21 October 2026

Sivil Eğitim Uçağı Çift Kullanımlı Öğe mi, Değil mi? Hukuk Sözcüsü Ćapeta’nın Flugzeugherstellerin Davasındaki Görüşü

 


*Görsel, yazar tarafından yapay zekâ destekli bir araç kullanılarak üretilmiştir.

 

İlke Göçmen, Prof. Dr., Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Avrupa Birliği Hukuku Anabilim Dalı / Jean Monnet Chair (2019-2022) / The Alexander von Humboldt Foundation – Georg Forster Research Fellow for Sustainable Development (2023-2024)

 

Giriş

Sivil eğitim uçağı çift kullanımlı öğe midir, yoksa değil midir? Avusturyalı bir şirket, nihai kullanıcısı Myanmar Hava Kuvvetleri olan sivil eğitim uçaklarını ihraç etmek istediğinde bu uçaklar çift kullanımlı öğe sayılabilir mi? Çift kullanımlı öğe kavramı dar mı, yoksa geniş mi yorumlanmalıdır? Bu sorular, 24 Eylül 2026 tarihinde, Hukuk Sözcüsü Tamara Ćapeta tarafından Flugzeugherstellerin (C‑538/25) davasında sunulan görüşte ele alınmıştır.

Başlamadan üç kısa açıklama yapmak gerekir. Birincisi, Hukuk Sözcüsü, Adalet Divanına yardımcı olan ve tarafsız ve bağımsız biçimde gerekçeli görüş sunan bir üyedir. Bu görüş Divanı bağlamaz, ancak karara zemin hazırlayan, ağırlığı olan bir değerlendirmedir. İkincisi, dava Divan önüne ön karar prosedürü yoluyla gelmiştir: AB hukukunun yorumu konusunda tereddüte düşen ulusal mahkeme (burada Avusturya Federal İdare Mahkemesi) sorularını Divana yöneltir, Divanın yorumu doğrultusunda yine ulusal mahkeme önündeki uyuşmazlığı çözer. Üçüncüsü, Flugzeugherstellerin kurgusal bir dava adıdır.

Flugzeugherstellerin davası önemlidir, çünkü Adalet Divanı, ilk kez, Çift Kullanımlı Öğeler Tüzüğü (bundan sonra “Tüzük”) çerçevesinde “çift kullanımlı öğe” (“dual-use item”) kavramını yorumlamaya çağrılmaktadır (Görüş, para. 25). Avrupa Komisyonu ile Avusturya, Belçika, Yunanistan, İspanya, Fransa ve Hollanda hükûmetleri yazılı görüş sunarak davaya katılmıştır (para. 23). Bu ilgi, kavramın yalnızca ihracatçılar için değil, devletler için de ne kadar önemli olduğunu düşündürmektedir. Tüzük, diğerlerinin yanı sıra, çift kullanımlı öğelerin ihracatının kontrolüne ilişkin AB düzeyinde bir rejim kurmaktadır (Tüzük md. 1). Dolayısıyla “çift kullanımlı öğe” kavramının dar mı yoksa geniş mi yorumlanacağı, Tüzük’ün uygulama alanını belirleyecektir.

Ćapeta’ya göre kavram geniş yorumlanmalıdır; öyle ki sivil bir eğitim uçağı bile kapsama girebilir. Buna karşın, bu, her şeyin çift kullanımlı sayılacağı anlamına da gelmez. Peki, sınır nerede çizilmektedir ve Hukuk Sözcüsü bu sonuca hangi gerekçeyle varmaktadır? Bu yazıda önce uyuşmazlığın arka planı, ardından Hukuk Sözcüsünün görüşü aktarılacaktır.

