD’a yöneltmiştir. ABAD ise, ön karar prosedürünün kabul edilebilir olup olmadığını belirleyebilmek için, teknik konuya ilişkin soruyu yanıtlamadan evvel, üçüncü ülke ekonomik operatörlerinin Avrupa Birliği’ndeki (AB’deki) kamu alımlarına erişimine yönelik ilkesel bir konuya ilişkin sorunun yanıtlanması gerektiğine karar vermiştir.

Teknik ve ilkesel sorular şu şekildedir. Teknik yönden, 2014/25 sayılı Direktif, ilk ihale kararı iptal edildikten ve yeniden değerlendirme başladıktan sonra, orijinal teklifte belirtilmeyen bir işle ilgili yeni belge talebinin veya sunumunun önüne geçmekte midir? İlkesel yönden ise, bir ön tespit olarak, 2014/25 sayılı Direktif, üçüncü ülke ekonomik operatörleri açısından, Dünya Ticaret Örgütü Kamu Alımı Anlaşması ve AB’nin bağlı olduğu diğer uluslararası anlaşmaları temel alan bir düzenleme getirmektedir (madde 43). Peki, bu iki kategori anlaşmaya da girmeyen, dolayısıyla “kapsanmayan üçüncü ülke ekonomik operatörleri”nin hukuki rejimi nasıl olacaktır? Bu yönden iki soru birbirini takip etmektedir: (i) Kapsanmayan üçüncü ülke ekonomik operatörleri, 2014/25 sayılı Direktif’e dayanabilir mi? (ii) Eğer dayanamıyorsa üye devletler, 2014/25 sayılı Direktif’teki kuralları iç hukuka aktaran ulusal hükümleri kapsanmayan üçüncü ülke ekonomik operatörlerine de uygulanabilir kılmakta yetkili mi?

Kamu alımları ile ilgili teknik bir konuya ilişkin soru ile başlayan süreç ilkesel bir konuya evrilince önemini de katlamıştır. Birincisi, somut uyuşmazlıkta yer alan Kolin ve Strabag şirketleri ile Hırvat alım birimi ve Hırvat Kamu Alımı Prosedürlerinin Denetimi Devlet Komisyonunun yanı sıra Çekya, Estonya, Fransa, Hırvatistan, Polonya, Avusturya, Danimarka ve Avrupa Komisyonu ya yazılı görüş sunarak ya da duruşmaya katılarak ön karar prosedürünün bir parçası haline gelmiştir. İkincisi, Adalet Divanı, dava konusu olayın hiçbir yeni hukuksal sorun ortaya çıkarmadığı görüşündeyse davanın HS görüşü olmaksızın yürütülmesine karar verebilmektedir (ABAD Statüsü md. 20). Adalet Divanı, bu davada HS görüşü alındığına göre, dava konusu olayın yeni hukuksal sorun ortaya çıkardığı kanaatini taşımaktadır. Üçüncüsü, hem HS Collins’in 7 Mart 2024 tarihli görüşü hem de Adalet Divanının 22 Ekim 2024 tarihli kararı, “medya ilgisini çeken veya vatandaşların yaşamında etki doğuran konular hakkında” kamuoyunu bilgilendirmeyi amaçlayan basın açıklamaları arasında kendisine yer bulmuştur. Dördüncüsü, Adalet Divanı davayı Büyük Daire olarak görmüştür. Örneğin 2019-2023 yılları arasında Adalet Divanı, yaklaşık olarak her on davadan yalnızca birini Büyük Daire olarak görmektedir. Sonuncusu, Adalet Divanının kararı, Türkiye’de yerleşik ekonomik operatörlerden birisi ile ilgili olduğu için de Ülkemizi doğrudan ilgilendirmektedir.

Bu blog postta Kolin Inşaat Turizm Sanayi ve Ticaret ön karar prosedürü hakkında birtakım bilgiler verildikten sonra Adalet Divanının kararı aktarılacaktır.

1. Ön Karar Prosedürü Hakkında Bilgiler

Kolin Inşaat Turizm Sanayi ve Ticaret ön karar prosedürü hakkında maddi arka planı (1.1.), usuli ilerlemesi (1.2.) ve hukuki arka planı (1.3.) ile ilgili kısaca aşağıdaki bilgiler verilebilir.

1.1. Maddi Arka Planı

Kolin Inşaat Turizm Sanayi ve Ticaret ön karar prosedürünün maddi arka planı şöyle toparlanabilir (HS görüşü paragraf 15-21, Adalet Divanı kararı paragraf 21-35):

(i) 7 Eylül 2020 tarihinde, Hırvat alım birimi –HŽ Infrastruktura–, Hırvatistan’ın iki kenti arasındaki tren yolu alt yapısının iyileştirilmesi amacıyla bir ihale prosedürü başlatmıştır. İhale çağrısına göre istekliler, önceki on yılda tamamladıkları iş listesi aracılığıyla, asgari düzeyde teknik ve mesleki beceriye sahip olduklarını göstermelidir.

(ii) Hırvat alım birimi, Türkiye’de yerleşik Kolin dâhil 15 istekliden 6’sının asgari kriterleri karşıladığına karar verdikten sonra, 25 Ocak 2022 tarihinde Strabag’a kamu ihalesini vermiştir (“ilk ihale kararı”). Kolin bu karara itiraz etmiştir.

(iii) 10 Mart 2022 tarihinde, Kamu Alımı Prosedürlerinin Denetimi Devlet Komisyonu –Državna komisija za kontrolu postupaka javne nabave– ilk ihale kararını iptal etmiştir, çünkü Hırvat alım birimi, Slovenya’daki tek bir tren yolu işini gösteren Strabag’ın asgari kriterleri karşıladığını doğrulayamamıştır.

(iv) 6 Nisan 2022 tarihinde, Hırvat alım birimi, Strabag’tan değiştirilmiş bir iş listesi talep etmiştir. Strabag, Slovenya’daki iş ile ilgili ek bilginin yanı sıra Avusturya’daki kara yolu ile ilgili –orijinal başvurusunda bulunmayan– ek bir başka işi de sunmuştur.

(v) 28 Nisan 2022 tarihinde, Hırvat alım birimi, sunulan belgeleri dikkate alarak bir kez daha Strabag’a kamu ihalesini vermiştir (“nihai ihale kararı”). Kolin bu karara, Hırvat alım biriminin bu aşamada Strabag’dan –orijinal başvuruda bulunmayan– ek bir kanıt isteyemeyeceği savıyla, itiraz etmiştir.

(vi) 15 Haziran 2022 tarihinde, Kamu Alımı Prosedürlerinin Denetimi Devlet Komisyonu, nihai ihale kararını hukuka uygun bulmuştur, çünkü Hırvat alım birimi, Strabag’ın Slovenya’daki işi asgari kriterleri karşılamasa da Avusturya’daki işini dikkate alabilecektir. Kolin, bu kez, nihai ihale kararının iptali talebiyle dava açmıştır.

(vii) 18 Ekim 2022 tarihinde, İdari Temyiz Mahkemesi –Visoki upravni sud Republike Hrvatske–, somut uyuşmazlıkta Strabag’ın orijinal başvurusunda bulunmayan ek bir kanıtı sunmaya hakkı olup olmadığı konusunda tereddüte düşerek, 2014/25 sayılı Direktif’in ilgili maddelerinin yorumu için, Adalet Divanına ön karar başvurusu yapmıştır.

Hukuki arka plana geçmeden önce, ortaya çıkardığı ek soru nedeniyle, ön karar prosedüründeki usuli ilerlemeye değinmek yerinde olacaktır.

