13 May 2026

Dijital Hizmetler Yasası’nı Çok Büyük Çevrimiçi Platformlara Uygulamak: Genel Mahkeme’nin 19 Kasım 2025 tarihli Amazon EU Sàrl v Commission (T-367/23) Kararı

 

*Görsel, blog editörü tarafından yapay zekâ destekli bir araç kullanılarak üretilmiştir.

 

Cemre Çise Kadıoğlu Kumtepe

Dr. Öğr. Üyesi,

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Bilişim ve Teknoloji Hukuku Anabilim Dalı

 

Giriş

Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) bünyesindeki Genel Mahkeme, 19 Kasım 2025 tarihinde Amazon EU Sàrl v Commission (T‑367/23) davasındaki kararını açıklamış; Komisyon’un Amazon Store’un çok büyük çevrimiçi platform olarak belirlenmesi yönündeki kararını haklı bulmuştur. Karar, iddiaların kabul edilebilirliğine yönelik tartışmalara ek olarak, sistemik risk kavramının ele alınması, AB Temel Haklar Şartı altındaki hakların ve yasama yetkisinin sınırlarının Dijital Hizmetler Yasası (“Digital Services Act – DSA”) olarak kısaltılan 2022/2065 (EU) sayılı Dijital Hizmetler İçin Tek Pazar Hakkında Tüzük bağlamında değerlendirilmesi nedeniyle önem arz etmektedir. Karar aynı zamanda DSA’nın yorumlanmasına yönelik ilk detaylı karar olduğundan dikkate değerdir. 

16 Kasım 2022’de yürürlüğe giren ve 17 Şubat 2024 tarihinde uygulanmaya başlayan DSA, Avrupa Birliği’nde aracılık hizmetleri bakımından iç pazarın düzgün işleyişini tesis ederken, yenilikçiliği korumayı, AB Temel Haklar Şartı’nda yer alan temel hakların etkili şekilde korunduğu güvenli, öngörülebilir ve güvenilir çevrimiçi ortam yaratmayı hedefleyen kapsamlı bir platform düzenlemesidir. (DSA m.1(1)) Bu bağlamda tüketicinin en yüksek düzeyde korunması da DSA’nın temel amaçları arasında yer almaktadır. 

DSA, aracılık hizmeti sağlayıcılarına ilişkin sınırlı ve koşullu muafiyet hallerini düzenlemekte ve bu aracıları sınıflandırarak kategorilerine göre uyarlanmış farklı özen yükümlülükleri getirmektedir. (DSA m. 1(2)) Bu yükümlülükler kademeli olarak düzenlenmiş, en sıkı özen yükümlülükleri çevrimiçi platformların alt kategorisi olan çok büyük çevrimiçi platformlar (“very large online platforms – VLOPs”) ve çok büyük çevrimiçi arama motorları (“very large online search engines – VLOSEs”) olarak belirlenen aracı hizmet sağlayıcılara getirilmiştir.     

Komisyon, DSA m. 33 uyarınca 25 Nisan 2023 itibariyle 17 platformu VLOP ve VLOSE olarak belirlemiştir. Bu kapsamda Amazon EU Sàrl’nin işlettiği Amazon Store, VLOP olarak belirlenmiş, Amazon EU Sàrl ise, Genel Mahkeme önünde, Komisyon’un bu kararının iptali için dava açmıştır. Genel Mahkeme ise bu davayı reddetmiştir. Bu yazıda, DSA çerçevesinde çok büyük çevrimiçi platform kavramı olarak belirlenme süreci ile sonuçları, Komisyon ve Genel Mahkeme kararı çerçevesinde ele alınacaktır.

 

1. Uyuşmazlığın Konusu

Davacı Amazon EU Sàrl (“Davacı”), tüketici ürünlerini pazarlayan veya başka satıcıların bu tür ürünleri satmasına aracılık eden çevrimiçi pazaryeri olarak nitelendirilebilecek Amazon Store’u (“Amazon”) işletmektedir. Komisyon, DSA m. 33(4)’e dayanarak Amazon’u çok büyük çevrimiçi platform (“VLOP”) olarak belirlemiştir. Davacı ve yanında Alman E-ticaret Birliği (Bundesverband E-Commerce und Versandhandel Deutschland eV (bevh)) itiraz edilen kararın iptal edilmesini veya DSA m. 38 ve m. 39 uyarınca doğan yükümlülüklerinden muaf olacak şekilde kararın kısmen iptal edilmesini ve Komisyon’un masraflara katlanmasını talep etmiştir. (para. 9). Komisyon ve yanında Avrupa Parlamentosu, Avrupa Birliği Konseyi ile Avrupa Tüketici Organizasyonu (Bureau européen des unions de consommateurs (BEUC)) Genel Mahkeme’nin davayı reddetmesini ve Davacı aleyhine masraflara hükmetmesini talep etmiştir. (para. 10-11). Davacı, Komisyon kararının iptal edilmesi maksadıyla DSA m.33(1), 38 ve 39’un hukuka aykırı olduğunu iddia etmiştir.

Komisyon, Konsey ve BEUC Davacı’nın iddialarının kabul edilemez (inadmissible) olduğunu ileri sürmüşse de Genel Mahkeme kabul edilebilirlik itirazını reddederek davayı esastan incelemeye geçmiştir. Mahkeme, DSA m. 33(1)’in hukuka aykırılık itirazını öncelikle ele almış ve bu hükmün AB Temel Haklar Şartı m. 7, 11(1), 16, 17(1) ve 20’ye aykırılık teşkil edip etmediğini değerlendirmiş ve hukuka aykırılık tespit etmemiştir. Davacı’nın DSA m. 38 ve 39’a yönelik hukuka aykırılık itirazlarını ise söz konusu maddeler m. 33(1) ile ilişkili olduğundan ayrıca değerlendirmemiş ve hukuka aykırı bulmamıştır (para. 208-209).

 

2. DSA Uyarınca Çok Büyük Çevrimiçi Platform (VLOP) Kavramı ve VLOP Olarak Belirlenme Süreci

Çok büyük çevrimiçi platformlar (VLOP), üç aracı hizmet sağlayıcı türünden biri olan ‘yer sağlama hizmet sağlayıcıları’ arasında sayılan çevrimiçi platformlar arasında yer alan ve DSA’daki bazı eşikleri geçtikleri için daha sıkı özen yükümlülüklerine tabi tutulması öngörülen platformları ifade etmektedir. DSA m. 33(1)’de belirlenen bu eşiğe göre aylık ortalama aktif hizmet alıcısı sayısı 45 milyona eşit veya daha fazla olan platformlar VLOP olarak nitelendirilmektedir. DSA m. 33(4) ise Komisyon’a bu eşikleri aşan platformları re’sen veya platformun sağladığı veriler doğrultusunda VLOP olarak belirleme yetkisi vermektedir. Komisyon bir platformu VLOP olarak belirleyeceği yönündeki ön bulgularını platforma ileterek 10 gün içinde görüş sunmasını ister ancak platformun herhangi bir görüş sunmaması VLOP olarak belirlenmesi önünde engel teşkil etmemektedir. VLOP olarak belirlenen platformlar Komisyon tarafından tutulan veri tabanında listelenmektedir.

 

3. VLOP’ların Uyması Gereken Ek Özen Yükümlülükleri

VLOP’lar diğer aracı hizmet sağlayıcılarının ve bunlar özelinde çevrimiçi platformların tabi olduğu özen yükümlülüklerine ek olarak DSA Bölüm III, Kısım 5 altında yer alan m. 33-43 hükümlerine uymak zorundadır. Bu maddelerde özetle, VLOP’ların belirlenmesi (m. 33), VLOP’ların risk değerlendirmesi yapması (m. 34), tespit edilen risklerin giderilmesi yönünde alınacak tedbirlerin belirlenmesi (m. 35), olağanüstü hallerde devreye sokulacak kriz yönetim mekanizması oluşturulması (m. 36), ek yükümlülüklerine uyumlarının denetlenmesi için bağımsız denetim sürecinin yürütülmesi (m. 37), öneri sistemleri arasında profillemeye dayanmayan en az bir seçeneğin bulundurulması (m. 38), çevrimiçi reklamcılıkta şeffaflığın artırılması adına kütüphane oluşturulması (m. 39), izin verilen araştırmacılara kamu yararına yapacakları araştırmalarda kullanmak üzere veri sağlanması (m. 40), DSA yükümlülüklerine uyumun sağlanması süreçlerini yönetecek uyum biriminin oluşturulması (m. 41), şeffaflık bildirim yükümlülükleri (m. 42) ve Komisyon’un denetimi için ücret ödenmesi (m. 43) düzenlenmektedir. 

Söz konusu uyuşmazlıkta Davacı, m. 33(1) kapsamına girmesi nedeniyle tabi olduğu m. 38, m. 39 ve m. 40 yükümlülüklerinin AB Temel Haklar Şartı m. 7, 11(1), 16, 17(1) ve 20’ye aykırılık teşkil ettiğini ileri sürdüğünden öncelikle bu yükümlülüklere değinilecek, ardından tarafların iddiaları ve Genel Mahkeme’nin değerlendirmeleri ele alınacaktır.

 

3.1. Öneri Sistemlerine Yönelik Ek Yükümlülükler (m. 38)

DSA m. 27’de büyüklüklerinden bağımsız olarak tüm çevrimiçi platformların öneri sistemlerinde kullandıkları parametrelere yönelik bazı bilgileri açıklamaları gerekmektedir. DSA m. 38 ise m. 27’de yer alan öneri sistemleri şeffaflığına ek olarak getirilmiştir. DSA m. 38, VLOP ve VLOSE’ler öneri sistemlerini oluştururken bu sistemlerden en az birinin 2016/679 (EU) Genel Veri Koruma Tüzüğü (GDPR) m. 4(4)’te tanımlanan profilleme yöntemine dayanmaması gerektiğini düzenlemektedir. Bu hüküm uyarınca profilleme, kişisel verilerin otomatik şekilde işlenmesi neticesinde gerçek kişinin özellikle işteki performansı, ekonomik durumu, sağlığı, kişisel tercihleri, ilgi alanları, güvenilirlikleri, davranışları, konum ve hareketlerinin incelenmesi veya tahmin edilmesini ifade etmektedir. 

Bu kapsamda VLOP’ların öneri sistemlerinde profilleme yapmalarında bir engel olmamakla birlikte bu sistemlerden en az birinin profilleme yöntemiyle yapılmaması, başka bir deyişle kişilerin verilerini kullanarak onlara ilişkin inceleme ve tahminlerde bulunulmaması gerekmektedir.