1. Uyuşmazlığın Arka Planı

Flugzeugherstellerin ön karar prosedürünün konusu olan uyuşmazlık şu şekilde özetlenebilir (para. 4-22). Flugzeugherstellerin (F), iki kişilik bir sivil eğitim uçağının (“uçak”) Avusturyalı geliştiricisi ve üreticisidir. Uçağın akrobasi modeli, genel havacılık ve akrobasi için pilot eğitimi amacıyla tasarlanmıştır ve başvuran mahkemeye göre askerî kullanım için özel olarak tasarlanmamıştır. Uyuşmazlık, F’nin Avusturya Federal Ekonomi, Enerji ve Turizm Bakanına (yetkili makam) yaptığı bir ihracat izni başvurusuyla başlamıştır. Olayların seyri şöyledir:

1) 22 Haziran 2018: F, toplam değeri yaklaşık 116,5 milyon avro olan altı akrobasi modeli uçak, bir uçuş simülatörü, uçağın imalatına ilişkin teknoloji ve mamul uçak parçaları için ihracat izni ister. Malların alıcısı Myanmar’daki sivil bir ticaret şirketi, nihai kullanıcısı ise Myanmar Hava Kuvvetleridir.

2) 14 Haziran 2019: Yetkili makam, belirli koşullara bağlı olarak bir yıllık ihracat izni verir.

3) 22 Mayıs 2020: F, belirtilen malların bir kısmını ihraç ettikten sonra, henüz ihraç edilmemiş mallar (üç uçak, teknoloji ve parçalar) için iznin “uzatılmasını” talep eder.

4) 23 Temmuz 2021: Yetkili makam talebi reddeder.

5) 3 Ocak 2022: F, bu ret kararını ulusal mahkeme önüne götürünce mahkeme, yetkili makamın izin usulünü F’ye tebliğ edilecek bir kararla başlatmadığı gerekçesiyle ilk ret kararını iptal eder.

6) Yetkili makam, izin usulünü yeniden başlatır ve yine ret kararı verir.

7) 3 Nisan 2023: F, bu ret kararını ulusal mahkeme önüne götürünce mahkeme, yetkili makamın gerekçe göstermemesi nedeniyle ikinci ret kararını iptal eder.

8) 27 Aralık 2023: Yetkili makam yeni bir izin usulü başlatır.

9) Temmuz 2024: Yetkili makam, ana hatlarıyla, bir yandan uçağın askerî pilot eğitiminde kullanılabileceğine ve keşif ya da gözetleme için uyarlanabileceğine, diğer yandan nihai kullanıcının süregelen ve sistematik insan hakları ihlalleriyle suçlandığına yönelik makul şüphe bulunduğu gerekçesiyle ihracatı yasaklar.

10) F, bu kararı ulusal mahkemeye taşır.

11) 7 Ağustos 2025: Ulusal mahkeme, “çift kullanımlı öğe” kavramının yorumu için Adalet Divanına ön karar başvurusunda bulunur.

2. Hukuk Sözcüsü Ćapeta’nın Görüşü

2.1. Görüşün Kapsamı

Ćapeta, görüşüne, neyi yanıtlayıp neyi yanıtlamayacağını belirleyerek başlamıştır (para. 25-32). Ulusal mahkeme Divana iki soru yöneltmişse de Divan, Hukuk Sözcüsünden yalnızca birincisini ele almasını istemiştir. Bu soru, bir öğenin askerî amaçla da kullanılabilir sayılmasında hangi unsurların dikkate alınacağına ilişkindir.

Tüzük md. 2(1)’e göre “çift kullanımlı öğeler”, “yazılım ve teknoloji dâhil olmak üzere hem sivil hem de askerî amaçlarla kullanılabilen öğeleri” ifade eder. Hukuk Sözcüsüne göre bu hüküm, “öğe” teriminin kullanılması ve “yazılım” ile “teknolojiye” yapılan atıf nedeniyle lafzen geniştir. Buna karşılık tanım, ilke olarak her şeyi kapsamaz. Tanım, yalnızca hem sivil hem de askerî amaçla “kullanılabilen” öğelere ilişkindir, yani aranan şey fiili kullanım değil, kullanılabilirliktir.