1.2. Usuli İlerleme

Kolin Inşaat Turizm Sanayi ve Ticaret ön karar prosedüründeki usuli ilerleme şöyle özetlenebilir (HS görüşü paragraf 22-24):

(i) Öncelikle, pek çok taraf davaya yazılı görüş sunmuştur: Kolin, Strabag, Hırvat alım birimi, Kamu Alımı Prosedürlerinin Denetimi Devlet Komisyonu, Çekya, Estonya, Fransa, Hırvatistan, Polonya ve Avrupa Komisyonu.

(ii) Sonra, Adalet Divanı, bu yazılı görüşlerde yer almamakla birlikte, ön karar başvurusunun kabul edilebilirliğini etkileyecek bir konuda tereddüte düşmüştür: Acaba, kapsanmayan üçüncü ülke ekonomik operatörleri 2014/25 sayılı Direktif’e tabi tutulan kamu alım prosedürlerine katılma hakkına sahip midir? Adalet Divanı bu amaçla ilgililere birtakım sorular yöneltince bu sorular şunlar tarafından yanıtlanmıştır: Kolin, Kamu Alımı Prosedürlerinin Denetimi Devlet Komisyonu, Estonya, Fransa, Hırvatistan, Avusturya, Polonya ve Avrupa Komisyonu.

(iii) Daha sonra, 21 Kasım 2023 tarihindeki duruşmaya şunlar katılmıştır: Kolin, Hırvat alım birimi, Kamu Alımı Prosedürlerinin Denetimi Devlet Komisyonu, Hırvatistan, Çekya, Danimarka, Fransa ve Avrupa Komisyonu.

Görüleceği üzere, 2014/25 sayılı Direktif özelinde, ulusal mahkemenin ön karar başvurusundaki sorusuna ek olarak, bu başvurunun kabul edilebilirliğini etkileyecek ek bir soru daha ortaya çıkmıştır.

1.3. Hukuki Arka Plan

Kolin Inşaat Turizm Sanayi ve Ticaret ön karar prosedürünün hukuki arka planı, buraya kadar anlatılanlar ışığında, 2014/25 sayılı Direktif özelinde iki yönlüdür (HS görüşü paragraf 2-14, Adalet Divanı kararı paragraf 3-20).

Bir taraftan, 2014/25 sayılı Direktif, ulusal mahkemenin sorusu ile doğrudan bağlantılı bir düzenleme içermektedir. Direktif, bu yönden, “Başlık II: Sözleşmelere Uygulanacak Kurallar” altında “Bölüm III: Prosedürün Yürütülmesi” altında “Kısım 3: Katılımcıların Seçimi ve Sözleşmelerin Verilmesi” altında “Genel İlkeler” başlıklı 76(4). maddesinde şu düzenlemeyi getirmektedir:

“Ekonomik operatörler tarafından sunulacak bilgilerin veya belgelerin eksik veya hatalı olduğu veya göründüğü hallerde ya da belirli belgelerin kayıp olduğu durumlarda, alım birimleri, bu Direktifi uygulayan ulusal hukukta aksi öngörülmedikçe, ilgili ekonomik operatörlerden, bu tür taleplerin eşit muamele ve şeffaflık ilkelerine tam uygun olarak yapılması kaydıyla, alakalı bilgileri veya belgeleri uygun bir süre içerisinde sunmalarını, desteklemelerini, açıklamalarını veya tamamlamalarını talep edebilir.”

Diğer taraftan, 2014/25 sayılı Direktif, Adalet Divanının tereddüdü ile doğrudan bağlantılı bir düzenleme içermemektedir. Bu yönden, Direktif, kendisine tabi tutulan kamu alım prosedürleri ile üçüncü ülke ekonomik operatörleri arasındaki ilişkiyi açıkça düzenlememektedir. Madde 2(6)’ya göre “ekonomik operatör, ... işlerin ve/veya işin yapımını, malların tedarikini veya hizmetlerin sağlanmasını teklif eden ... herhangi bir gerçek veya tüzel kişiyi veya bir alım birimini veya bu tür kişi ve/veya birim grubunu ifade eder”, şeklinde tanımlanmıştır. Direktif, “Başlık II: Sözleşmelere Uygulanacak Kurallar” altında “Bölüm I: Prosedürler” altında “[Dünya Ticaret Örgütü Kamu Alımı Anlaşması] ve Diğer Uluslararası Anlaşmalara İlişkin Koşullar” başlıklı 43. maddesinde ise şu düzenlemeyi getirmektedir:

“... [Dünya Ticaret Örgütü Kamu Alımı Anlaşması] ve [AB’nin] bağlı olduğu diğer uluslararası anlaşmalar tarafından kapsandığı müddetçe, Madde 4(1)(a) anlamında alım birimleri, bu anlaşma taraflarının işlerine, tedariklerine, hizmetlerine ve ekonomik operatörlerine [AB’nin] işlerine, tedariklerine, hizmetlerine ve ekonomik operatörlerine edilen muameleden daha az lehe olmayan muamele gösterir.”

Türkiye ise bu madde kapsamında kalmamaktadır. Birincisi, Türkiye Dünya Ticaret Örgütü Kamu Alımı Anlaşması’na taraf değildir. İkincisi, Türkiye ile AB arasında bir dizi uluslararası anlaşma (Ankara Anlaşması ve Katma Protokol) ve Ortaklık Konseyi Kararı (1/95 ve 2/2000 sayılı Ortaklık Konseyi Kararı) olsa da bunlar, ekonomik operatörlerin kamu alım prosedürlerine katılımını düzenlememektedir. Bu yönden, Türkiye ile AB, kamu alımı pazarının karşılıklı açılmasına ilişkin müzakerelere hala devam etmektedir. Bir ihtimalle, Katma Protokol md. 41, yani iş kurma hakkı ve hizmetlerin serbest dolaşımına yönelik yeni kısıtlama getirme yasağı bu bağlamda alakalı görülebilecektir.

Hukuki arka plana da böylelikle yer verildikten sonra, artık, Adalet Divanının Kolin Inşaat Turizm Sanayi ve Ticaret ön karar prosedüründeki kararı incelenebilir.

2. Adalet Divanının Kararı

Adalet Divanı, sırasıyla, ön karar prosedürünün kabul edilebilirliği ile ilgili olarak birtakım ön tespitleri takiben(2.1.), kapsanmayan üçüncü ülke ekonomik operatörlerinin 2014/25 sayılı Direktif’e dayanabilip dayanamayacağı (2.2.), eğer dayanamıyorsa ulusal makamların 2014/25 sayılı Direktif’teki kuralları iç hukuka aktaran ulusal hükümleri kapsanmayan üçüncü ülke ekonomik operatörlerine uygulanabilir kılmakta yetkili olup olmadığı (2.3.) üstünde durmuştur.

2.1. Ön Karar Prosedürünün Kabul Edilebilirliği İle İlgili Ön Tespitler

Adalet Divanı, öncelikle, ön karar prosedürünün kabul edilebilirliği ile ilgili birtakım ön tespitlerde bulunmuştur. Yerleşik içtihat hukukuna göre Adalet Divanı, “ulusal mahkeme tarafından sunulan soruların AB hukukunun yorumlanmasıyla ilgili olduğu durumlarda, kural olarak, bir karar vermekle yükümlüdür” (paragraf 36). Bununla birlikte, Adalet Divanı, yargı yetkisi olup olmadığını veya ön karar başvurusunun kabul edilebilir olup olmadığını değerlendirmek için somut uyuşmazlıktaki durumu incelemelidir (paragraf 37). Bu yönden, Adalet Divanı, kimi kez, ön karar prosedürü ile kendisine yöneltilen sorulardaki AB hukuku hükümlerinin somut uyuşmazlıkta uygulanabilir olup olmadığını incelemeyi gerekli görebilir, çünkü eğer ilgili hükümler somut uyuşmazlıkta uygulanabilir değilse ön karar başvurusu da kabul edilemez bulunmalıdır (paragraf 38). Dolayısıyla, mevcut ön karar başvurusu yönünden: (i) Türkiye’de yerleşik bir ekonomik operatörün ön karar prosedürü ile Adalet Divanına yöneltilen sorulardaki 2014/25 sayılı Direktif’in ilgili maddelerine dayanabilip dayanamayacağı (paragraf 39) (2.2.), (ii) 2014/25 sayılı Direktif’teki kuralları iç hukuka aktaran ulusal hükümlerin bu tür bir ekonomik operatöre uygulanabilir kılınıp kılınamayacağı (paragraf 52) (2.3.) incelenmelidir.