 

3.2. Reklamcılık Faaliyetlerine Yönelik Ek Yükümlülükler (m. 39)

DSA m. 27’de büyüklüklerinden bağımsız olarak tüm çevrimiçi platformlarda gösterilen reklamlara ilişkin bazı şeffaflık yükümlülükleri getirilmiştir. DSA m. 39 bunlara ek olarak VLOP ve VLOSE’lere bazı yükümlülükler getirmiştir. Bunlar arasında reklamın içeriği, reklamın kimin tarafından verildiği, reklam ücretini ödeyen kişi, reklamın gösterilme süresi, reklamın hedef kitlesi, ticari iletiler, reklamın ulaştığı kullanıcı sayısı gibi bilgilerin yer aldığı reklam kütüphanesi oluşturma zorunluluğu bulunmaktadır. Örneğin, Google’ın veya Meta’nın reklam kütüphanesi çeşitli kriterlerde arama yapılmasına müsaade etmektedir. 

 

3.3. Araştırmacılarla Veri Paylaşımına Yönelik Ek Yükümlülükler (m. 40)

DSA m. 40(4) uyarınca VLOP’lar kriterleri sağlayan araştırmacılara Birlik’teki sistemik risklerin belirlenmesi ve anlaşılması adına sadece araştırma maksadıyla kullanılmak üzere verilere erişim sağlamak zorundadırlar. Bu şartlar arasında araştırma kurumuyla ilişkili olma, ticari çıkarlardan bağımsız olma, araştırma fonunu beyan etme, veri gizlilik ve güvenliğini sağlayabilecek durumda olma, istenen verinin zaman aralığının uygun ve orantılı olması, araştırma sonuçlarının kamuya açık ve ücretsiz şekilde paylaşılması bulunmaktadır. (DSA m. 40(8)) 

 

4. DSA m. 33(1)’in AB Temel Haklar Şartı’na Aykırılığı

4.1. DSA m. 33(1)’in AB Temel Haklar Şartı m. 16’ya Aykırılığı

AB Temel Haklar Şartı m. 16, teşebbüs özgürlüğünü düzenlemekte, Birlik ile ulusal hukuk ve uygulamalara uygun şekilde ticari faaliyette bulunma özgürlüğünü tanımaktadır. 

Davacı, m. 33(1)’in platforma önemli derecede yük getirerek teşebbüs özgürlüğünü sınırladığını, DSA m. 33-43’te getirilen ek yükümlülüklerin DSA’nın amacına ulaşmak için uygun olmadığını, zira DSA’nın sistemik riskleri azaltma maksadı olmasına rağmen çevrimiçi pazaryeri olarak nitelendirilebilecek Amazon’un bu türden sistemik riske yol açmasının mümkün olmadığını çünkü bir “sistem” olmadığını; daha az kısıtlayıcı ve masraflı önlemler alınabileceğini ileri sürmüştür. 

Genel Mahkeme m. 16’da tanınan hakkın ekonomik ve ticari faaliyette bulunma, sözleşme akdetme ve serbest rekabet özgürlüklerini kapsadığını; sorumluluk halleri çerçevesinde kişilerin ekonomik, teknik ve finansal kaynaklarını kullanımını içerdiğini ve bu kaynakların serbestçe kullanımını engelleyen tedbirlerin bu özgürlüğü ihlal edebileceğini belirtmiştir (para. 49, 50). Tedbirlerin masraflı önlemler alınmasını gerektirmesinin, işletmenin faaliyetlerini düzenlemesinde önemli etki doğurmasının, zor ve karmaşık önlemler alınmasını gerektirmesinin gerçekten kaynakların serbestçe kullanımını engelleyebilecek tedbirler arasında olabileceğini belirtmiştir (para. 53). DSA m. 33-43 arasında düzenlenen hükümlerin de bu yönde tedbirler içerdiğini tespit etmiştir (para. 54). 

Bununla birlikte Genel Mahkeme, AB Temel Haklar Şartı m. 52(1) atfıyla m. 16’nın mutlak hak olmadığını ve maddenin kapsamındaki özgürlüğün kısıtlanabileceğini belirtmiştir. Bu doğrultuda yapılacak kısıtlama (i) yasa ile öngörülmeli, (ii) ilgili hakkın ve özgürlüğün özüne saygı göstermeli, (iii) AB’nin kabul ettiği genel çıkar hedefleri veya başkalarının haklarını ve özgürlüklerini koruma gereksinimi ile yapılmalı, (iv) orantılılık ilkesine uygun olmalıdır (gerekli olmalı ve hedefi veya gereksinimi gerçekten karşılamalıdır). Mahkeme, Davacı’nın kısıtlamanın yasayla yapılmadığı, hakkın özüne zarar verdiğini ve girişimcilik faaliyetlerini etkilediğini iddia etmediğini göz önünde bulundurmuştur (para. 60). Ek olarak, AB yasama organına politik, ekonomik ve sosyal tercihler bakımından geniş yetki tanındığını (para. 57); dolayısıyla alınacak tedbirlerin bir ihlal oluşturması için açıkça uygunsuz (manifestly inappropriate) olması gerektiğini belirtmiştir (para. 58). Bu kapsamda tüketicinin en yüksek düzeyde korunması hakkını gözeterek yapılacak yasama faaliyetleri m. 16 özgürlüğünün kısıtlanmasının gerekçesi olarak görülebilecektir.

 

4.1.1. Çevrimiçi pazaryerlerinin sistemik risk taşımadığı iddiası

DSA m. 34(1) VLOP’ların risk değerlendirmesinde sistemik riskleri belirlemesini zorunlu tutmaktadır. Bu sistemik riskler (i) yasadışı içeriklerin yayılması, (ii) AB Temel Haklar Şartı’nda güvence altına alınan haklar ve özellikle m. 1, 7, 8, 11, 21, 24, 38’deki haklar üzerinde oluşabilecek olumsuz etkiler, (iii) kamusal söylem ve seçim süreçleri ile kamu güvenliği üzerindeki fiili veya öngörülebilir olumsuz etkiler ile (iv) cinsiyet temelli şiddet, kamu sağlığının ve çocukların korunmasına ilişkin fiili veya öngörülebilir olumsuz etkiler ve kişinin fiziksel ve ruhsal esenliğine yönelik ciddi olumsuz sonuçlar olarak sayılmıştır. 

Davacı çevrimiçi pazaryerlerinin finansal sistemler gibi birbirleriyle ilintili kurumlardan oluşan bir “sistem” oluşturmadığını dolayısıyla sistemik risklere yol açamayacağını ileri sürmüştür (para. 69). Davacı, yorum ve reklamların pazarlanan ürünlere ilişkin olduğunu, tüketicileri riske atmadığını ve hatta küçük platformların yasadışı içerik ve ürünlerin yayılmasında daha etkili olduğunu iddia etmiştir (para. 74). 

Genel Mahkeme, DSA’nın platformun bir sistem olup olmadığıyla ilgilenmediğini, topluma yönelik sayılan sistemik risklerin engellenmesinin amaçlandığını ifade etmiştir. Reklam veya yorumların yasadışı ya da politik içerik paylaşımına engel olmadığını, Amazon’un hüküm ve koşullarında da bunlara yönelik kurallar getirildiğini; büyük pazaryerlerinde yasadışı içeriklerin olabileceğini, Amazon’da da bu türden içeriklerin her ne kadar kaldırılmaya çalışılsa da bulunabildiğini tespit etmiştir (para. 73).

 

4.1.2. Daha az kısıtlayıcı tedbirler alınabileceği iddiası

Davacı, DSA’da daha az kısıtlayıcı tedbirler getirilebileceğini ileri sürmüştür. Bunlar arasında (i) çevrimiçi pazaryerlerinin m. 33(1) kapsamından çıkarılması, (ii) platform bazında varsayımlara dayalı niteliksel kriterler getirilmesi ve sadece kullanıcı sayısının baz alınmaması, (iii) m. 39 uyarınca hazırlanacak reklam kütüphanesinin tüm kamuya değil de sadece araştırmacı ve kurumlara açılması bulunmaktadır. 

Genel Mahkeme, çevrimiçi pazaryerlerinin de sistemik risklere yol açabileceğini belirtmiştir. Niteliksel değerlendirmenin VLOP’ların belirlenme sürecini uzatacağını, belirsizliği ve masrafları artıracağını tespit etmiştir (para. 84). Ayrıca, m. 39’daki önlemlerin tüketicilerin maruz kaldıkları reklamlara ilişkin bilgiye erişme imkânı tanıdığını; özellikle çocuklara sunulan reklamlar açısından medya ve tüketici hakları birliklerinin bu kütüphaneyi takip edebileceğini; sadece araştırmacı ve kurumlara açılmasının DSA’nın amaçlarını gerçekleştirmek açısından yetersiz kalacağı sonucuna varmıştır (para. 89).

 

4.1.3. Daha az külfetli tedbirler alınabileceği iddiası

Davacı DSA hükümlerinin daha az külfetli olacak şekilde düzenlenebileceğini m. 38, 39 ve 40 yükümlülükleri özelinde iddia etmiştir. 

Davacı DSA m. 38 uyarınca öneri sistemlerine getirilen kısıtlamanın tüketicileri fırsatlardan haberdar etmeyi engellediğini; dolayısıyla tüketicinin menfaatine olmadığını, sistemik riskleri engellemediğini ve küçük işletmelerin öncelenmesine yol açtığını iddia etmiştir (para. 94). Genel Mahkeme, m. 38 sayesinde VLOP kullanıcılarının kişisel verileri kullanılmadan seçilen ürünlerin kendilerine sunulmasına fırsat tanındığını; VLOP’ların profilleme yapmasına engel olunmadığını ve kullanıcıların profilleme yapılmadan sunulan önerilerden memnun değilse profillemeye dayanarak yapılan öneri sistemine geçebileceğini ve tüketicilere seçme hakkı tanıyarak sistemik risklerin engelleneceğini belirtmiştir. Küçük işletmelerin öncelendiğine dair yeterli bulguya rastlanmamıştır (para. 99). 