Hukuk Sözcüsüne göre, bu davada, bir öğenin ne zaman çift kullanımlı sayılacağına ilişkin genel bir açıklama yapmak gerekli değildir. Zira başvuran mahkemenin sorusu, yalnızca belirli ölçütlerin bir öğenin askerî amaçla da kullanılabilir sayılmasında ilgili olup olmadığına yöneliktir. Üstelik yasa koyucu, yani Avrupa Parlamentosu ve Konsey, görüş sunmamıştır ve kavrama AB hukukunun başka alanlarında da atıf yapılmaktadır. Yasa koyucunun kavramdan ne kastettiği dinlenmeden yapılacak genel bir açıklama zor, hatta istenmez olurdu.

2.2. Tüzük’ün İşleyişi

Ćapeta, sonra, Tüzük’ün işleyişi ile ilgili tespitler yapmıştır (para. 39-48). Tüzük, listelenen ve listelenmeyen çift kullanımlı öğeleri birbirinden ayırmaktadır. Listelenen öğeler (Tüzük Ek I), otomatik olarak, ihracat iznine tâbidir. Listelenmeyen öğeler bakımından ise AB yasa koyucusu, otomatik bir izin zorunluluğu getirmemiş, ihracatı kamu güvenliği veya insan hakları gerekçesiyle kısıtlama imkânını üye devletlere bırakmıştır. Üye devletler bunu iki yoldan yapabilir. Birinci yol, ulusal kontrol listeleri oluşturarak bu listelerdeki öğelerin ihracatını izne bağlamaktır. Üye devletler bu listeleri Komisyona bildirir, Komisyon da listeleri derleyip yayımlar. Diğer üye devletler de bu derlenmiş listelere dayanarak listede yer alan öğeler için izin şartı getirebilir. İkinci yol, Tüzük Ek I’de veya ulusal listelerde yer almayan bir çift kullanımlı öğenin ihracatını somut olaya göre izne bağlamaktır.

Somut uyuşmazlık bu ikinci yola ilişkindir, çünkü dava konusu mallar Tüzük Ek I’de veya ulusal listelerde yer almamaktadır. Bu ikinci yolda ulusal makamlar, ihracatı izne bağlayabilmek için iki şeyi ortaya koymalıdır. Birinci adımda söz konusu işlemin Tüzük anlamında bir çift kullanımlı öğeye ilişkin olduğunu, ikinci adımda ise bu öğenin ihracatının kamu güvenliği veya insan haklarının korunması bakımından sorun doğurabileceğini değerlendirip tespit etmelidir. Bu iki adım birbirinden ayrıdır ve her birinde farklı ölçütler uygulanır.

2.3. “Çift Kullanımlı Öğe” Kavramının Geniş Yorumu

Ćapeta, önce, “çift kullanımlı öğe” kavramının, özellikle askerî amaçla da kullanılabilme unsurunun, dar mı geniş mi yorumlanacağı konusunda davaya yazılı görüş sunanların tutumlarını aktarmıştır (para. 54-56). F’ye göre kavram dar yorumlanmalıdır. Aksi halde cetvel, bloknot, kablo ve yapıştırıcı gibi en basit sivil öğeler bile kapsama girer ve ihracatçılar hangi öğelerin kapsamda olduğunu öngöremez. Avrupa Komisyonu ile Avusturya, Belçika, Yunanistan, İspanya, Fransa ve Hollanda hükûmetlerine göre ise kavram geniş yorumlanmalıdır, çünkü güvenlik ve stratejik mülahazalar, dış politika gelişmelerine karşılık vermek için yeterli bir esnekliğin varlığını gerektirir.