2.2. Kapsanmayan Üçüncü Ülke Ekonomik Operatörleri 2014/25 sayılı Direktif’e Dayanabilir mi?

Adalet Divanı önce kapsanan üçüncü ülke ekonomik operatörleri üstünde durmuştur. AB, özellikle Dünya Ticaret Örgütü Kamu Alımı Anlaşması gibi, karşılıklı ve eşit temelde, üçüncü ülke ekonomik operatörlerinin AB kamu alımı pazarına erişimini güvence altına alan birtakım uluslararası anlaşmalar ile bağlı olup 2014/25 sayılı Direktif’in 43. maddesi AB’nin bu uluslararası taahhütlerini yansıtmaktadır (paragraf 41-42). O halde, bu kategorideki kapsanan üçüncü ülke ekonomik operatörleri, “daha az lehe muamele görmeme hakkı” uyarınca, 2014/25 sayılı Direktif’in hükümlerine dayanabilir (paragraf 43).

Adalet Divanı sonra kapsanmayan üçüncü ülke ekonomik operatörleri üstünde durmuştur. Öncelikle, “[AB] tarafından benimsenen hariç tutma önlemlerinin yokluğunda”, “AB hukuku, bu ekonomik operatörlerin 2014/25 sayılı Direktif’e tabi tutulan bir kamu ihale prosedürüne katılmalarına izin verilmesini engellemez” (paragraf 45). Buna karşın, kapsanmayan üçüncü ülke ekonomik operatörleri, böyle bir kamu ihale prosedürüne katıldığında, 2014/25 sayılı Direktif’e dayanamaz, dolayısıyla kendi tekliflerinin üye devlet veya kapsanan üçüncü ülke ekonomik operatörlerinin teklifleri ile eşit biçimde muamele görmesini isteyemez (paragraf 45). Zira kapsanmayan üçüncü ülke ekonomik operatörleri 2014/25 sayılı Direktif’in kapsamı içinde kalıyor olsaydı, onlara daha az lehe muamele görmeme hakkı bahşedilmiş olurdu, ki bu da 43. maddeye aykırı olurdu (paragraf 46).

Adalet Divanı en son Türkiye’de yerleşik ekonomik operatörler üstünde durmuştur. Türkiye, Dünya Ticaret Örgütü Kamu Alımı Anlaşması’nın veya AB ile –ortaklık ilişkisi çerçevesindekiler dâhil– bu yöndeki herhangi bir başka anlaşmanın tarafı olmadığı için kapsanmayan üçüncü ülkeler arasında yer almaktadır (paragraf 48-49). Dahası, dava dosyasından anlaşıldığı kadarıyla, Katma Protokol’ün 41. maddesi çerçevesindeki yeni kısıtlama getirme yasağı da burada kullanılabilir değildir, çünkü AB veya Hırvatistan, amacı veya etkisi Türk ekonomik operatörlerinin AB’deki / Hırvatistan’daki kamu alımlarına erişim fırsatlarını sınırlamak olacak herhangi bir yeni kısıtlama getirmemiştir (paragraf 50). Sonuç olarak, Türkiye’de yerleşik ekonomik operatörler, 2014/25 sayılı Direktif’e tabi tutulan bir kamu ihale prosedürüne katılmış olsa bile, ilgili ihaleyi veren karara itiraz etmek için bu Direktif’in kurallarına dayanamaz (paragraf 51).

Peki, 2014/25 sayılı Direktif’teki kuralları iç hukuka aktaran ulusal hükümler kapsanmayan üçüncü ülke ekonomik operatörlerine uygulanabilir kılınabilir mi (paragraf 52)?

2.3. Ulusal Makamlar 2014/25 Sayılı Direktif’teki Kuralları İç Hukuka Aktaran Ulusal Hükümleri Kapsanmayan Üçüncü Ülke Ekonomik Operatörlerine Uygulanabilir Kılmakta Yetkili Midir?

Adalet Divanı önce kamu ihalelerinin AB’nin hangi yetki kategorisinde kaldığı üstünde durmuştur. Buna göre kapsanmayan üçüncü ülke ekonomik operatörlerinin AB’deki kamu ihale prosedürlerine katılımı AB’nin münhasır yetkisinde kalmaktadır (paragraf 54-55). Zira yerleşik içtihat hukukuna göre ortak ticaret politikası, “esas olarak [uluslararası] ticareti teşvik etmeyi, kolaylaştırmayı veya yönetmeyi amaçlayan ve bu ticaret üzerinde doğrudan ve derhal etkileri olan her türlü AB tasarrufunu kapsar” (paragraf 56). “Bir üçüncü ülke ekonomik operatörünün [AB’deki] kamu ihale prosedürlerine katılımı ile ilgili düzenlemeleri belirlemeyi amaçlayan genel uygulama niteliğindeki herhangi bir tasarruf”, ister uluslararası anlaşma ister tek taraflı bir işlem şeklinde olsun, uluslararası ticaret üzerindeki doğrudan ve derhal etkileri nedeniyle –2014/25 Sayılı Direktif madde 86 ve AB Uluslararası Alım Aracı Tüzüğü ile de görülebileceği gibi– AB’nin münhasır yetkisinde kalmaktadır (paragraf 57-59).

Adalet Divanı, sonra, kamu ihalelerinin AB’nin münhasır yetkisinde kalmasının sonuçları üstünde genel olarak durmuştur. Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkında Antlaşma (ABİHA) madde 2(1) gereği AB’nin münhasır yetkili olduğu bir alanda “yalnızca [AB] yasama faaliyetinde bulunabilir ve hukuken bağlayıcı tasarruflar kabul edebilir; üye devletler, ancak [AB] tarafından yetkilendirilmeleri halinde veya [AB] tasarruflarının uygulanması amacıyla yasama faaliyetinde bulunabilir”. O halde, yalnızca AB, kapsanmayan üçüncü ülke ekonomik operatörlerinin “AB içindeki kamu ihale prosedürlerine erişimine ilişkin genel uygulama tasarrufu benimsemekte yetkilidir” (paragraf 61). AB, bu yönden, “bu ekonomik operatörler için bu prosedürlere garantili erişim sağlayan bir sistem” kurabileceği gibi, “onları hariç tutan” veya onların tekliflerinin diğerlerinin teklifleri karşısında uyarlanmasını sağlayan bir sistem oluşturabilir (paragraf 61). Bununla birlikte, AB, bir üçüncü ülke ekonomik operatörünün AB’deki kamu ihale prosedürlerine katılımına ilişkin ne üye devletleri yetkilendirmiştir ne de kendisi hukuken bağlayıcı tasarruflar kabul etmiştir (paragraf 62).