Davacı DSA m. 39 yükümlülüklerinin reklam verenin faaliyetlerini açıklamayı gerektirmesi nedeniyle reklam verenlerin VLOP’lar yerine daha küçük platformları tercih etmeye başlayacağını ileri sürmüştür (para. 107). Genel Mahkeme bu konuda yeterli delil sunulmadığını belirtmiş ve Davacı’nın rakiplerinin benzer reklam stratejisi belirleyebiliyor olması yönündeki endişelerini yersiz bulmuştur. Bu kapsamda Davacı, reklamın başarısına yönelik bilgilerin bu strateji için çok önemli olduğunu belirtmiştir. Mahkeme, reklam içeriğinin m. 39 hükmü olmasa da herkese açık olduğunu, reklam başarısından ürünlerin satış grafiğinin anlaşılması halinde m. 39 uyarınca bu bilgilerin istenmediğini ifade etmiştir (para. 111). 

Davacı, DSA m. 40 uyarınca araştırmacılara çevrimiçi pazaryerlerinin sistemik risk yarattığı ortaya konmamışken sınırsız şekilde veri verilmesinin m. 16 özgürlüğünü ihlal ettiğini belirtmiştir (para. 113). Genel Mahkeme, yukarıdaki iddialarda olduğu üzere çevrimiçi pazaryerlerinin sistemik riske yol açabileceğini yineledikten sonra araştırmacıların platformlardan veri almasına izin veren bu hükmün sistemik risklerin tespiti, belirlenmesi ve anlaşılmasına katkı sunduğunu; platformların araştırmacıdan veri gizliliğine yönelik aldığı tedbirleri göstermesini talep edebileceğini dolayısıyla hak ihlali yaratmadığını ifade etmiştir (para. 118, 119). Davacı yanında bevh’nin, m. 40 hükmünün bilişim sistemlerinin karmaşık şekilde değiştirilmesini gerektirmesi nedeniyle masraflı ve külfetli olduğu yönündeki iddiasına Genel Mahkeme, VLOP’ların kaynaklarının fazla olduğunu ve tüketicinin korunmasını VLOP’lar üzerinde doğabilecek bazı olumsuz etkilerden öncelenmesi gerektiğini belirtmiştir (para. 120).

 

4.2. DSA m. 33(1)’in AB Temel Haklar Şartı m. 17(1)’e Aykırılığı

AB Temel Haklar Şartı m. 17(1), mülkiyet hakkını düzenlemektedir. Davacı DSA m. 33-43 hükümlerinin faaliyetlerini önemli derece etkilediğini dolayısıyla mülkiyet hakkını ihlal ettiğini ileri sürmüştür (para. 123). 

Genel Mahkeme mülkiyet hakkının genel çıkarlar için gerekli ise yasayla düzenlenebileceğini ve idari yüklerin mülkiyet hakkına müdahale sayılmayacağını ifade etmiştir (para. 125). Bu hükümlerle idari yük getirilse bile platform sahipliğinin Davacı’dan alınmadığını belirtmiştir (para. 128). Ek olarak Genel Mahkeme, ilgili hükümlerin mülkiyet hakkına müdahale olarak görülmesi durumunda da yukarıda 4.1. Başlıkta ele alınan m. 16’ya ilişkin açıklamalar doğrultusunda ihlal olmadığına hükmetmiştir (para. 128).

 

4.3. DSA m. 33(1)’in AB Temel Haklar Şartı m. 20’ye Aykırılığı

AB Temel Haklar Şartı m. 20 uyarınca herkes yasa önünde eşittir. Davacı arama motorları, sosyal ağlar ve içerik paylaşım hizmetleri ile çevrimiçi pazaryerlerinin sistemik risklerinin aynı olmadığını dolayısıyla farklı platformlara aynı şekilde davranılmasının m.20’yi ihlal ettiğini ileri sürmüştür (para. 131). Genel Mahkeme, çevrimiçi pazaryerlerinin de sistemik riske neden olabileceğini yineledikten sonra bu risklerin sadece tüketicilere yönelik riskler veya tehlikeli ürünlerle sınırlı olmadığını, bilgi ve içeriğin bu platformlarda yayılmasının pazaryerlerinin tali veya önemsiz özelliği olmadığını dolayısıyla DSA’daki ‘çevrimiçi platform’ tanımı kapsamına girdiğini belirtmiştir (para. 140; DSA m. 3(i)). Yasamaya verilen geniş yetkisi çerçevesinde düzenlemenin açıkça uygunsuz ve keyfi uygulamaya sebebiyet vermediği sonucuna ulaşmıştır. 

Davacı, çevrimiçi pazaryerlerinin kullanıcı sayısından ayrı şekilde ele alınması gerektiği; zira, yasadışı içeriğin küçük platformlarda daha hızlı yayıldığı argümanını m. 20 kapsamında tekrar etmiştir (para. 143). Genel Mahkeme, küçük platformlarda yasadışı veya tehlikeli ürünler daha hızlı yayılsa da VLOP olarak belirlenen çevrimiçi pazaryerlerinde bu türden içeriklerin bulunmasına engel olmadığını, ölçek ve etki açısından VLOP’ların etkisinin önemli olduğunu vurgulamıştır (para. 144, 146). Davacı’nın en az üç üye devlette hizmet veren platformların VLOP olabildiğini bunun da eşitlik ilkesine aykırı olduğu yönündeki iddiasını ise Genel Mahkeme üç devlet şartının AB düzeyinde sistemik risk doğurması açısından getirildiği gerekçesiyle kabul etmemiştir (para. 148, 150). 

Son olarak Genel Mahkeme, çevrimiçi pazaryerlerinin kendi ürünlerini satan sitelerden de ayrıştığını, Amazon’da milyonlarca farklı satıcının içerik ürettiğini ve DSA’daki muafiyet rejimi nedeniyle pazaryerinin yasadışı içerikten sorumluluğu doğmadan ve bu tür içeriklerden haberdar olmadan yasadışı içerikleri yayabilme riskine işaret ederek m. 20’nin ihlal edilmediğine karar vermiştir (para. 153-156).

 

4.4. DSA m. 33(1)’in AB Temel Haklar Şartı m. 11(1)’e Aykırılığı

AB Temel Haklar Şartı m. 11(1) ifade özgürlüğünü düzenlemektedir. Davacı m. 38 yükümlülüğünün ticari ifade özgürlüğünü engellediğini iddia etmiştir. Genel Mahkeme m. 11(1)’in Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi m. 10’a tekabül ettiğini ve bu kapsamda ifade özgürlüğünün ticari bilginin reklamcılık faaliyetleri çerçevesinde yayılmasını da içerdiğini belirtmiş, m. 38 hükmünün VLOP’ların öneri sistemlerine yönelik getirdiği kısıtlamaların bu bakımdan ifade özgürlüğünü sınırlayabileceğini belirtmiştir (para. 169). Ancak m. 11’in mutlak hak olmadığını; dolayısıyla yasayla, hakkın özünü zedelemeden, Birlik tarafından tanınan çıkarlar için gerekli ise orantılılık ilkesi çerçevesinde kısıtlanabileceğini ifade etmiştir. Mahkeme diğer kriterlerin sağlandığını tespit ettikten sonra düzenlemenin orantılı olup olmadığını değerlendirmiş ve takdir marjına dikkat çekerek tüketicinin korunmasının önceliklendirildiğini dolayısıyla ihlal olmadığını tespit etmiştir (para. 173).

 

4.5. DSA m. 33(1)’in AB Temel Haklar Şartı m. 7’ye Aykırılığı

AB Temel Haklar Şartı m. 7 özel ve aile yaşamına saygı hakkını düzenlemektedir. Davacı m. 39 uyarınca reklam kütüphanesi oluşturulmasını ve m. 40 çerçevesinde yeterince güvence olmadan araştırmacılara fazla miktarda bilgi aktarım zorunluluğunun sistemik riskleri önlemek için uygun olmadığını ve m. 7 haklarını ihlal ettiğini iddia etmiştir (para. 177).

Genel Mahkeme m. 40 kapsamında araştırmacılara veri aktarılabilmesi için bu araştırmacıların veri güvenliğini ve gizliliğini sağlayabileceklerini göstermiş olmaları gerektiğini belirtmiştir (para. 190). Ayrıca m. 39 kapsamındaki yükümlülüklerde kişisel veri olmadığını; kişisel verinin iletilmesi durumunda m. 7’ye müdahale oluşturabilecek nitelikte olsa da m. 7’deki hakların mutlak olmadığını ve yasayla, hakkın özünü zedelemeden, Birlik tarafından tanınan çıkarlar için gerekli ise orantılılık ilkesi çerçevesinde kısıtlanabileceğini ifade etmiştir. Bu kapsamda düzenlemenin kısa süreliğine sadece belli ekonomik faaliyete (reklamcılık) ilişkin olarak reklamın başarısının açıklanması gerekmeden gizli bilgi niteliği taşımayan reklamın içeriği gibi bilgilerin verilmesi ve hizmet alıcılarının kişisel verilerinin açıklanmasının istenmemesi ihlal oluşturmamaktadır (para. 182). DSA m. 39 reklam verenin kimliğinin açıklanmasını gerekli kılsa da aile ve özel hayata ilişkin bilgi niteliğinde değildir. Reklam veren gerçek kişi ise reklam verme amacıyla tüzel kişi oluşturup kimliğini gizlemesinde bir sakınca bulunmadığı da ifade edilmiştir (para. 197).

 

Sonuç

Bu yazıda incelenen Amazon EU Sàrl v Commission kararı, çevrimiçi pazaryerlerinin DSA kapsamındaki konumunu birçok açıdan netleştirmiştir. 

Öncelikle bir çevrimiçi platformun VLOP olarak belirlenmesi açısından karar, kullanıcı sayısına ilişkin eşikleri aşan ve en az üç üye devlette faaliyet gösteren çevrimiçi pazaryerlerinin VLOP olarak belirlenebileceğini teyit etmiştir. Milyonlarca satıcıyı bir araya getiren çevrimiçi pazaryerlerinin, yalnızca kendi ürünlerini satan e-ticaret sitelerinden yapısal olarak ayrıştığı ve bu nedenle yasadışı içerik ile ürünlerin yayılması riskini özünde barındırdığı vurgulanmıştır. Genel Mahkeme, platformların DSA m. 6’daki sorumsuzluk hükmünü dolanmasının önüne geçecek şekilde ele almıştır. 

Sistemik risk kavramı açısından Genel Mahkeme, “sistemik” ifadesinin yalnızca AB'nin finansal düzenlemelerindeki dar anlamıyla sınırlı tutulamayacağını; riskin bu platformların büyüklüğünden ve toplumsal etkisinden kaynaklandığını açıkça ortaya koymuştur. Bu yorum, m. 34(1) kapsamındaki risk kategorilerinin sınırlı sayıda olup olmadığına ilişkin tartışmayı da sınırlı sayı lehine sonuçlandırmış görünmektedir. 