Hukuk Sözcüsü konuyu önce dar yorumun, ardından geniş yorumun gerekçeleri üzerinden ele almıştır (para. 57-70). Dar yorum şu gerekçeyle açıklanabilir. Ortak ticaret politikası AB’nin münhasır yetkisindedir ve üye devletler ancak AB’nin yetki verdiği ölçüde tek taraflı önlem alabilir. Tüzük’ün listelenmeyen öğelerde üye devletlere tanıdığı yetki, hem ortak kurallar hem de ihracatın serbest olması ilkesi açısından bir istisna oluşturur. İstisnalar dar yorumlandığı için, bu yetkinin kapsamını belirleyen “çift kullanımlı öğe” kavramı da dar yorumlanmalıdır.

Geniş yorum ise önceliklerde yaşanan bir kaymaya dayanmaktadır. Bu kayma, 1994 tarihli ilk tüzük ile bugünkü Tüzük’ün dibacesi karşılaştırıldığında görülebilir: İlk tüzük her şeyden önce iç pazarı korumayı amaçlarken, bugünkü Tüzük dış politika ve güvenlik kaygılarına en başta yer verir. Bu, serbest ticaretin bir amaç olmaktan çıktığı anlamına gelmez, ancak AB yasa koyucusunun artık ortak ticaret politikasını şekillendirirken serbest ticareti ve güvenlik ile stratejik mülahazaları eşit önemde gördüğünü gösterir. Bu bağlamda “çift kullanımlı öğe” kavramı, dış ilişkilerde karşılaşılabilecek geniş yelpazedeki güvenlik ve stratejik mülahazaları ancak geniş yorumlandığında karşılayabilir. Kaldı ki geniş yorum, üye devletlere ticaretin önüne engel çıkarma konusunda sınırsız bir takdir yetkisi tanımaz. Zira üye devletler, yalnızca güvenlik veya insan hakları mülahazalarıyla ihracatı kısıtlama yetkisine sahiptir ve geniş yorum bu sınırlı yetki alanıyla dengelenmektedir.

Hukuk Sözcüsü, mevcut çerçeve ışığında “çift kullanımlı öğe” kavramının geniş yorumlanması gerektiği sonucuna varmıştır.  

2.4. “Çift Kullanımlı Öğe” Kavramına Yönelik Ölçütler

Ćapeta, geniş yorumu esas alarak başvuran mahkemenin birinci sorusunu yanıtlamıştır. Soru iki bölümden oluşmaktadır. Birincisi (para. 74-84), Hukuk Sözcüsüne göre bir öğenin askerî amaçla da kullanılabilir sayılması için silahlı kuvvetlerin kapasitesine esaslı bir katkı yapması gerekmez. Bu yönden, Tüzük böyle bir eşik öngörmediği gibi, böyle bir eşiği uygulamak da güçtür. Bu nedenle öğenin olası kullanımları ile üçüncü ülkenin (örneğin Myanmar’ın) silahlı kuvvetleri arasında herhangi bir bağın varlığı yeterlidir. O hâlde, bir öğenin askerî pilotların temel eğitiminde kullanılabilmesi, bu eğitim sivil pilotların eğitiminden farklı olmasa bile, öğenin askerî amaçla da kullanılabilir sayılması için yeterlidir.

İkincisi (para. 85-103), Hukuk Sözcüsüne göre bir öğenin askerî amaçla da kullanılabilip kullanılamayacağı, yalnızca ihracat anındaki fiziksel özelliklerinden doğan nesnel kabiliyetlerine bakılarak belirlenmelidir. Bu kabiliyet üç şekilde ortaya çıkabilir: öğe aynı anda hem sivil hem askerî amaca hizmet edebilir (telekomünikasyon altyapısı gibi), teknik değişiklik gerekmeden ikisi arasında geçiş yapabilir (patatesi bir yöne, tüfekleri öbür yöne taşıyan kamyon gibi) ya da sivil amaçla tasarlanmış olup askerî amaca uyarlanabilir (savaşta kullanılan sivil dronlar gibi). Buna karşılık nihai kullanıcının askerî kapasitesi, varış ülkesinin durumu, nihai kullanıcının öğeyi fiilen uyarlama ihtimali ve öğenin başka bir amaca veya alıcıya yönlendirilme riski bu aşamada dikkate alınmaz. Bu unsurlar ancak izin şartı aşamasında, yani ihracatın izne bağlanıp bağlanmayacağına karar verilirken önem kazanır.