Adalet Divanı en son bu ihtimalde ne olacağı üstünde durmuştur. AB’nin benimsediği tasarrufların yokluğunda, kapsanmayan üçüncü ülke ekonomik operatörlerinin AB’deki kamu ihale prosedürlerine kabul edilip edilmeyeceğini ve kabul edilirlerse onların tekliflerinin diğerlerinin teklifleri karşısında uyarlanmasının gerekip gerekmeyeceğini değerlendirmek ilgili sözleşme birimine düşer (paragraf 63). Kapsanmayan üçüncü ülke ekonomik operatörleri, 2014/25 sayılı Direktif madde 43’teki daha az lehe muamele görmeme hakkından yararlanamayacağına göre, sözleşme birimleri, alım belgelerinde, bu operatörler ile üye devletlerin veya kapsanan üçüncü ülke ekonomik operatörlerinin hukuki durumları arasındaki nesnel farklılığı yansıtmak amaçlı düzenlemeleri gerçekleştirebilir (paragraf 64). Her halükarda, ulusal makamlar, 2014/25 sayılı Direktifi iç hukuka aktaran ulusal hükümleri kapsanmayan üçüncü ülke ekonomik operatörlerine, böyle bir operatör hâlihazırda kamu ihale prosedürüne kabul edildiyse bile, uygulayamaz (paragraf 65). Bu tür operatörler, şeffaflık ve orantılılık gibi belirli gerekliliklerle uyumlu muamele görmeleri gerektiğini iddia ettiğinde bu tür iddialar AB hukuku değil ancak ulusal hukuk ışığında incelenebilir (paragraf 66).

Sonuç olarak, Adalet Divanı, ön karar başvurusunu kabul edilemez bulmuştur (paragraf 69).

Sonuç

Kolin Inşaat Turizm Sanayi ve Ticaret ön karar prosedürü, Giriş’te de belirtildiği üzere, su, enerji, ulaştırma ve posta hizmetleri sektörlerindeki belirli bir eşik değeri aşan kamu alımlarıyla ilgili 2014/25 sayılı Direktif temelindeki teknik bir sorudan üçüncü ülke ekonomik operatörlerinin AB’deki kamu alımlarına erişimine yönelik ilkesel bir soruya evrilmiştir. Nihayetinde, Adalet Divanı, ilkesel soruya yanıt verdikten sonra, ön karar başvurusunu kabul edilemez bulduğu için teknik soruya yanıt vermemiştir.

Adalet Divanı, ilk olarak, hangi üçüncü ülke ekonomik operatörlerinin 2014/25 sayılı Direktif’e dayanabileceğini belirlemiştir: (i) AB, özellikle Dünya Ticaret Örgütü Kamu Alımı Anlaşması’nda olduğu gibi, bir üçüncü ülke ile AB’deki kamu alımı pazarına erişimi güvence altına alan bir uluslararası anlaşma akdettiyse o (kapsanan) üçüncü ülkelerin ekonomik operatörleri 2014/25 sayılı Direktif’e dayanabilir. (ii) Kapsanmayan üçüncü ülke ekonomik operatörleri ise –2014/25 sayılı Direktif’e tabi tutulan bir kamu ihale prosedürüne katılmış olsa bile– 2014/25 sayılı Direktif’e dayanamaz. (iii) Türkiye’de yerleşik ekonomik operatörler, Türkiye kapsanmayan üçüncü ülkeler arasında yer aldığı için, –2014/25 sayılı Direktif’e tabi tutulan bir kamu ihale prosedürüne katılmış olsa bile– 2014/25 sayılı Direktif’e dayanamaz. Ayrıca, Türk ekonomik operatörleri, –dava dosyasından anlaşıldığı kadarıyla ortada iş kurma hakkına veya hizmetlerin serbest dolaşımına yönelik bir kısıtlama olmadığı için– burada Katma Protokol madde 41’den de yararlanamaz.

Adalet Divanı, ikinci olarak, 2014/25 sayılı Direktifi iç hukuka aktaran ulusal hükümlerin kapsanmayan üçüncü ülke ekonomik operatörlerine uygulanamayacağını belirlemiştir: (i) Kapsanmayan üçüncü ülke ekonomik operatörlerinin AB’deki kamu ihale prosedürlerine katılımı AB’nin münhasır yetkisinde kalmaktadır. (ii) Dolayısıyla, yalnızca AB, bu konuda genel uygulama tasarrufu benimseyebilir veya üye devletleri yetkilendirebilir. (iii) AB bu konuda genel uygulama tasarrufu benimsemediği gibi, üye devletleri de yetkilendirmemiştir. (iv) AB’nin benimsediği tasarrufların yokluğunda, ilgili sözleşme birimi kapsanmayan üçüncü ülke ekonomik operatörlerinin AB’deki kamu ihale prosedürlerine katılımı hakkında karar alabilir. (v) Buna karşın, ulusal makamlar, kapsanmayan üçüncü ülke ekonomik operatörlerine, böyle bir operatör hâlihazırda kamu ihale prosedürüne kabul edildiyse bile, 2014/25 sayılı Direktifi iç hukuka aktaran ulusal hükümleri uygulayamaz. (vi) Böyle bir operatörün kamu ihale prosedürlerine katılımı ile ilgili birtakım iddiaları AB hukuku değil ancak ulusal hukuk ışığında incelenebilir.

Adalet Divanının kararı genel olarak değerlendirilecek olursa, kararın ilk yönü hakkında şu tespitler yapılabilir. 2014/25 sayılı Direktif, başka bazı AB tasarruflarının yaptığının aksine, kişi bakımından kapsamını açıkça düzenlemediği için bu konu yoruma açıktır. Dolayısıyla, Adalet Divanının kapsanmayan üçüncü ülke ekonomik operatörlerinin 2014/25 sayılı Direktif’e dayanamayacağı yönündeki kararı, farklı yorumlanmaya da açık olmakla birlikte, makul yorumlardan birisi olarak kabul edilebilir. Örneğin, HS Collins de, “kapsanmayan üçüncü ülke ekonomik operatörleri, 2014/25 sayılı Direktif’in kişi bakımından kapsamı içinde kalmamaktadır” sonucuna varmıştır (paragraf 33). Keza, HS Athanasios Rantos da, 11 Mayıs 2023 tarihli CRRC Qingdao Sifang and Others (C-266/22) ön karar prosedüründeki görüşünde aynı sonuca varmıştır (paragraf 33, dipnot 24). Karar bu yönüyle tartışmalardan görece uzak sayılabilir.

Adalet Divanının kararının ikinci yönü hakkında ise şu tespitler yapılabilir. Üçüncü ülke ekonomik operatörlerinin AB’deki kamu ihale prosedürlerine katılımının AB’nin hangi yetki kategorisinde kaldığı, bu konu açıkça düzenlemediği için, yoruma açıktır. Dolayısıyla, Adalet Divanının bu konunun AB’nin münhasır yetkisinde kaldığı yönündeki kararı, farklı yorumlanmaya da açık olmakla birlikte, makul yorumlardan birisi olarak kabul edilebilir. Örneğin HS Collins de, üçüncü ülke ekonomik operatörlerinin AB’deki kamu alım prosedürlerine katılımının, üye devletler tarafından değil –münhasır yetki gereği– yalnızca AB tarafından belirlenebileceği sonucuna varmıştır (paragraf 47-50).

Öte taraftan, Adalet Divanının bu konunun AB’nin münhasır yetkisinde kalmasının sonuçları hakkındaki tespitlerini ABİHA’daki “Birliğin Yetki Kategorileri ve Yetki Alanları” Başlığı altındaki düzenlemelerle bağdaştırmak oldukça güçtür. Şöyle ki, örneğin HS Collins, ilgili konunun AB’nin münhasır yetkisinde kaldığını tespit ettikten sonra, AB’nin bu yönde açık düzenlemesinin yokluğunda kapsanmayan üçüncü ülke ekonomik operatörlerinin AB’deki kamu alım prosedürlerine katılamayacağı sonucuna varmıştır (HS görüşü paragraf 47-50). Adalet Divanı ise, AB’nin benimsediği tasarrufların yokluğunda, kapsanmayan üçüncü ülke ekonomik operatörlerinin AB’deki kamu ihale prosedürlerine katılımını değerlendirmeyi ilgili sözleşme birimine bırakmıştır. Kanımca, HS Collins’in vardığı sonuç, Adalet Divanının vardığı sonuca nazaran, ABİHA’daki “Birliğin Yetki Kategorileri ve Yetki Alanları” Başlığı altındaki düzenlemelerle –özellikle de münhasır yetki ile paylaşılan yetki arasındaki farklılıklar gözetilecekse– çok daha uyumludur. Adalet Divanının kararının bu yönünü, kurucu antlaşma ile bağdaştırmak güç olsa da, uygulamadaki taşları bir anda yerinden oynatmama işlevi güttüğü düşünülebilir. Zira uygulamada, üye devletler, kapsanmayan üçüncü ülke ekonomik operatörlerinin AB’deki kamu alım prosedürlerine katılımını hâlihazırda düzenliyor gözükmektedir (bkz. HS görüşü paragraf 35 ve ayrıca bkz).