Temel hak ve özgürlükler açısından Genel Mahkeme, yasamanın geniş takdir marjını göz önünde bulundurarak somut uyuşmazlık özelinde DSA hükümlerinin açıkça uygunsuz veya keyfi olmadığını tespit etmiştir. Davacı’nın iddialarının tümüyle dayanaksız olmadığı kabul edilmekle birlikte söz konusu kısıtlamaların yasal dayanağa sahip olduğu, hakların özüne dokunmadığı, Birlik çıkarları açısından zorunlu olduğu ve orantılı bulunduğu sonucuna varılmıştır. Daha az kısıtlayıcı düzenlemelerin amaçla bağdaşmayacağı da bu değerlendirmeyi destekler niteliktedir. 

Kullanıcı hakları ve şeffaflık açısından kararın, tüketicinin en yüksek düzeyde korunmasını ön plana çıkardığı görülmektedir. DSA m. 38 yorumlanırken kullanıcılara anlamlı seçenek tanınması zorunluluğu vurgulanmış; DSA m. 39 ve m. 40 ise platformların kamuoyuna karşı şeffaflığını ve hesap verebilirliğini güvence altına alan mekanizmalar olarak değerlendirilmiştir. Verilere araştırmacıların erişiminin pratikte güç olduğu, ciddi hukuki talepler gerektirdiği ise araştırmacılar tarafından dile getirilmektedir. Bu noktada Davacı’nın verilerin sınırsız ve gizliliği tehlikeye atacak şekilde araştırmacılara verileceği yönündeki iddialarının araştırmacıların tecrübeleriyle uyuşmadığını not etmek gerekir.

Uyum yükümlülüklerinin külfeti açısından bu yükümlülüklerin maliyetli olduğunun yadsınamayacağı kanaatineyiz. Ancak söz konusu külfetlerin bilinçli olarak yalnızca kaynak ve kapasiteye sahip VLOP ve VLOSE’lere yüklendiği görülmektedir. Genel Mahkeme’nin de bu durumun tek başına temel hak ihlali oluşturmadığını tespit ettiğinin altı çizilmelidir.

Son olarak Genel Mahkeme’nin kararı temyiz edilmiş olup süreç devam etmektedir (C-47/26 P ve C-40/26 P). Bununla birlikte bu kararın, Komisyon’un Xvideos, Stripchat ve Pornhub’un VLOP olarak belirlenmesine ilişkin kararlara yönelik itirazların incelenmesinde emsal teşkil edeceğine işaret edilmelidir.

 

Bu yazıya atıf için: Cemre Çise Kadıoğlu Kumtepe, “Dijital Hizmetler Yasası’nı Çok Büyük Çevrimiçi Platformlara Uygulamak: Genel Mahkeme’nin 19 Kasım 2025 tarihli Amazon EU Sàrl v Commission (T-367/23) Kararı”, Yaşayan Avrupa Birliği Hukuku Blogu, 13/5/2026, Link: <https://yasayanabhukuku.blogspot.com/2026/05/T-367-23.html>

 

Bu yazıyı faydalı buldunuz mu? Hiç bir içeriği kaçırmayın bizi takip edin.


08 May 2026

Avrupa Birliği Adalet Divanının 21 Nisan 2026 Tarihli Commission v Hungary (C-769/22) Kararı: Avrupa Birliği’nin Değerlerinin Yargısal Denetime Elverişliliği

 


*Görsel, yazar tarafından yapay zekâ destekli bir araç kullanılarak üretilmiştir.

 

İlke Göçmen, Prof. Dr., Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Avrupa Birliği Hukuku Anabilim Dalı / Jean Monnet Chair (2019-2022) / The Alexander von Humboldt Foundation – Georg Forster Research Fellow for Sustainable Development (2023-2024)

 

Giriş

Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD), 21 Nisan 2026 tarihinde Commission v Hungary (C-769/22) davasındaki kararını açıklamıştır. Davadaki temel soru, Adalet Divanı Başkanı Koen Lenaerts tarafından bir video açıklamasında şu şekilde ifade edilmiştir: “Bir üye devlet, çocukların korunması amacıyla hareket ettiğini ileri sürerek, doğumda atanan cinsiyete karşılık gelen cinsiyet kimliğinden farklılaşmayı, cinsiyet geçişini veya eşcinselliği yansıtan içeriklere –örneğin görsel-işitsel içeriklere– erişimi yasaklayabilir veya sınırlayabilir mi?” Adalet Divanı, Macaristan’ın bu yöndeki ihtilaflı düzenlemelerinin Avrupa Birliği (AB) hukukunu, AB iç pazar hukuku kapsamında hizmetlerin serbest dolaşımı ve AB Temel Haklar Şartı dâhil, ihlal ettiğini belirlemiştir.

Kararın en dikkat çekici yönü ise, AB’nin değerlerinin (AB Antlaşması’nın 2. maddesinin) yargısal denetime elverişliliğinin, başka bir ifadeyle “mahkemeler tarafından bir davayı karara bağlamak amacıyla kullanılabilir” bir hüküm teşkil ettiğinin (HS Görüşü, para. 150), ilk kez kabul edilmiş ve ihlalinin tespit edilmiş olmasıdır.

AB Antlaşması md. 2 uyarınca:

Birlik, insan onuruna saygı, özgürlük, demokrasi, eşitlik, hukukun üstünlüğü ve azınlıklara mensup kişilerin hakları da dahil olmak üzere insan haklarına saygı değerleri üzerine kuruludur. Bu değerler, çoğulculuk, ayrımcılık yapmama, hoşgörü, adalet, dayanışma ve kadın-erkek eşitliğinin hâkim olduğu bir toplumda üye devletler için ortaktır.

Commission v Hungary (C-769/22) kararının önemi bakımından şu tespitler yapılabilir. Birincisi, Adalet Divanı davayı Genel Kurul olarak (tüm hâkimlerin katılımıyla) görmüştür. Bu durum, davanın istisnai öneme sahip olduğu anlamına gelmektedir (ABAD Statüsü md. 16). Nitekim 2021-2025 yılları arasında Adalet Divanı toplam 3486 karardan sadece 4’ünü Genel Kurul olarak almıştır. İkincisi; Belçika, Danimarka, Almanya, Estonya, İrlanda, Yunanistan, İspanya, Fransa, Lüksemburg, Malta, Hollanda, Avusturya, Portekiz, Slovenya, Finlandiya ve İsveç (toplam 27 üye devletten 16’sı) ile Avrupa Parlamentosu, Komisyonu desteklemek amacıyla davaya müdahil olmuştur (para. 82). Üçüncüsü, Hukuk Sözcüsü (HS) Ćapeta, 5 Haziran 2025 tarihinde Gerekçeli Görüşünü sunmuştur. Adalet Divanı, dava konusu olayın hiçbir yeni hukuksal sorun ortaya çıkarmadığı görüşündeyse davanın Hukuk Sözcüsünün görüşü olmaksızın yürütülmesine karar verebilmektedir (ABAD Statüsü md. 20). O halde, Adalet Divanı, bu davada Hukuk Sözcüsünün görüşü alındığına göre, dava konusu olayın yeni hukuksal sorun ortaya çıkardığı kanaatini taşımaktadır. Dördüncüsü, karar, “medya ilgisini çeken veya vatandaşların yaşamında etki doğuran konular hakkında” kamuoyunu bilgilendirmeyi amaçlayan basın açıklamaları arasında yer almıştır. Beşincisi, karar yalnızca basın açıklamasıyla değil, aynı zamanda bir video açıklaması ile de kamuoyuna duyurulmuştur.

Bu blog yazısı, kararın en dikkat çekici yönü olan AB’nin değerlerinin (AB Antlaşması’nın 2. maddesinin) yargısal denetime elverişliliği meselesine odaklanmak üzere kaleme alınmıştır. İhlal prosedürüne kısaca değinildikten sonra, AB’nin değerlerinin (AB Antlaşması’nın 2. maddesinin) ihlali konusundaki tarafların iddialarına ve Adalet Divanının tespitlerine yer verilecektir.

 

1. İhlal Prosedürü

Komisyonun Macaristan aleyhine ihlal prosedürü başlatmasına yol açan süreç şu şekilde özetlenebilir: Macaristan, 2021 yılında çocukların korunması amacıyla bazı kanunlarda değişiklik yapmıştır (para. 76). Bu değişiklikler, özünde, doğumda atanan cinsiyete karşılık gelen cinsiyet kimliğinden farklılaşmanın, cinsiyet değişikliğinin veya eşcinselliğin tasvirini ya da teşvikini ayırt edici unsur olarak içeren içeriklere erişimi yasaklama veya sınırlama sonucunu doğurmaktadır. 15 Temmuz 2021’de Komisyon, bu değişikliklerin AB hukukuna aykırı olduğu düşüncesiyle, Macaristan’a resmi bildirim mektubu göndererek ihlal prosedürünü başlatmıştır (para. 77). 15 Eylül 2021’de Macaristan, bu iddialara itiraz etmiştir (para. 78). 2 Aralık 2021’de Komisyon, gerekçeli görüş kabul ederek Macaristan’ı iki ay içinde AB hukukuyla uyum sağlamaya davet etmiştir (para. 79). 2 Şubat 2022’de Macaristan, ihtilaflı değişikliklerinin AB hukuku ile uyumlu olduğu kanaatinde olduğunu bildirmiştir (para. 80).

Komisyon, bu arka planda, 19 Aralık 2022’de Macaristan’a karşı ihlal davası açmıştır (para. 81). Komisyona göre Macaristan’ın ihtilaflı değişiklikleri;

(i) AB iç pazar hukuku kapsamında hizmetlerin serbest dolaşımı (AB’nin İşleyişi Hakkında Antlaşma md. 56) ile birlikte Elektronik Ticaret Direktifi (2000/31 sayılı Direktif), İç Pazarda Hizmetler Direktifi (2006/123 sayılı Direktif) ve Görsel-İşitsel Medya Hizmetleri Direktifi (2010/13 sayılı Direktif) gibi birtakım ikincil hukuk düzenlemelerine,

(ii) AB Temel Haklar Şartı’na (Bkz. AB Antlaşması md. 6),

(iii) Genel Veri Koruma Tüzüğü’ne (2016/679 sayılı Tüzük) ve

(iv) AB’nin değerlerine (AB Antlaşması md. 2) aykırılık teşkil etmektedir.