Sonuç

Flugzeugherstellerin davası, Adalet Divanının “çift kullanımlı öğe” kavramını ilk kez yorumlamaya çağrılmış olması bakımından önem taşımaktadır. Hukuk Sözcüsü Ćapeta, “çift kullanımlı öğe” kavramının geniş yorumlanmasını önermiştir. Ona göre bu yorumun temelinde önceliklerde yaşanan bir kayma yatmaktadır. Ćapeta bu kaymayı, birinci tekil şahısla kaleme aldığı şu iki paragrafta açıkça ortaya koymaktadır (para. 61-62):

 “Ben de dâhil olmak üzere nesiller boyu AB hukukçuları, serbest ticaretin ilke olarak herkes için iyi olduğu ve küresel barışın inşasına katkıda bulunduğu inancıyla yetiştirildi. Yalnızca yakın dönemdeki yasama girişimlerinin izlediği amaçlara bakılarak değerlendirildiğinde, bu anlayışın artık geçerli olmayabileceği görülmektedir. Bireyler olarak nostaljik olabiliriz, ancak Divan böyle bir ayrıcalığa sahip değildir. Aksine Divan, hukuku içinde bulunduğu güncel bağlamda yorumlamak zorundadır.

Dünya, “si vis pacem para bellum” (“barış istiyorsan savaşa hazırlan”) Latin özdeyişine geri dönmüştür. Güvenlik kaygıları ve savunma hazırlığı, serbest ticaretin yararlarını savunan argümanları bastırmıştır. Politika açısından bakıldığında, AB yasa koyucusu bu nedenle söz konusu kaygıların artık serbest ticaret lehine olan argümanlarla eşit değere sahip olduğuna karar verebilir.”

Kanımca görüş, bu yönden, serbest ticaret ile güvenlik arasındaki yeni dengeyi yansıttığı ölçüde, ortak ticaret politikasına ilişkin AB hukukunun geleceği bakımından da önem taşıyabilir.

Çift kullanımlı öğe kavramının geniş yorumu, otomatik olarak, ihracatın izne bağlanacağı anlamına gelmemektedir. Listelenmeyen bir öğenin çift kullanımlı sayılması yalnızca birinci adımdır. İzin şartı getirilebilmesi için ikinci adımda ayrıca öğenin ihracatının kamu güvenliği veya insan haklarının korunması bakımından sorun doğurabileceği ortaya konmalıdır. Kanımca kavram geniş yorumlandığında tartışmaların ikinci adıma kayması muhtemeldir. Nitekim Hukuk Sözcüsü, başvuran mahkemenin sorusu bununla ilgili olmasa da, ulusal makamların bu adımda somut bağlamda gerekçe göstermesi ve ulusal mahkemelerin bunu denetleyebilmesi gerektiğine kısaca değinmektedir.

Hatırlatalım ki Hukuk Sözcüsünün görüşü Adalet Divanını bağlamamaktadır. Divan, kararını görüşle aynı doğrultuda verebilir veya ondan ayrılabilir. “Çift kullanımlı öğe” kavramının dar mı geniş mi yorumlanacağı ve belki daha önemlisi bunun hangi gerekçeye dayanacağı, Divan karar verdiği takdirde netleşecektir.

 

Bu yazıya atıf için: İlke Göçmen, “Sivil Eğitim Uçağı Çift Kullanımlı Öğe mi, Değil mi? Hukuk Sözcüsü Ćapeta’nın Flugzeugherstellerin Ön Karar Prosedüründeki Görüşü”, Yaşayan Avrupa Birliği Hukuku Blogu, 21/10/2026, Link: <https://yasayanabhukuku.blogspot.com/2026/10/C-538-25.html>


Bu yazıyı faydalı buldunuz mu? Hiç bir içeriği kaçırmayın bizi takip edin.