Öte taraftan, Adalet Divanının kararı, birtakım yeni hukuki belirsizliklere ve yeni sorulara kapı açacak gözükmektedir (ayrıca bkz). Örneğin karar uyarınca kapsanmayan üçüncü ülke ekonomik operatörlerine, AB’deki kamu ihale prosedürlerine katılmalarına izin verilmesi hâlinde dahi, 2014/25 sayılı Direktif’i iç hukuka aktaran ulusal hükümler uygulanamayacaktır. Peki, öyleyse, bu ekonomik operatörlere hangi ulusal hükümler uygulanacaktır? Karara göre sözleşme birimleri, alım belgelerinde, bu operatörler ile üye devletlerin veya kapsanan üçüncü ülke ekonomik operatörlerinin hukuki durumları arasındaki nesnel farklılığı yansıtmak amaçlı düzenlemeler gerçekleştirebilecektir. Peki, sözleşme birimleri, kapsanmayan üçüncü ülke ekonomik operatörlerinin diğerleri karşısında daha az lehe muamele görmemelerini sağlayabilecek midir, yoksa AB hukuku gereği onlara daha az lehe muamele etmekle yükümlü müdür? Buna ek olarak, peki, bu sorunun yanıtı, bir kamu ihale prosedürünün AB tarafından düzenleme altına alınıp alınmadığına göre farklılık gösterecek midir? Bu soruların tümünün yanıtı, kapsanmayan üçüncü ülke ekonomik operatörleri AB’deki kamu ihale prosedürlerine katıldığında ve şeffaflık ve orantılılık gibi belirli gerekliliklerle uyumlu muamele görmeleri gerektiğini iddia ettiklerinde, bu tür iddiaların AB hukuku değil ancak ulusal hukuk ışığında inceleneceği tespiti ışığında, daha da fazla önem kazanmaktadır.

Adalet Divanının kararındaki tüm bu tartışmalı noktalar, derdest davalar (örneğin bkz. C-266/22) veya ABAD önüne taşınabilecek başka davalar aracılığıyla gündeme getirilebileceği gibi, bir ihtimalle, AB’nin politika yapıcılarının devreye girmesine de yol açabilecektir. Birincisi, AB, örneğin Lizbon Antlaşması (2009) ile birlikte doğrudan yabancı yatırımların ortak ticaret politikasının, dolayısıyla AB’nin münhasır yetkisinin bir parçası haline gelmesini takiben yaptığı gibi, üye devletleri kapsanmayan üçüncü ülke ekonomik operatörlerinin AB’deki kamu ihale prosedürlerine katılımı yönünden belirli koşullar altında tekrar yetkilendirebilir. İkincisi, AB, Adalet Divanının kararında da belirtildiği gibi, kapsanmayan üçüncü ülke ekonomik operatörleri ile ilgili (i) onları bu prosedürlerden hariç tutan, (ii) onların bu prosedürlere garantili erişimlerini sağlayan bir sistem kuran, (iii) onların tekliflerinin diğerlerinin teklifleri karşısında uyarlanmasını sağlayan bir sistem kuran bir karar alabilir. Üçüncüsü, AB, bu ihtimalleri bir kenara bırakarak veya bu ihtimallerin yanı sıra, örneğin 29 Ağustos 2022 tarihinden bu yana uygulanan, kapsanmayan üçüncü ülkelerle ilgili olan ve “uluslararası kamu alımı pazarlarına erişimde karşılıklılığı teşvik etmeyi amaçlayan” AB Uluslararası Alım Aracı Tüzüğü temelinde ilerlemeyi tercih edebilir. Bu yönden, ayrıca, 12 Temmuz 2023 tarihinden bu yana uygulanan ve “özellikle kamu ihale prosedürleri” çerçevesinde ortaya çıkabilecek “iç pazarı bozan yabancı sübvansiyonların soruşturulması ve giderilmesi” ile ilgili kurallar getiren AB Yabancı Sübvansiyonlar Tüzüğü de alakalı olabilecektir.

Adalet Divanının kararı ile ilgili olarak Türkiye özelinde ana hatlarıyla şu tespitlerde bulunulabilir. Türkiye’de yerleşik ekonomik operatörlerin 2014/25 sayılı Direktif’e veya 2014/25 sayılı Direktifi iç hukuka aktaran ulusal hükümlere dayanabilmesi istenecek olursa bu, mevcut karar ve düzenlemeler ışığında, ya Türkiye’nin Dünya Ticaret Örgütü Kamu Alımı Anlaşması’na taraf olmasını ya da Türkiye’nin AB ile bu yönde anlaşmaya varmasını gerektiriyor gözükmektedir. Bir not olarak, kamu alımları, Türkiye ile AB arasındaki gümrük birliğinin güncellenmesi sürecinde masadaki konulardan birisidir (katılım müzakerelerindeki durum için ayrıca bkz). Bundan başka, mevcut karar ve düzenlemeler ışığında, ilgili sözleşme birimleri kapsanmayan üçüncü ülke ekonomik operatörlerinin, dolayısıyla Türkiye’de yerleşik ekonomik operatörlerin AB’deki kamu ihale prosedürlerine katılımını değerlendirmeye devam edebilecektir. Bununla birlikte, bu ekonomik operatörler, üye devletlerin veya kapsanan üçüncü ülke ekonomik operatörlerinin hukuki durumları ile aralarındaki nesnel farklılığı yansıtmak amaçlı, kendilerine daha az lehe muamele gösterilmesi ile karşılaşabilecektir.

Sonuç olarak, Adalet Divanının kararı, yeni tartışmalar başlatmaya gebe olup, konuyla ilgili yeni davalar ya da kararlar ve/veya yeni ya da değiştirilecek AB tasarrufları görmek şaşırtıcı olmayacaktır.

 

Bu yazıya atıf için: İlke Göçmen, “Avrupa Birliği’ndeki Kamu Alımları ve Üçüncü Ülke Ekonomik Operatörleri: Adalet Divanının Kolin Inşaat Turizm Sanayi ve Ticaret (C-652/22) Ön Karar Prosedüründeki Görüşü”, Yaşayan Avrupa Birliği Hukuku Blogu, 8/11/2024, Link: <https://yasayanabhukuku.blogspot.com/2024/11/blog-post.html> 


Bu yazıyı faydalı buldunuz mu? Hiç bir içeriği kaçırmayın bizi takip edin.