Bir not olarak, Adalet Divanı, Komisyonun tüm savlarını yerinde bularak Macaristan’ın AB hukukunu ihlal ettiğine karar vermiştir. Burada ise, AB’nin değerleri (AB Antlaşması’nın 2. maddesi) ile ilgili kısım detaylandırılacaktır.

 

2. AB’nin Değerlerinin (AB Antlaşması’nın 2. Maddesinin) İhlali ile ilgili Tarafların İddiaları

Komisyona göre AB’nin değerleri (AB Antlaşması’nın 2. maddesi), tek başına, yargısal denetime elverişlidir ve Macaristan söz konusu maddeyi ihlal etmektedir. Ona göre ihtilaflı değişiklikler, “Macar ve Avrupa toplumunun ayrılmaz bir parçası olan, doğumda kendisine atanan cinsiyetle özdeşleşmeyen veya heteroseksüel olmayan kişiler gibi belirli bir sosyal grubu marjinalleştirmeye ve dışlamaya yönelik kasıtlı ve koordineli bir politikanın yansıması ve ifadesidir” (para. 494). Bu politika, AB’nin değerlerine aykırı eylemlerin “özellikle ciddi, çok sayıda ve bariz nitelikte” olduğunu göstermekte olup, Birlik değerleriyle, özellikle insan onuruna saygı, eşitlik ve insan haklarına saygı değerleriyle doğrudan çatışmaktadır (para. 494-495). Üye devletler, AB Antlaşması md. 49 çerçevesinde, AB’nin değerleri bakımından hem saygı göstermeyi hem de desteklemeyi taahhüt ederek, özgürce ve gönüllü olarak AB’ye katılmıştır (para. 498). Ayrıca, ABAD içtihat hukuku uyarınca bu değerler, AB’nin bir ortak hukuk düzeni olarak kimliğinin özünü tanımlamaktadır ve AB yetkileri içinde kalmak koşuluyla bu değerleri savunabilmelidir (para. 499). Divan, “bu yönde açık ve özel bir hüküm bulunmadığı sürece, yargı yetkisine herhangi bir kısıtlama getirildiği kabul edilemeyeceğine göre” üye devletlerin AB Antlaşması’nın 2. maddesindeki değerlere saygı göstermesini sağlayabilmelidir (para. 503).

Komisyon, daha sonra, AB’nin değerleri ile ulusal kimlik arasındaki ilişkiye değinmektedir. AB Antlaşması md. 4(2) uyarınca: “Birlik, üye devletlerin Antlaşmalar önündeki eşitliğine ve bölgesel ve yerel özerk yönetimler de dahil, siyasal ve anayasal temel yapılarında mündemiç ulusal kimliklerine saygı gösterir”. Komisyona göre ulusal kimlik, AB’nin değerlerinden sapma (derogasyon) amacıyla kullanılamaz (para. 504).

Komisyon, ayrıca, AB Antlaşması’nın 2. maddesinden doğan hukuki yükümlülükler üstünde durmuştur. Ona göre bu maddenin hukuken bağlayıcı olmadığına dair bir ifade bulunmamaktadır (para. 507). Bu madde, salt programatik nitelik taşımamaktadır (para. 508). 2. maddenin bağlayıcılığı, içtihat hukukunda vurgulanan üye devletler arasındaki karşılıklı güven ilkesiyle de uyumludur (para. 510). Bununla birlikte, 2. madde temelinde “yalnızca belirli bir ağırlık düzeyine sahip veya yatay nitelikteki AB hukuku ihlalleri” gündeme gelebilir (para. 511).

Macaristan’a göre ise AB Antlaşması’nın 2. maddesi, tek başına, yargısal denetime elverişli değildir. Bu madde, “genel nitelikli” bir hüküm olup, bu nedenle ihlal davası çerçevesinde yükümlülüklerin yerine getirilmemesine hukuki dayanak teşkil edemez (para. 513). Madde bağlayıcı olsa bile, otomatik olarak, ihlal davasında kullanılabilir kabul edilmemelidir, zira AB’nin değerleriyle ilgili temel mekanizma, AB Antlaşması’nın 7. maddesinde öngörülen prosedürdür (para. 514). 2. maddede yer alan değerler, tek başına değil, AB Temel Haklar Şartı veya ABİHA’nın bazı hükümleriyle somutlaştırıldığı ölçüde ihlal davasına konu olabilir (para. 515). Kaldı ki, üye devletler, ulusal kimlikleriyle yakından bağlantılı konularda toplumun temel çıkarlarının korunma düzeyini belirleme konusunda takdir yetkisine sahiptir (para. 516). Son olarak, ihtilaflı değişiklikler, “doğumda kendisine atanan cinsiyetle özdeşleşmeyen veya heteroseksüel olmayan kişileri damgalamayı ya da onları toplumdan dışlamayı amaçlamamaktadır” (para. 518).

 

3. AB’nin Değerlerinin (AB Antlaşması’nın 2. Maddesinin) İhlali ile ilgili Divanın Tespitleri

Adalet Divanı, önce AB’nin değerlerinin (AB Antlaşması’nın 2. maddesinin) bağlayıcı niteliğini, ardından bu madde kapsamındaki yükümlülüklerin yerine getirilmemesini ele almıştır.

 

3.1. AB’nin Değerlerinin (AB Antlaşması’nın 2. Maddesinin) Bağlayıcı Niteliği

Adalet Divanı, öncelikle, AB’nin değerlerini AB hukuk düzeni genelinde ele almaktadır. Buna göre “Birlik, kendine has bir anayasal çerçeveye sahip” olup bu çerçeve, diğerlerinin yanı sıra, AB Antlaşması’nın 2. maddesinde yer alan kurucu değerleri de içerir (para. 520). Üye devletler, AB Antlaşması md. 49 çerçevesinde, AB’nin değerleri bakımından hem saygı göstermeyi hem de desteklemeyi taahhüt ederek, özgürce ve gönüllü olarak AB’ye katılmıştır (para. 521). AB hukuk düzeninin temel varsayımı, karşılıklı güven ilkesinin de dayandığı üzere, her üye devletin diğer üye devletlerle birlikte 2. maddede yer alan ortak değerlere bağlılığı paylaşmasıdır (para. 522). Dolayısıyla, bir üye devletin 2. maddede yer alan değerlere uyumu, AB hukukundan doğan haklardan yararlanması açısından bir koşuldur (para. 523). “Bir üye devlet, mevzuatını 2. maddede yer alan değerlerin korunma düzeyinde bir azalmaya yol açacak şekilde değiştiremez[; dahası bu] değerler ışığında herhangi bir gerilemenin önlenmesini sağlamakla yükümlüdür” (para. 524). Bu değerler, “bir ortak hukuk düzeni olarak Birliğin öz kimliğinin ayrılmaz bir parçasını oluşturur” (para. 525).

Adalet Divanı, daha sonra AB Antlaşması’nın 2. maddesini lafzı, bağlamı ve kökeni ışığında tek başına bağlayıcı nitelik taşıyıp taşımadığı bakımından incelemektedir (para. 528). Lâfız bakımından, bu madde, “üye devletlerin karşılıklı olarak saygı göstermeyi, korumayı ve geliştirmeyi taahhüt ettikleri Birliğin kurucu değerlerini belirlemektedir” (para. 530). Bağlam yönünden, AB Antlaşması’nın genel sistemi, örneğin bu maddenin “Ortak Hükümler” başlıklı Başlık I altında yer alması ve AB Antlaşması’nın 49. maddesi, işbu değerlerin bağlayıcı niteliğini teyit etmektedir (para. 531-533). Hazırlık çalışmaları yönünden ise, Avrupa’nın Geleceği Konferansı’na ilişkin çalışmalar, bu yönde bir yorumu desteklemektedir (para. 535). Sonuç olarak, “2. maddede yer alan değerler, kendiliğinden (per se), hukuken bağlayıcıdır” ve “üye devletler ve Birlik kurumları, bu değerler bakımından saygı gösterme, koruma ve geliştirme yükümlülüğü altındadır” (para. 536).

Adalet Divanı, son olarak, Macaristan’ın AB Antlaşması’nın 7. maddesi ile 2. maddesinin tek başına bağlayıcılığı arasında birbirini dışlayan bir ilişki bulunduğu yönündeki iddiasını kabul etmemiştir (para. 541). İçtihat hukuku uyarınca AB, yetkileri içinde kalmak koşuluyla bu değerleri savunabilmelidir (para. 537). Kurucu antlaşmalar, “oluşturulan ortak hukuk düzeninin dayandığı temel varsayımın güvence altına alınması amacıyla”, “AB hukukunun yorumunda tutarlılık ve yeknesaklık sağlamayı amaçlayan bir yargısal sistem tesis etmiştir” (para. 538). AB Antlaşması md. 19(1) uyarınca ABAD, diğerlerinin yanı sıra ABİHA md. 258260 ile düzenlenen ihlal davası aracılığıyla, “Antlaşmalar’ın yorumlanmasında ve uygulanmasında hukuka riayet edilmesini sağlar” (para. 538). Bu çerçevede, ABAD, genel yargı yetkisinden herhangi bir istisna bulunmadığından, ihlal davası kapsamında AB Antlaşması’nın 2. maddesinden doğan yükümlülüklere uyumu denetleme yetkisine sahiptir (para. 540).

 

3.2. AB’nin Değerleri (AB Antlaşması’nın 2. Maddesi) Kapsamındaki Yükümlülüklerin Yerine Getirilmemesi

Adalet Divanı, öncelikle, Macaristan’ın AB hukuku ihlallerinin AB Antlaşması’nın 2. maddesinin ihlaline de yol açıp açmadığını değerlendirmiştir (para. 545). Bir ön tespit olarak, Macaristan, ihtilaflı değişiklikler nedeniyle, yalnızca AB iç pazar hukuku kapsamında hizmetlerin serbest dolaşımını değil, aynı zamanda AB Temel Haklar Şartı’nın 1. (insan onuru), 7. (özel ve aile hayatına saygı), 11. (ifade ve bilgi özgürlüğü) ve 21. (ayrımcılık yasağı) maddelerini de ihlal etmiştir (para. 544). AB’nin değerleri “hukuken bağlayıcı yatay yükümlülükler ortaya koymaktadır” (para. 546). Bununla birlikte, AB Antlaşması’nın 2. maddesinin hukuken bağlayıcı olması, 2. maddedeki değerleri somutlaştıran herhangi bir AB hukuku hükmünün ihlalinin otomatik olarak bu maddenin de ihlali sonucunu doğurduğu anlamına gelmez (para. 547). Bu bağlamda, “AB’nin değerlerinden bir veya birkaçının yalnızca açık ve özellikle ciddi ihlalleri” AB Antlaşması’nın 2. maddesinin ihlali sonucunu doğurabilir, çünkü “bu tür ihlaller, çoğulculuğun hâkim olduğu bir toplumda ortak bir hukuk düzeni olarak Birliğin öz kimliğiyle bağdaşmaz” (para. 551).