30 September 2026

Avrupa Birliği'nde Birliğin Durumu Konuşması: Hukuki Çerçeve ve 2026 Konuşması


Avrupa Birliği'nde Birliğin Durumu Konuşması: Hukuki Çerçeve ve 2026 Konuşması


Merve Ağzıtemiz, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, AB Hukuku Anabilim Dalı

Fotoğraf Bilgileri: Eser Sahibi: European Parliament / Wikimedia Commons

Giriş

Avrupa Komisyonu (Komisyon) Başkanı kural olarak her yıl Eylül ayında Avrupa Parlamentosuna hitaben bir Birliğin Durumu Konuşması yapmaktadır. (Bu konuşma “SOTEU” olarak ifade edilmektedir.) Bu konuşma, Komisyonun geride kalan döneme ilişkin genel değerlendirmesini ve izleyen dönemde öncelik vereceği başlıca konu ve girişimlerini ortaya koyması bakımından önem taşımaktadır.

Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen, 16 Eylül 2026 tarihinde gerçekleştirdiği Birliğin Durumu Konuşmasında, Avrupa Birliği’nin (AB) son yıllarda kaydettiği ilerlemeyi esas alarak önümüzdeki dönemde Komisyonun odaklanacağı temel öncelikleri ve öne çıkan girişimleri ortaya koymuştur. (Bkz. 2026 Birliğin Durumu Konuşması)

Ursula von der Leyen, Charles Dickens’tan yaptığı “Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü…” alıntısıyla başladığı konuşmasında, bu ifadenin günümüz dünyasını ve Avrupa’nın da içinde bulunduğu dönemi çarpıcı biçimde yansıttığını belirtmiştir. Değişimin olağanüstü hızına ve karşı karşıya kalınan sorunların ağırlığına dikkat çeken von der Leyen, Avrupa’nın bir yandan güçlü, diğer yandan ise kırılgan bir konumda bulunduğunu ifade etmiştir.

Bu yazıda öncelikle, Birliğin Durumu Konuşmalarının hukuki dayanağı ve nasıl geliştiği üzerinde durulacak, ilk Birliğin Durumu Konuşmasına değinilecek, konuşmalar işlevi yönünden değerlendirilecek  ve Ursula von der Leyen’in 2026 yılı konuşması genel başlıklarıyla kısaca ele alınacaktır.

 

Birliğin Durumu Konuşmasının Hukuki Dayanağı

Birliğin Durumu Konuşması, Komisyonun Avrupa Parlamentosu karşısındaki siyasi sorumluluğunu görünür kılan ve Birliğin önceliklerinin kamuoyu önünde açıklanmasına imkân veren bir araçtır. Benzer uygulamalara ulusal sistemlerde de rastlanmakta olup, Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) başkanın yaptığı “State of the Union” konuşması bu geleneğin en bilinen örneklerinden biridir. Ancak, ABD’den farklı olarak, AB’de bu konuşmanın doğrudan dayanağı Kurucu Antlaşmalarda (Birincil Hukuk) değil, Parlamento ile Komisyon arasındaki kurumsal düzenlemelerde yer almaktadır. (Bununla birlikte bu türden kurumlararası anlaşmaların/düzenlemelerin hukuki dayanağı Kurucu Antlaşmada açıkça belirtilmiştir. Bkz. Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkında Antlaşma m.295 ) (Bkz. Parlamento Brifing)