16 October 2024

Avrupa’nın Net Sıfır Teknoloji Üretim Ekosistemini Güçlendirmeye Yönelik Tedbirlerin Çerçevesini Oluşturan 2024/1735 Sayılı Tüzük’ün Genel Değerlendirmesi

 

Fotoğraf Bilgileri: Image by the European Commission

 

Halil Çeçen, Dr. Öğretim Üyesi, Nuh Naci Yazgan Üniversitesi, Hukuk Fakültesi, Özel Hukuk Bölümü, Avrupa Birliği Hukuku Anabilim Dalı

 

Giriş

“Avrupa’nın net sıfır teknoloji üretim ekosistemini güçlendirmeye yönelik tedbirlerin çerçevesini oluşturan” 13 Haziran 2024 tarihli ve 2024/1735 sayılı Tüzük, 28 Haziran 2024 tarihli Avrupa Birliği (AB) Resmi Gazetesi’nde yayınlanarak, Tüzüğün 49/2. maddesi uyarınca, 29 Haziran 2024 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Tüzük, Avrupa ekonomisinin karbonsuzlaştırılmasına ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılmasına yönelik eylemler belirleyen ve 2050 iklim nötr bir Avrupa yaratma hedefini oluşturan Avrupa Yeşil Mutabakatı temelinde Avrupa Komisyonu (Komisyon) tarafından yayınlanan 5 Mayıs 2021 tarihli “2020 Yeni Sanayi Stratejisinin Güncellenmesi: Avrupa’nın kalkınması için daha güçlü bir Tek Pazarın inşası” başlıklı bildirisine dayanılarak yasalaşmış olup, aynı zamanda Paris İklim Anlaşması hedeflerinin elde edilmesi açısından da önemli bir hukuki enstrüman olarak görülmektedir (par. 3).

Tüzüğün Amacı ve Kapsamı

Tüzüğün kabul edilmesindeki temel amaç, Birliğin net sıfır teknolojilerin güvenilir ve sürdürülebilir tedarikine erişimi sağlayabilmek için iç pazarın işleyişinin geliştirilmesi olarak belirtilmiştir. Bu hedefe ulaşmak için net sıfır teknolojilerin üretim kapasitesinin ve tedarik zincirlerinin artırılması da, araç olarak düzenlenmiştir. Böylece sadece 2021/1119 sayılı Avrupa İklim Kanunu’ndaki hedeflerin elde edilmesi değil aynı zamanda net sıfır teknolojilerdeki nitelikli istihdama katkıda bulunulması ve Birliğin rekabetçiliğinin iyileştirilmesi de planlanmıştır (1. madde). Böylelikle Tüzüğün kapsamına net sıfır teknolojiler dahil edilmiştir (2. madde). Net sıfır teknolojilerin tanımının nasıl olacağına dair ifade ise 3(1). maddenin atıfta bulunduğu 4. maddede ifade edilmektedir.

Net Sıfır Teknolojilerin Tanımı

2024/1735 sayılı Tüzüğün 4(1). maddesi uyarınca, net sıfır teknolojilerin kapsamına dahil edilen teçhizatların ağırlıklı olarak yenilenebilir enerji teknolojileri ile karbon yakalama teknolojilerinin olduğu görülmektedir. Bu çerçevede, Tüzük kapsamında bulunan net sıfır teknolojiler aşağıdaki şekildedir:

(a) FV (fotovoltaik), solar termal elektrik ve solar termal teknolojiler dahil olmak üzere solar teknolojiler;

(b) kıyı üstü rüzgar ve deniz üstü yenilenebilir teknolojiler;

(c) batarya ve enerji depolama teknolojileri;

(d) ısı pompaları ve jeotermal enerji teknolojileri;

(e) elektrolizörler ve yakıt hücreleri dahil olmak üzere hidrojen teknolojileri;

(f) sürdürülebilir biyogaz ve biyometan teknolojiler;

(g) KYD (Karbon Yakalama ve Depolama) teknolojileri;

(h) ulaşım için elektrik şarj teknolojileri ve şebekeyi dijitalleştirmeye yönelik teknolojiler dahil olmak üzere elektrik şebeke teknolojileri;

(i) nükleer yakıt döngüsü teknolojileri dahil olmak üzere nükleer fisyon enerji teknolojileri;

(j) sürdürülebilir alternatif yakıt teknolojileri;

(k) hidrogüç teknolojileri;

(l) önceki kategoriler kapsamına alınmayan yenilenebilir enerji teknolojileri;

(m) ısı şebeke teknolojileri dahil olmak üzere enerji sistem bağlantılı enerji verimlilik teknolojileri;

(n) biyolojik kökenli olmayan yenilenebilir yakıt teknolojileri;

(o) biyotek iklim ve enerji çözümleri;

(p) önceki kategoriler kapsamına alınmayan karbonsuzlaştırma için dönüştürücü sanayi teknolojileri;

(q) CO2 (karbon dioksit) ulaşım ve kullanma teknolojileri;

(r) ulaşım içim rüzgar itme ve elektrik itme teknolojileri;

(s) önceki kategoriler kapsamına alınmayan nükleer teknolojiler.

Tüzüğün Uygulanması

2024/1735 sayılı Tüzüğün uygulanmasının nasıl gerçekleşeceği ise, Tüzüğün ikinci bölümünde açıklanmaktadır. Bu çerçevede Tüzük ile ulaşılması istenen hedef, 5. maddede ifade edilmiş ve Birliğin net sıfır teknolojilere ve tedarik zincirlerine stratejik bağımlılığının azaltılması olarak belirlenmiştir. Bu amaçla, Birliğin 2030 iklim ve enerji hedeflerinin elde edilmesi amacıyla gerekli uygun teknolojiler için, net sıfır teknolojilerin üretim kapasitesinde Birliğin yıllık kullanım ihtiyaçlarının en az %40’lık temel ölçüte ulaşılması hedef olarak belirlenmiştir. Ayrıca 2040 yılı ile birlikte dünya üretiminde en az %15’lik paya ulaşmak da, yine net sıfır teknolojilerin Birlik’te üretiminin artırılmasına yönelik küresel hedef olarak ortaya konmuştur.

Yukarıda ifade edilen net sıfır teknolojilerin hangisi veya hangilerinin Tüzüğün Üye Devletlerde uygulanmasında dikkate alınacağının tespiti ise, Üye Devletlerin seçme yetkisine bırakılmıştır. Bu hususta Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkındaki Anlaşma’nın enerji alanını düzenleyen 194(2). maddesinin 2. alt paragrafının temel alındığı görülebilmektedir.

Bu çerçevede, 30 Aralık 2024 tarihi itibariyle Üye Devletler, tek irtibat noktaları oluşturmak veya belirlemekle görevlendirilmiştir. Üye Devletler tarafından oluşturulan veya belirlenen bu tek irtibat noktaları, net sıfır strateji projeleri dahil olmak üzere net sıfır teknoloji üretim projeleri için basitleştirici ve koordine edici izin verme süreçlerinden sorumlu olacaktır (6/1. madde). Tek irtibat noktalarının, proje geliştiricileri için, çevrimiçi ortamda belge sunmasına da izin vermeleri gerekecektir (6/2. madde). Ayrıca tek irtibat noktalarına yönelik, genel bir hüküm olarak, izin verme işlem süreçleri için azami süreler de saptanmış olup, böylece yıllık üretim kapasitesi bir Gigavat’tan (GW’tan) az olan net sıfır teknoloji üretim projelerinin inşası veya genişletilmesi için on iki ay, yıllık üretim kapasitesi bir GW’tan fazla olan net sıfır teknoloji üretim projelerinin inşası veya genişletilmesi için ise on sekiz aylık bir süre belirlenmiştir (9/1. madde).

Tek irtibat noktaları haricinde, her düzeyden idari makamlara da çeşitli görevler verilmiştir. Tüzüğün 11. maddesi uyarınca; imar, mekansal planlama ve arazi kullanım planları dahil olmak üzere planlar oluşturmaktan sorumlu olan ulusal, bölgesel ve yerel otoriteler, uygun olduğunda, net sıfır strateji planları gibi net sıfır teknoloji üretim projelerinin geliştirilmesi ve yine uygun olduğunda net sıfır sanayi geliştirme vadilerine ve gerekli altyapıya yönelik planları göz önünde bulunduracaklardır (11. madde).