Adalet Divanı, daha sonra, Macaristan’ın ihtilaflı değişikliklerinin “açık ve özellikle ciddi ihlal” oluşturup oluşturmadığını incelemiştir. Söz konusu değişiklikler, “koordineli bir ayrımcı önlemler bütünü getirmekte” olup “doğumda kendisine atanan cinsiyetle özdeşleşmeyen veya heteroseksüel olmayan kişilerin yalnızca cinsiyet kimlikleri veya cinsel yönelimleri temelinde damgalanmasına ve marjinalleştirilmesine yol açmaktadır” (para. 553-554). Bu durum ise “toplumun bazı üyelerinin toplumsal görünmezliği anlamına gelmekte” olup “insan onuruna saygı, eşitlik ve azınlıklara mensup kişilerin hakları da dâhil olmak üzere insan haklarına saygı değerleriyle bağdaşmamaktadır” (para. 555). Dolayısıyla, ihtilaflı değişiklikler, söz konusu değerler bakımından açık ve özellikle ciddi ihlal oluşturmaktadır (para. 556).

Adalet Divanı, son olarak, AB’nin değerleri ile ulusal kimlik arasındaki ilişkiyi açıklığa kavuşturmuştur. Macaristan’a göre üye devletler, ulusal kimlikleriyle yakından bağlantılı konularda toplumun temel çıkarlarının korunma düzeyini belirleme konusunda takdir yetkisine sahiptir (para. 557). Divana göre ise, AB Antlaşması’nın 2. maddesinden doğan yükümlülükler, bir üye devletten diğerine değişiklik gösteremez (para. 559). Üye devletler, 2. maddede yer alan değerlere her zaman saygı göstermeyi taahhüt etmiştir (para. 560). Kaldı ki, AB Antlaşması’nın 4(2) maddesi, kendisiyle aynı hiyerarşik düzeyde bulunan hükümler, özellikle de 2. madde, ışığında yorumlanmalıdır ve üye devletleri 2. maddeden kaynaklanan yükümlülüklerden muaf tutamaz (para. 561). Dolayısıyla, “AB Antlaşması’nın 4(2) maddesi, yalnızca burada atıfta bulunulan ulusal kimlik anlayışının, AB Antlaşması’nın 2. maddesinde yer alan değerlerle uyumlu olan biçimini korumaktadır” (para. 562). Bu nedenle, ihtilaflı değişiklikler, AB’nin değerlerini açık ve özellikle ciddi ihlal ettiğinden, Macaristan, söz konusu değişiklikleri haklı göstermek amacıyla ulusal kimliğine dayanamaz (para. 563).

 

Sonuç

Commission v Hungary (C-769/22) kararı, şimdiden, yoğun akademik ve kurumsal etkinliklerin odağı hâline gelmiştir. Örneğin, King’s College London 11 Mayıs 2026 tarihi için karara ilişkin çevrim içi bir tartışma programı organize etmiştir. EU Law Live ise, karar üzerine bir sempozyum başlatmış, bu kapsamda örneğin Paul Craig, John Morijn ve Benedikt Riedl gibi yazarların görüş yazılarına yer vermiştir. EU Law Live, ayrıca, Armin von Bogdandy ile Miguel Poiares Maduro’nun katıldığı bir podcast bölümü yayımlamıştır. Bu tür etkinliklerin önümüzdeki dönemde artmaya devam edeceği, kararın orta vadede yalnızca karar incelemelerine değil, aynı zamanda makaleler gibi diğer eserlere de konu olmasının beklenebileceği söylenebilir.

Karardaki tespitlerin bir kısmı önceki kararlarda da yer almakla birlikte, diğer kısmı ilk kez bu karar ile ortaya konmuştur. Bu bağlamda, daha önce ayrı bir blog yazısında incelediğimiz Poland v Parliament and Council (C-157/21) ve Hungary v Parliament and Council (C-156/21) kararlarındaki birtakım tespitler, bu kararda da tekrarlanmaktadır. İlk kez bu karar ile birlikte ortaya konan tespitler ise iki başlık altında toplanabilir.

Bu tespitlere geçmeden evvel, HS Ćapeta’nın Gerekçeli Görüşünde yer verdiği, kararın AB Antlaşması’nın 2. maddesi bakımından hangi meseleleri çözüp hangilerini çözmediğine ilişkin çizdiği sınırlara değinmek faydalı olacaktır. Ona göre “hukuki kurallar mahkemeler tarafından farklı amaçlarla kullanılabilir: Diğer hukuki kurallara anlam vermek için yorumlayıcı bir araç olarak, bireysel hukuk süjeleri için hak kaynağı olarak veya başka bir kuralın hukuka uygunluğunun değerlendirilmesi için bir ölçüt olarak” (para. 151). Bu dava, yalnızca ihlal prosedürü bağlamında üye devlet mevzuatının yargısal denetimi ile ilgilidir, dolayısıyla 2. maddenin doğrudan veya yorumlayıcı etkisi tartışmasının kapsamı dışındadır (para. 152-153).

Bu ön tespitin ardından, birincisi, Adalet Divanı tarafından, AB Antlaşması’nın 2. maddesinin yargısal denetime elverişli olduğu kabul edilmiştir. Bu bağlamda ilk katmandaki soru, 2. maddenin bağlayıcı bir hukuk normu olup olmadığıdır. Daha önceki kararlarda, 2. maddede yer alan değerler genellikle bu değerleri somutlaştıran AB hukuku hükümleri aracılığıyla uygulanırken, bu kararda söz konusu yaklaşımın ötesine geçilmiştir. Nitekim Adalet Divanına göre: “2. maddede yer alan değerler, kendiliğinden (per se), hukuken bağlayıcıdır” ve “üye devletler ve Birlik kurumları, bu değerler bakımından saygı gösterme, koruma ve geliştirme yükümlülüğü altındadır” (para. 536).

İkinci katmandaki soru ise, bağlayıcı bir hukuk normu olarak AB Antlaşması’nın 2. maddesinin hangi yargı yolları aracılığıyla işletilebileceğidir. Bu yönden Divan, kurucu antlaşmaların öngördüğü yargı yetkisi sisteminde herhangi bir istisna bulunmadığını vurgulayarak, ihlal davası kapsamında 2. maddeden doğan yükümlülüklere uyumu denetleme yetkisine sahip olduğunu ifade etmiştir (para. 540). Bu yaklaşımın mantıksal sonucu olarak, aynı gerekçenin kurucu antlaşmalarla öngörülen diğer yargısal başvuru yolları (örneğin ön karar prosedürü) bakımından da geçerli olduğu söylenebilir. Bununla birlikte, ikinci tespitte ele alınacak ihlal eşiği dikkate alındığında, 2. maddenin bu karardaki şekliyle yargısal işletiminin en belirgin biçiminin ihlal davası çerçevesinde ortaya çıkacağı söylenebilir.

İkincisi, AB Antlaşması’nın 2. maddesinin hangi eşik aşıldığında ihlal edileceği ortaya konmuştur. Bu bağlamda, 2. maddede yer alan değerleri somutlaştıran AB hukuku hükümlerinin ihlali, tek başına, 2. maddenin ihlali sonucunu doğurmaz (para. 547). Nitekim, “AB’nin değerlerinden bir veya birkaçının yalnızca açık ve özellikle ciddi ihlalleri” 2. maddenin ihlali sonucunu doğurabilir. Bunun gerekçesi, bu tür ihlallerin “çoğulculuğun hâkim olduğu bir toplumda ortak bir hukuk düzeni olarak Birliğin öz kimliğiyle bağdaşmaması”dır (para. 551). (Krş. HS Ćapeta, “2. maddede yer alan değerlerin inkâr edilmesi” eşiğini önermiştir (para. 237).)

Bu çerçevede Adalet Divanı, somut uyuşmazlıkta da eşiğin aşıldığına ve bu suretle 2. maddenin ihlal edildiğine karar vermiştir. Ona göre insan onuruna saygı, eşitlik ve insan haklarına saygı değerleri; “koordineli ayrımcı önlemler bütünü”, “cinsiyet kimlikler veya cinsel yönelimler temelinde damgalanma ve marjinalleştirilme” ve “toplumun bazı üyelerinin toplumsal görünmezliği” gibi tespitler üzerinden, açık ve özellikle ciddi biçimde ihlal edilmektedir (para. 553-556). Ulusal kimlik söylemi ise bu sonucu bertaraf edemez, çünkü “AB Antlaşması’nın 4(2) maddesi, yalnızca burada atıfta bulunulan ulusal kimlik anlayışının, AB Antlaşması’nın 2. maddesinde yer alan değerlerle uyumlu olan biçimini korumaktadır” (para. 562).

Commission v Hungary (C-769/22) kararı, AB’nin değerlerinin (AB Antlaşması’nın 2. maddesinin) tek başına yargısal denetime elverişliliği ve uygulanma koşullarına ilişkin ilk karar olmakla birlikte, muhtemelen bu alandaki son karar olmayacaktır. Bu tür uyuşmazlıklar, “üye devletlerin ‘kırmızı çizgileri’ geçip geçmediği”, başka bir ifadeyle “AB anayasal değerlerinden sapıp sapmadığı” (HS Görüşü, para. 233) sorusunu gündeme getirmektedir. Bu yönüyle karar, AB üyeliğine aday devletler bakımından da önem taşımaktadır. Nihayetinde, kararın anayasal düzlemde doğuracağı etkiler dikkate alındığında, tartışmaların devam etmesi beklenmektedir.

 

Bu yazıya atıf için: İlke Göçmen, “Avrupa Birliği Adalet Divanının 21 Nisan 2026 Tarihli Commission v Hungary (C-769/22) Kararı: Avrupa Birliği’nin Değerlerinin Yargısal Denetime Elverişliliği”, Yaşayan Avrupa Birliği Hukuku Blogu, 8/5/2026, Link: <https://yasayanabhukuku.blogspot.com/2026/05/C-769-22.html>

 

Bu yazıyı faydalı buldunuz mu? Hiç bir içeriği kaçırmayın bizi takip edin.