Tarihsel olarak da oldukça yakın zamana işaretlenen bu konuşma pratiği, 2010 tarihli Avrupa Parlamentosu-Komisyon İlişkileri Çerçeve Anlaşması kapsamında ele alınan yıllık siyasi ve yasama programlama mekanizmasının yeni bir unsuru olarak ortaya çıkmıştır. (Karşılıklı diyalog, sorumluluk ve takvim planlaması gibi unsurlar 2005 tarihli Çerçeve Anlaşması’nda da yerini bulmaktadır. Ancak Birliğin Durumu Konuşması, kendine özgü usul ve içeriğiyle ilk kez 2010 yılında kurumsal çerçeveye dâhil edilmiştir.) Bu doğrultuda konuşma, aynı yıl (2010) kabul edilen Avrupa Parlamentosu-Komisyon İlişkileri Çerçeve Anlaşması ile açıkça düzenlenmiştir. (Bkz. Çerçeve Anlaşma 2010)

Bu kurumlararası anlaşma, Avrupa Parlamentosu ile Komisyon arasındaki özel ortaklık anlayışını güçlendirmeyi, bu çerçevede Komisyonun siyasi sorumluluğu ve meşruiyetini pekiştirmeyi, kurumlar arasındaki yapıcı diyaloğu ve bilgi akışını geliştirmeyi ve usuller ile planlama alanındaki işbirliğini artırmayı amaçlamaktadır. (Çerçeve Anlaşma 2010 m.1) Temelde ise Çerçeve Anlaşma, Avrupa Parlamentosu ile Komisyon arasındaki çalışma ilişkilerinin düzenlenmesine yönelik çeşitli kurallar içermektedir. Bu kapsamda özellikle Komisyonun siyasi sorumluluğu, kurumlar arasında düzenli ve etkili bir siyasi diyaloğun kurulması ve yasama usullerinin yürütülmesine ilişkin esaslar ele alınmaktadır.

Çerçeve Anlaşmanın eklerinde ise çalışma programları için takvimler belirlendiği görülmektedir. Kısaca belirtmek gerekirse, Komisyon Çalışma Programı, izleyen yıla ilişkin yasama ve yasama dışı girişimlerin yanı sıra Komisyonun daha uzun vadeli önceliklerini de ortaya koyan bir planlama olarak değerlendirilmelidir. Bu bağlamda, diğer sayılan unsurlar dışında, hukuki araçlar, teklifler ve sadeleştirme çalışmalarını da içeren bu programın, Komisyon ile Avrupa Parlamentosu arasında gelecek dönemin önceliklerine ilişkin yapılandırılmış bir diyaloğa da temel oluşturacağı belirtilmelidir.

Bu temelden hareketle, Birliğin Durumu Konuşmasının da Çerçeve Anlaşma’da açık bir şekilde zikredildiği ve tarihsel olarak belirli bir düzenleme yapıldığı görülmektedir. Buna göre, her yıl Eylül ayının ilk Parlamento oturumunda (“a State of the Union debate” çerçevesinde) Birliğin Durumu Konuşması gerçekleştirilmektedir. Bu kapsamda Komisyon Başkanı, içinde bulunulan yıla ilişkin genel bir değerlendirme yapmakta ve izleyen dönemde öncelik verilecek konuları ortaya koymaktadır. Komisyon Başkanı ayrıca, bir sonraki yılın Komisyon Çalışma Programının hazırlanmasına yön verecek temel unsurları da eş zamanlı olarak yazılı biçimde Avrupa Parlamentosuna sunmaktadır. (Çerçeve Anlaşma 2010 Ek IV-m.5) (EK-Avrupa Parlamentosu seçimlerinin gerçekleştirildiği yıllarda, yeni Komisyonun oluşum süreci Eylül ayında henüz tamamlanmadığından Komisyon Çalışma Programının kabulüne ilişkin olağan takvim uygulanmamaktadır. Bu nedenle örnek olarak, 2014 yılında ya da Ursula von der Leyen tarafından 2019 ve 2024 yıllarında Birliğin Durumu Konuşması yapılmamıştır.)