Üye Devletler, Birlik’te yerleşik net sıfır teknoloji üretim projelerinin aşağıdaki koşullardan birisini karşılaması durumunda, bu projeleri net sıfır strateji projeleri olarak kabul edecektir:

(a) net sıfır teknoloji tedarik zincirinin bir bileşeni veya parçasının üretim kapasitesinin artırılmasıyla, Birliğin net sıfır teknolojilerinin teknolojik ve sınai dayanıklılığına katkıda bulunan net sıfır teknoloji üretim projelerinin

(i) Birliğin üçüncü ülkelerden gelen ithalata %50’den fazla bağımlı olduğu net sıfır teknolojileri için Birlik’teki üretim kapasitesine ilavede bulunması halinde,

(ii) Birliğin 2030 iklim ve enerji hedeflerine esaslı bir katkı sağlayarak önemli derecede üretim kapasitesine ilavede bulunması halinde,

(iii) Birliğin üretim kapasitesinin dünya üretiminde önemli bir payını temsil eden ve Birliğin dayanıklılığında önemli bir rol oynayan net sıfır bir teknoloji için Birlik’teki mevcut üretim kapasitesine ilavede bulunması veya bu kapasiteyi yenilemesi halinde.

(b) Avrupa net sıfır sanayisinin mevcut en iyi net sıfır teknolojisine veya türünün ilk örneği üretim tesisinde üretilen ürünlere erişimini sağlayarak Birliğin net sıfır sanayi tedarik zinciri veya alt sektörlerinde temiz, olumlu bir etkide bulunan ve aşağıdaki kriterlerden en az birini karşılayan net sıfır teknoloji üretim projesinin

(i) bölgesel ve yerel otoritelerle, eğitim ve uygulama kurumlarıyla ve ticaret birlikleri başta olmak üzere sosyal ortaklarla yakın işbirliği halinde çıraklık, staj, sürekli eğitim ve uygulama dahil olacak şekilde net sıfır teknolojiler için gerekli olan işgücünü çekebilecek, sürdürebilecek veya bu işgücüne yeni yeterlilikler kazandırabilecek tedbirleri yürürlüğe koyması halinde,

(ii) net sıfır teknolojilerin tedarik zincirinin parçası olarak kobilerin rekabetçiliğine katkı yapması halinde.

(c) CO2 emisyon oranlarını önemli derecede ve kalıcı olarak azaltan kapsamlı düşük-karbon, enerji, su veya materyal verimliliği ve uygulamalar dahil olmak üzere, gelişmiş çevresel sürdürülebilirlik ve performans veya sirküler özellik gerçekleştiren uygulamalarla net sıfır teknolojileri üreterek Birliğin iklim ve enerji hedeflerine ulaşmasına katkı yapan projeler (13/1. madde).

Bu hususta, 1 Mart 2025 tarihi itibariyle Komisyon, bu kriterlerin uygulanmasına yönelik yeknesak koşulları sağlayan rehber ilkeleri belirleyen bir uygulama tasarrufu kabul edecektir (13/2. madde).

Tüzük uyarınca sadece yenilenebilir enerji teknolojileri değil CO2 depolama teknolojilerinin de net sıfır stratejik proje kapsamına alınması mümkün kılınmıştır. Tüzüğün 13(3). maddesi uyarınca; Birliğin bölgesinde, münhasır ekonomik alanında veya Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi uyarınca kıta sahanlığında yer alması, Tüzüğün 20. maddesinde belirtilen depolama yerleşkelerinde 2030 yılı ile birlikte yıllık en az 50 milyon ton CO2 enjeksiyon kapasitesinin elde edilmesi hedefine katkı sağlaması ve 2009/31 sayılı Direktif’e uygun şekilde, jeolojik olarak güvenli ve kalıcı CO2 depolanması için uygulanması şartlarını karşılayan CO2 depolama projelerinin, Üye Devletler tarafından net sıfır strateji projesi olarak kabul edilmesi hükmünü getirmiştir. Ayrıca yakalanan CO2’nin taşınması için gerekli olan CO2 altyapı projelerinin de net sıfır strateji projesi olarak kabul edileceği belirtilmiştir.

Net sıfır teknoloji üretim projelerinin, net sıfır strateji projesi olarak kabulüne dair olarak hidrojen kaynağına da özel bir önem verildiği görülmektedir. Tüzüğün 13(5). maddesi uyarınca, Tüzüğün 1(1). maddesinde belirtilen hedeflerin elde edilmesine katkı sağlayan ve Emisyon Ticareti Sistemi (ETS) İnovasyon Fonu’ndan faydalanan veya Ortak Avrupa Menfaati Önemli Projeleri, Avrupa Hidrojen Vadileri ya da Hidrojen Bankası’nın parçası olan net sıfır teknoloji üretim projesinin, proje destekçisinin yazılı talebi üzerine, net sıfır strateji projesi olarak kabul edileceği öngörülmüştür.

Net sıfır strateji projelerine vurgu yapılmasının nedeni ise, Tüzüğün 15. maddesinde açıklığa kavuşturulmuştur. 15. madde uyarınca, proje destekçileri ve ilgili tüm otoriteler, net sıfır strateji projeleri için, ilgili süreçlerin Birlik ve ulusal hukuk uyarınca mümkün olan en hızlı yolla işlemden geçirileceği belirtilerek, net sıfır strateji projelerine öncelik verileceği ifade edilmektedir. Böylece, Birlik hukukunda sağlanan yükümlülüklere halel getirmeksizin bir projenin net sıfır strateji projesi olarak kabul edilmesi halinde, Üye Devletler, bu projeye mümkün olan en üst derecedeki ulusal önem statüsünü sağlayacaklardır.

Net sıfır strateji projelerine izin verme işlem süreçleri; yıllık üretim kapasitesi bir GW’tan az olan net sıfır strateji projelerinin inşası veya genişletilmesi için dokuz ay, yıllık üretim kapasitesi bir GW’tan fazla olan net sıfır strateji projelerinin inşası veya genişletilmesi için on iki ay, 2009/31/EC sayılı Direktif’e uygun olarak bir depolama yerleşkesi işletmek amacıyla tüm gerekli izinler için ise on sekiz aylık bir süre belirlenmiştir (16. madde).

Üye Devletler, özellikle net sıfır strateji projeleri veya kümeleri dahil olmak üzere net sıfır teknoloji üretim projelerinin uygulanmasını hızlandırmak ve yenilikçi net sıfır teknolojileri test etmek başta olmak üzere, net sıfır sınai faaliyetlerini hızlandırmaya yönelik özel alanlar olarak Net Sıfır Geliştirme Vadileri belirlemeye de yetkili olacaklardır. Bu vadilerin amaçları ise, net sıfır sınai faaliyet kümeleri oluşturmak ve idari süreçleri kolaylaştırmak olacaktır (17/1. madde).

Bu amaçla, bir Üye Devlet tarafından bir vadi oluşturulmasına kararı verilmesi halinde, bu karar aşağıdaki hedefler için ekonomik ve idari destek mekanizmaları dahil olmak üzere üretim faaliyetleri için yerleşkenin çekiciliğini artırmaya yönelik olarak kesin ulusal tedbirleri belirleyen bir planı da içerecektir:

(a)  vadideki gerekli altyapının geliştirilmesini kolaylaştırmak,

(b) vadide özel yatırımları desteklemek,

(c)  yerel işgücüne uygun bir şekilde yeni becerilerin kazandırılmasını ve bu işgücünün becerilerinin geliştirilmesini elde etmek,

(d) Tüzüğün 7. maddesi uyarınca, vadi hakkında çevrimiçi olarak erişilebilir bilgi oluşturmak (17/3. madde).

Bu hususta Birlik boyunca ihtiyaç duyulan finansmana yönelik olarak ise, bir Platform oluşturulacaktır (19. madde). Böylece Üye Devletlerin ulusal fonları ve Birlik fonlarına ilaveten, Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası’ndan da projelere fon desteği sağlanabileceği ifade edilmiştir (19/3. madde).