29 April 2026

C-767/23 Remling Kararı Işığında Ön Karar Başvurusu Yapma Yükümlülüğü ve Başvurmama Kararının Gerekçelendirilmesi

C-767/23 Remling Kararı Işığında Ön Karar Başvurusu Yapma Yükümlülüğü ve Başvurmama Kararının Gerekçelendirilmesi


Fotoğraf Bilgileri: Eser Sahibi: Luxofluxo / Wikimedia Commons

Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) 24 Mart 2026 tarihinde ön karar prosedürü kapsamında verdiği Remling (C-767/23) kararını açıklamıştır. Bu karar ile Avrupa Birliği (AB) Hukukunun temel yönlerine yeniden vurgu yapıldığı görülmektedir. Nitekim, karar kapsamında, nihai (ulusal) mahkemelerin, ön karar prosedüründe ABAD’a başvurma yükümlülüklerinin gerekçelendirilmesi hususu tekrar ele alınmıştır. Bu karar aynı zamanda, ön karar prosedürünün esaslarını oluşturan önceki tarihli ABAD içtihadının bir devamı niteliğindedir. (bkz. CILFIT  C-283/81 / Consorzio Italian Management e Catania Multiservizi C‑561/19)

Remling kararının önemi ile ilgili olarak da ayrıca şu tespitlerde bulunulabilir. Birincisi, bu dava Büyük Dairede görülmüştür. İkincisi, Hollanda, Almanya, İtalya, Finlandiya ve Komisyon davaya ilişkin gözlemlerini sunmuştur. Üçüncü olarak, Hukuk Sözcüsü Ćapeta 26 Haziran 2025 tarihinde Gerekçeli Görüşünü vermiştir. Adalet Divanı, dava konusu olayın hiçbir yeni hukuksal sorun ortaya çıkarmadığı görüşündeyse davanın Hukuk Sözcüsünün görüşü olmaksızın yürütülmesine karar verebilmektedir (Adalet Divanı Statüsü m.20). O halde, bu davada Hukuk Sözcüsünün görüşü alındığına göre, bu durum, davanın hukuki öneminin yüksek olduğu şeklinde yorumlanabilir. Dördüncüsü, bu karar, “medya ilgisini çeken veya vatandaşların yaşamında etki doğuran konular hakkında” kamuoyunu bilgilendirmeyi amaçlayan basın açıklamaları ve dava özetleri arasında kendisine yer bulmuştur.

Bu yazıda öncelikle, AB Hukukunda ön karar prosedürü kısaca ele alınacak ve Hukuk Sözcüsü görüşü ile birlikte ABAD’ın kararı incelenecektir.

Ön Karar Prosedürü ile İlgili Genel Bilgiler

Avrupa Birliğinin İşleyişi Hakkında Antlaşma’da (ABİHA) ön karar prosedürü düzenlenmektedir. Buna göre: “Avrupa Birliği Adalet Divanı, aşağıdakiler hakkında ön karar verme yetkisine sahiptir:

a) Antlaşmaların yorumu,

b) Birlik kurum, organ, ofis veya ajanslarının tasarruflarının geçerliliği ve yorumu.

Bu tür bir sorunun bir üye devlet mahkemesinde ortaya konması halinde, bu mahkeme kendi kararını vermek için konuya ilişkin bir karara gerek duyarsa, Adalet Divanı’ndan bu sorun hakkında karar vermesini talep edebilir.

Bu tür bir sorunun, iç hukuka göre kararlarına karşı kanun yolunun kapalı olduğu bir ulusal mahkemede görülmekte olan bir davada ortaya konması halinde, bu mahkeme Divan’a başvurmakla yükümlüdür...” (ABİHA m.267)

Antlaşmadaki bu düzenlemeye göre ön karar prosedürü, üye devlet mahkemelerinin ABAD’a yönelttiği sorularla, (i) AB hukukunun yorumlanmasına ve (ii) Birlik kurum ve organlarının işlemlerinin hukuka uygunluğunun denetlenmesine ilişkin meseleleri kapsayan yargısal bir mekanizmadır. 

Bu prosedürün başlangıç noktası üye devlet mahkemeleridir. Bu bağlamda, bir üye devlet mahkemesi, önündeki olay bakımından AB hukukuna ilişkin belirli bir sorunun çözümüne ihtiyaç duymalıdır (ve kendi kararını vermek için bu soruna ilişkin bir karara gerek duymalıdır). Daha sonraki adımda ise üye devlet mahkemesinin hukuki statüsüne bakılmalı ve ön karar prosedürüne başvuru hakkı ve/veya yükümlülüğü değerlendirilmelidir. Son olarak ise ABAD, ulusal mahkemenin önündeki olaydan kaynaklanan soruları üzerinden Birlik hukukunun yorumu veya Birlik tasarrufunun geçerliliği ile ilgili olarak ön karar prosedürü çerçevesinde yargılama yapmakta ve kararını vermektedir. 

Ön karar prosedürü çerçevesinde verilen kararlar iki bakımdan oldukça önemlidir. Birincisi, AB Hukukunun yorumlanması açısındandır. Böyle bir durumda ABAD, ön karar prosedürü çerçevesinde AB hukukunu yorumlar ve ulusal mahkeme de önündeki davaya AB hukukunu uygulamaya karar verirse bu yorum ile bağlı olarak AB hukukunu uygular. Daha geniş bir çerçevede ise yorumlanan AB kuralı, yürürlüğe girdiği andan itibaren anlaşılması ve uygulanması gerektiği şekliyle açıklığa kavuşturulduğundan, tüm üye devlet mahkemeleri ön karar prosedürü çerçevesindeki önceki kararlar ile bağlı sayılmaktadır. Bu da AB içtihat hukukunun gelişmesi ve Birlik çapında yeknesak olarak uygulanması açısından oldukça önemli bir durumdur. İkincisi, ABAD, Birlik otoritelerinin tasarruflarının hukuka uygunluk denetimi hakkında karar vermişse, Birlik otoriteleri en kısa sürede ABAD’ın kararı doğrultusunda gerekli tedbirleri alacaktır. 

Ön karar Prosedürü Çerçevesinde Ulusal Mahkemelerin Başvuru Hakkı ve/veya Yükümlülüğü

Ön karar prosedürü Antlaşmada açıkça düzenlenmekle birlikte kimi ifadelerin ayrıca açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Bu bakımdan ulusal mahkemelerin ön karar prosedürüne başvurma hak ve yükümlülükleri ele alınmalıdır. Burada sorulması gereken soru şudur: Hangi ulusal mahkemeler başvurma hakkına, hangi mahkemeler başvurma yükümlülüğüne sahip olacaktır? Bu bağlamda alt ulusal mahkemeler ve nihai ulusal mahkemeler aynı şekilde mi değerlendirilecektir?

Bu husus ön karar prosedürünün ikili yapısı ışığında değerlendirilmelidir. Yukarıda da bahsedildiği üzere ön karar prosedürü hem AB Hukukunun (Antlaşmaların) yorumu hem de Birlik tasarruflarının geçerliliği ve yorumu bakımından kullanılabilmektedir. 

AB Hukukunun yorumu söz konusu olduğunda alt ulusal mahkemeler (kararlarına karşı kanun yolu açık olan mahkemeler) yalnızca başvuru hakkına sahiptir. Yalnızca başvuru hakkına sahip olmak, istenirse ön karar prosedürüne başvurulabileceği anlamına gelmektedir. Böyle bir durumda alt ulusal mahkeme önündeki olayı ve AB Hukuku ile cevaplanması gereken durumun kararını etkileyip etkilemeyeceğini kendisi değerlendirerek başvuru yapıp yapmamaya karar verebilecektir. Bu durumda alt ulusal mahkemenin takdir yetkisinden bahsedilebilecektir. 

AB Hukukunun yorumu söz konusu olduğunda nihai ulusal mahkemeler hem hakka sahip hem de yükümlülük altında olarak değerlendirilmektedir. Nihai ulusal mahkeme, söz konusu dava yönünden kararlarına karşı kanun yolu kapalı olan mahkeme olarak anlaşılmalıdır. Genel bir kural olarak bu mahkemeler başvuru yapmakla yükümlü olsalar da kimi durumlarda bu yükümlülükten kurtulmakta ve başvuru hakkına sahip olmaktadır. Bu durumlar, CILFIT koşulları/kriterleri olarak adlandırılmaktadır. 

Bu koşullardan birincisi, AB Hukukuna ilişkin sorunun uyuşmazlığın çözümü için gerekli olmamasıdır. İkincisi, benzer bir durum ile ilgili olup halihazırda yanıtlanmış bir soru ile maddi olarak özdeş olan bir sorunun söz konusu olmasıdır. Dolayısıyla, uygulanacak AB hukuku kuralının, ulusal mahkeme önündeki somut olaya nasıl uygulanacağı konusunda herhangi bir şüpheye yer bırakmayacak ölçüde, ABAD tarafından halihazırda yeterince açıklığa kavuşturulmuş olup olmadığına bakılmaktadır (acte éclairé doktrini). Üçüncüsü, Birlik hukukunun doğru uygulanışı ile ilgili şüphe yoksa nihai mahkeme başvuru yükümlülüğünden kurtulmaktadır (acte clair doktrini). Ancak, özellikle bu son unsurun gerçekleşmesi bakımından hukuken çok dar bir pencere bırakıldığının da altı çizilmelidir. ABAD, sonraki dönemde bu içtihadını devam ettirerek, Consorzio Italian Management e Catania Multiservizi kararıyla, nihai mahkemelerin ön karar başvurusunda bulunmama kararlarını, ilgili CILFIT istisnasını açıkça ortaya koyacak şekilde gerekçelendirmeleri gerektiğini belirtmiştir.

Ön karar prosedürü çerçevesinde geçerlilik söz konusu olduğunda ise alt ulusal mahkemeler hakka veya yükümlülüğe sahipken nihai ulusal mahkemeler ise sadece yükümlülük taşımaktadır. 

Remling kararı ile birlikte ABAD, (AB Hukukunun yorumu bakımından) nihai mahkemelerin başvuru yükümlülükleri ve bu yükümlülükten kurtulmalarıyla birlikte, bu durumun nasıl gerekçelendirilmesi gerektiği üzerinde durmuştur.  