Tüzüğün 3. bölümü ise, “CO2 Enjeksiyon Kapasitesi” başlığını taşımakta olup, 2009/31 sayılı Direktif’e uygun bir şekilde jeolojik olarak CO2 depolama yerleşkelerinde 2030 yılı itibariyle yıllık olarak en az 50 milyon ton CO2 enjeksiyon kapasitesinin elde edilmesini hedeflemektedir. Bu amaçla, 30 Haziran 2027 tarihinde ve takiben her iki yılda bir Komisyon, bu hedefin takibine ilişkin olarak Avrupa Parlamentosu ve Konseyi’ne rapor sunmakla mükellef tutulmuştur (20. madde).

CO2 depolama ile ilgili olarak bir diğer hüküm ise, depolanan CO2’nin taşınmasına dairdir. Tüzüğün 22. maddesi uyarınca, Birlik ve Üye Devletler, uygun olduğunda ilgili şirketlerle işbirliği yaparak, sınır ötesi altyapılar dahil olmak üzere, CO2’nin taşınması için gerekli altyapıyı geliştirmeye yönelik çaba sergileyeceklerdir. Bu amaçla, 94/22 sayılı Direktif’in 1(3). maddesinde belirtilen petrol ve doğalgaz üreticileri, Birlik düzeyinde erişilebilir CO2 enjeksiyon kapasitesi hedefine, hesaplanan bireysel katkısını yapacaklardır.

Tüzüğün 4. bölümü, piyasalara erişimi düzenlemekte olup, kamu ihale prosedürlerine sürdürülebilirlik ve dayanıklılık katkısı, Tüzükte belirtilen yenilenebilir enerji teknolojilerinin kullanılmasına dair ihaleler gibi konuları ele almakta olup, 5. bölümde ise Avrupa net sıfır sanayi akademilerinin ve Net Sıfır Avrupa Platformu’nun kurulacağı belirtilmektedir.

6. bölümde inovasyona dair koşullar ele alınmış olup, kobiler ve start-up’lara yönelik hükümlere de yer verilmiştir.  35. madde uyarınca, ayrıca, Komisyon ve Üye Devletler arasında ve uygun olduğunda davet üzerine üçüncü ülkelerle temiz enerji araştırma ve inovasyon üzerine eşgüdüm ve işbirliği aracılığıyla temiz, verimli ve uygun maliyetli enerji teknolojilerinin geliştirilmesini desteklemeye yönelik bir Stratejik Enerji Teknoloji Planı Yönlendirme Grubu oluşturulmuştur.

7. bölümde yönetim üzerine hükümler yer almış ve küresel temiz enerji dönüşümünün önünü açacak Birlik sanayi yetkinliklerinin rolünü desteklemek ve yenilikçi net sıfır teknolojilerin gelişiminde işbirliği yapmak ve küresel olarak net sıfır teknolojilerin benimsenmesinin teşvikine yardımcı olmak için Net Sıfır Avrupa Platformu kurulmuştur (38. madde). Platform, Üye Devletlerin atadığı üst düzey temsilci ile Komisyon’un temsilcilerinden oluşacaktır. Ayrıca yine aynı bölümde bir Bilimsel Danışma Grubu’nun oluşturulduğu da hükme bağlanmıştır.

2024/1735 sayılı Tüzük ile getirilen bir diğer önemli yükümlülük ise, Üye Devletlerin, 2018/1999 sayılı Tüzük’ün 17. maddesi uyarınca iki yıllık ilerleme raporlarını sunarken ve Enerji Birliği Stratejisi ile Stratejik Enerji Teknoloji Planı’nın önceliklerini yansıtırken, Enerji Birliğinin araştırma, inovasyon ve rekabetçiliği boyutlarına ilişkin olarak, ulusal enerji ve iklim planlarını hazırlama aşamasında bu Tüzüğü de dikkate almak zorunda olmalarıdır (41. madde).

Sekizinci bölümde ise, Tüzüğün takibine dair hükümlere yer verilmiştir. Böylece 42/2. madde uyarınca, Üye Devletlerin net sıfır teknolojilere dair ayrıntılı olarak belirtilen bilgileri her üç senede bir toplayacakları, yine aynı maddenin birinci paragrafı uyarınca, Komisyon’un da Tüzük ile ilgili olarak Birlik’teki ilerlemeyi takip edeceği ifade edilmiştir. Son bölümde ise nihai hükümlere yer verilmiş ve bilhassa, Komisyon’un 30 Haziran 2028 tarihinde ve takiben her üç yılda bir Tüzüğün değerlendirmesini yaparak, bulgularını Avrupa Parlamentosu’na, Konsey’e ve Avrupa Ekonomik ve Sosyal Komitesi’ne rapor olarak sunacağı belirtilmiştir. Ayrıca 30 Mart 2025 tarihi itibariyle Komisyon’un, Tüzüğün 4. maddesinde belirtilen net sıfır teknolojilerin listesi temelinde, net sıfır teknolojiler içerisinde alt kategorileri ve bu teknolojiler için kullanılan özel aksamların listesini tanımlamak amacıyla Tüzük Ek’ini değiştirmek üzere, yetki devrine dayanan tasarruf kabul edeceği düzenlenmiştir.

Tüzük ile getirilen önemli bir güvencenin ise, Üye Devletler ve Komisyon’un, Tüzüğün uygulanmasında elde edilen ve işlenen ticaret ve iş sırları ile hassas, gizli ve sınıflandırılmış bilginin korunması olduğunu da ifade etmek gerekmektedir (47/2. madde).

Sonuç ve Değerlendirme

29 Haziran 2024 tarihinde yürürlüğe giren “Avrupa’nın net sıfır teknoloji üretim ekosistemini güçlendirmeye yönelik tedbirlerin çerçevesini oluşturan” 2024/1735 sayılı Tüzük ile, iklim değişikliği ile mücadelede önemli ve yoğun bir mevzuata sahip olan AB, Paris İklim Anlaşması ve Avrupa Yeşil Mutabakatı temelinde 2050 iklim nötr bir Avrupa hedeflerinin elde edilmesi için, AB ekonomisinin karbonsuzlaştırılmasına ve AB sanayisinin de net sıfır hedefine tam katkı sunmasını sağlamaya yönelik önemli bir düzenleme kabul etmiştir. İklim değişikliği ile mücadele için sera gazı emisyonlarının azaltılmasında önemli bir rol oynayan yenilenebilir enerji teknolojileri ile karbon yakalama ve depolama teknolojilerinde, Enerji Birliği’nin beş boyutu arasında yer alan araştırma inovasyon ve rekabetçiliği merkeze koyan AB, böylece temiz teknolojilerde ve bu teknolojilerin aksamlarında dışa bağımlılığı azaltmak ve AB’yi öncü konuma getirmek istemektedir. Bu amaçla AB, 2024/1735 sayılı Tüzük kapsamında fon sağlanması, Net Sıfır Teknoloji Vadilerinin kurulması gibi stratejik düzenlemelerle ve tek irtibat noktalarının kurulması, net sıfır strateji projelerine öncelik sağlanması gibi kurallarla, temiz teknolojiler alanında da, küresel bir güç olma stratejisini ilan etmiş gözükmektedir.


Bu yazıya atıf için: Halil Çeçen, "Avrupa’nın Net Sıfır Teknoloji Üretim Ekosistemini Güçlendirmeye Yönelik Tedbirlerin Çerçevesini Oluşturan 2024/1735 Sayılı Tüzük’ün Genel Değerlendirmesi", Yaşayan AB Hukuku Blogu, 16/10/2024, Link: https://yasayanabhukuku.blogspot.com/2024/10/avrupann-net-sfr-teknoloji-uretim.html


Bu yazıyı faydalı buldunuz mu? Hiç bir içeriği kaçırmayın bizi takip edin.