C-767/23 Remling Kararındaki Olay ve Ulusal Mahkemenin Temel Sorusu

Olayın temelinde, Fas vatandaşı olan A.M.’nin, Hollanda’da yaşayan ve Hollanda vatandaşı olan eşi ve çocukları nedeniyle genel geçerli bir oturma izni talebinde bulunması yer almaktadır. Ancak bu başvuru, A.M.’nin hâlihazırda İspanya’da oturma iznine sahip olduğu gerekçesiyle reddedilmiştir. İdari başvurunun da reddedilmesi üzerine A.M., bu karara karşı Hollanda’da dava açmış fakat mahkeme, önceki ABAD (Chavez-Vilchez and Others C-133/15) içtihadına dayanarak, çocuklarının İspanya’da oturma izni bulunmadığını veya elde edemeyeceklerini ispat yükünün A.M.’ye ait olduğunu belirterek davayı reddetmiştir. (para. 4-6)

A.M. bu kararı temyiz ederek üst (nihai) mahkemeye başvurmuş ve AB hukukunun yanlış yorumlandığını belirterek, ilk derece mahkemesinin ABAD’a ön karar başvurusunda bulunmamasını da eleştirmiştir. Ayrıca kendisi de açıkça ön karar başvurusu yapılması talebinde bulunmuştur. Buna karşılık üst mahkeme, söz konusu AB hukuku meselesinin ABAD içtihadı ışığında açık olduğunu değerlendirerek ön karar başvurusu yapma yükümlülüğünün bulunmadığını ve davayı kısa/özet gerekçeyle sonuçlandırabileceğini belirtmiştir. (para. 7-8)

Ulusal nihai mahkemenin bu yaklaşımı, ulusal hukukta yer alan ve belirli durumlarda kararların kısa gerekçeyle verilmesine imkân tanıyan bir düzenlemeye dayandırılmıştır. Bu düzenleme, göç hukukuna ilişkin davalarda temyiz yolunun geniş tutulması ile yüksek mahkemenin yalnızca hukukun birliği, gelişimi veya genel yargısal koruma açısından önemli meseleler üzerinde yoğunlaşabilmesi arasında bir denge kurmayı amaçlamaktadır. Bununla birlikte nihai mahkeme, ön karar başvurusu yapmama kararının kısa/özet gerekçeyle açıklamasının AB hukuku ile bağdaşır olup olmadığı konusunda tereddüde düşmüş ve meseleyi ön karar prosedürüyle ABAD önüne taşımıştır. (para. 9-17)

Remling kararı ile ABAD, Hollanda hukukunun nihai mahkemeye verdiği, temyiz başvurusunu yalnızca kısa/özet bir gerekçeyle reddedebilme yetkisinin (veya farklı bir ifadeyle CILFIT istisnasına dayanarak başvurmama kararının nasıl gerekçelendirileceğinin) AB hukuku ile bağdaşır olup olmadığını değerlendirmiştir. Bununla birlikte, kararın esasına geçmeden önce içtihat hukukunu kimi noktalardan farklı şekilde yorumlayan Hukuk Sözcüsü görüşüne de değinmek gereklidir. 

Hukuk Sözcüsü Ćapeta’nın Görüşü

Hukuk Sözcüsü Ćapeta, nihai ulusal mahkemelerin yalnızca uyuşmazlık açısından ilgili ve yorum gerektiren bir AB hukuku sorusu mevcutsa ön karar başvurusu yapmakla yükümlü olduğunu belirtmektedir. Ancak Ćapeta, CILFIT koşullarının çoğu zaman, ABAD’ın ön karar başvurusunda bulunma yönündeki (kural olarak) koşulsuz yükümlülüğe bazı “istisnalar” getirdiği şeklinde yorumlandığını ifade etmiştir. Hukuk Sözcüsü’ne göre, bu “istisnalar” gerçekte bir istisna teşkil etmemekte, yalnızca bir AB Hukuku sorusunun ulusal mahkeme önünde “ileri sürülmüş” sayılmasının ne anlama geldiğini açıklığa kavuşturmaktadır. Bu bağlamda, söz konusu durumlar, nihai mahkemenin önünde bir AB hukuku sorusunun aslında “ileri sürülmediği” kanaatine varabileceği hâlleri izah etmektedir (para.28). Dolayısıyla, klasik yaklaşıma göre ön karar başvuru yükümlülüğü esas, CILFIT hâlleri ise istisna niteliğindeyken, Hukuk Sözcüsü, bu yükümlülüğün ancak somut olayda gerçek bir AB hukuku sorusu mevcutsa doğacağını ileri sürmektedir. Kanımızca, Hukuk Sözcüsünün bu yaklaşımı, yerleşik içtihattan ayrışan bir yorum sunmaktadır. Bununla birlikte, Acte clair ve acte éclairé, makul şüphenin bulunmadığı hâller olarak kabul edilmekle birlikte, başvurmama kararının ayrıca somut gerekçelerle açıklanması gerektiği ayrıca vurgulanmıştır. 

Nitekim Ćapeta’ya göre, ABİHA m.267/3 bağlamında gerekçe gösterme yükümlülüğünün amacı, nihai ulusal mahkemenin somut olayda AB hukukunun yorumuna ilişkin bir sorun bulunup bulunmadığını ciddi biçimde değerlendirmesini sağlamak ve bu suretle AB hukukunun yeknesaklığının teminine katkıda bulunmaktır. (para. 51) Ek olarak, nihai mahkemenin ön karar başvurusu yapmama nedenini tarafların anlayabileceği şekilde (en azından dolaylı olarak) açıklamaması hâlinde, AB Temel Haklar Şartı’nın 47. maddesi kapsamında öngörülen gerekçe gösterme yükümlülüğünün yerine getirilmiş sayılmayacağı vurgulanmaktadır. Bu nedenle, gerekçe açık ya da zımni biçimde bulunmalıdır. Ancak devamla, taraflar kararı anlayabildiği sürece kısa gerekçenin tek başına dışlanamayacağını ifade etmiştir. (para. 68-69) Bu bağlamda, Hukuk Sözcüsünün, CILFIT koşullarını dar yorumlamakla birlikte, ulusal hukukta öngörülen kısa/özet gerekçeli kararları ancak yeterli ve anlaşılabilir bir gerekçe içermeleri şartıyla kabul edilebilir gördüğü söylenebilir.

C-767/23 sayılı Remling Kararı ve ABAD’ın Konuya Yaklaşımı

ABAD’a göre, ön karar prosedürü, AB yargı sisteminin temel unsurlarından biri olup, ulusal mahkemeler ile ABAD arasında bir diyalog mekanizması kurarak AB hukukunun yeknesak yorumunu sağlamayı amaçlamaktadır (para. 19). Bu çerçevede, ulusal hukukta kararlarına karşı kanun yolu kapalı olan nihai mahkemeler, kural olarak, önlerine gelen AB hukuku sorularını Divan’a götürmekle yükümlüdür (para. 20). Bu yükümlülük, üye devletlerde AB hukukuna aykırı içtihatların oluşmasını engellemeyi hedefleyen iş birliği ilkesine dayanmaktadır (para. 21).

Bununla birlikte, nihai ulusal mahkemeler bu yükümlülükten yalnızca CILFIT istisnalarının varlığı hâlinde kurtulabilirler (para. 22). Ancak bu durumda ulusal mahkeme, başvuru yapmama kararını alırken, ilgili AB hukuku sorusunun uyuşmazlık bakımından ilgisiz olduğunu, daha önce Divan tarafından yorumlandığını veya yorumunun açık olduğunu somut ve açık bir şekilde gerekçelendirmek zorundadır (para. 23-24). Nitekim yalnızca kısa ve soyut bir gerekçeye dayanarak başvurudan kaçınılması, bu yükümlülüğün yerine getirildiği anlamına gelmemektedir (para. 26). 

ABAD’a göre ayrıca, bu gerekçelendirme yükümlülüğü yalnızca tarafların açıkça ön karar başvurusu talep ettiği durumlarla sınırlı değildir. Taraflardan birinin AB hukukuna dayanması, mahkemenin bu yükümlülüğünü tetiklemek için yeterlidir (para. 29). Nitekim ulusal mahkeme, gerekli gördüğü takdirde, tarafların talebi olmasa dahi re’sen ön karar başvurusunda bulunabilmektedir (para. 30-31). 

Son olarak ABAD, ulusal hukukta yargılamanın hızlandırılması amacıyla öngörülen özet/kısa gerekçe gibi mekanizmaların, nihai mahkemelerin bu yükümlülüğünü ortadan kaldırmadığını vurgulamaktadır. Bu tür durumlarda dahi ulusal mahkeme, CILFIT istisnalarından hangisinin somut olayda uygulandığını açık ve somut şekilde ortaya koymalıdır (para. 32). Bu nedenle ABAD’a göre, somut olay bakımından istisnaları ortaya koymayan, yalnızca bir kısa/özet gerekçeye dayanarak ön karar başvurusunda bulunmaktan kaçınılmasına imkân tanıyan ulusal düzenlemeler, AB hukuku ile bağdaşmamaktadır. Bu bağlamda ulusal mahkemelerden beklenen, somut olayda CILFIT içtihadında belirlenen istisnalardan birinin neden uygulanabilir olduğunu açık, somut ve ayrıntılı bir şekilde ortaya koymuş olmalarıdır (para. 38).

Sonuç

ABAD’ın, Hukuk Sözcüsü görüşünden farklı olarak, Remling kararında benimsediği yaklaşım, ön karar prosedürünün AB hukuk düzenindeki kurucu ve merkezi işlevini bir kez daha görünür kılmaktadır. Bu kararın en dikkat çekici yönlerinden biri, Birlik hukukundan kaynaklanan yükümlülüklerin, ulusal usul mekanizmalarına başvurularak dolanılmasının mümkün olmadığını açık bir biçimde ortaya koymasıdır. Nitekim ABAD’ın, önüne gelen bu uyuşmazlık vesilesiyle AB hukukunun temel yapı taşlarına ve özellikle yargısal işbirliği mantığına yeniden vurgu yapması, sistematik bütünlük açısından önemli bir katkı sunmaktadır.


Bu yazıya atıf için: Merve Ağzıtemiz, "C-767/23 Remling Kararı Işığında Ön Karar Başvurusu Yapma Yükümlülüğü ve Başvurmama Kararının Gerekçelendirilmesi" Yaşayan Avrupa Birliği  Hukuku Blogu, 29 Nisan 2026, https://yasayanabhukuku.blogspot.com/2026/04/c-76723-remling-karar-isgnda-on-karar.html