Avrupa Parlamentosu ve Komisyon arasında 2010 yılında imzalanan bu Çerçeve Anlaşma yürürlükten kalkmıştır. 2010 tarihli Çerçeve Anlaşmanın yerini 2026 yılında kabul edilen yeni Çerçeve Anlaşma almıştır. İncelendiği zaman, 2026 Çerçeve Anlaşmanın da Birliğin Durumu Konuşması usulünü ve takvimini aynen koruduğu görülmektedir. (Bkz. 2026 Çerçeve Anlaşma)

 

İlk Birliğin Durumu Konuşması

2010 tarihli Çerçeve Anlaşma’da yerini bulan ilk Birliğin Durumu Konuşması, dönemin Komisyon başkanı José Manuel Durão Barroso tarafından 7 Eylül 2010 tarihinde yapılmıştır. (Bkz. 2010 Konuşması) Burada dikkat çeken bir detay bulunmaktadır. Bu da söz konusu ilk konuşmanın, 2010 Çerçeve Anlaşması’nın imza tarihinden önce yapılmış olmasıdır. Nitekim Parlamento kayıtlarında, 2010 tarihli Çerçeve Anlaşma henüz yürürlüğe girmeden önce bazı unsurlarının fiilen hayata geçirildiği ve bu kapsamda 2011 yılı Komisyon Çalışma Programının hazırlanmasına yönelik çalışmaların da yürütüldüğü görülmektedir. (Bkz. Press Release)

Barroso bu konuşmasında genel olarak, bundan böyle Birliğin Durumu Konuşmasının izleyen on iki aylık döneme ilişkin çalışmaların genel yönünü ortaya koyan temel siyasi çerçeveyi oluşturacağını belirtmiştir. Bu dönemde alınacak kararların yalnızca kısa vadeli sonuçlar doğurmayacağını, aynı zamanda Avrupa’nın gelecekte nasıl bir yapıya sahip olacağını da belirleyeceğinin altını çizmiştir. Bu çerçevede fırsatlara erişimin desteklendiği, ihtiyaç içinde olanların göz ardı edilmediği, dünyaya ve kendi vatandaşlarına açık, ekonomik, sosyal ve bölgesel bütünleşmeyi güçlendiren bir Avrupa anlayışının hedeflendiği ifade edilmiştir.

İçerik bakımından ise konuşmanın, Lizbon Antlaşması’nın yürürlüğe girmesini izleyen dönemin ekonomik, siyasi ve kurumsal koşullarını yansıttığı görülmektedir. Bu kapsamda Barroso, Birliğin izleyen yıl bakımından karşı karşıya bulunduğu beş temel sorun üzerinde durmuştur. Bunlar: Ekonomik kriz ve ekonomik yönetişim, büyüme ve istihdamın yeniden sağlanması, özgürlük, güvenlik ve adalet alanının inşası, daha güncel ve modern bir AB bütçesine yönelik müzakerelerin başlatılması ve AB’nin küresel düzeyde daha güçlü bir aktör hâline gelmesi olarak sıralanmaktadır. Bunlara ek olarak, bir sonraki dönem için Çerçeve Anlaşma’da öngörüldüğü üzere çalışma takvimi, beklentiler ve öngörülen girişimler de paylaşılmıştır.

 

Birliğin Durumu Konuşmasının Hesap Verebilirlik İşlevi

Birliğin Durumu Konuşması, Komisyonun Avrupa Parlamentosu karşısındaki siyasi sorumluluğunu görünür kılan ve Avrupa Parlamentosu’nun Birliğin gelecek dönem siyasi ve yasama önceliklerinin şekillenmesine önceden katılmasına imkân veren bir ex ante hesap verebilirlik ve parlamenter gözetim mekanizması olarak tanımlanabilmektedir. (Komisyon’un sorumluluğu için ayrıca bkz. AB Antlaşması) Bu tanımlamanın siyasi açıdan iki yönü bulunmaktadır:

Birincisi, bu konuşma pratiği, Komisyonun Avrupa Parlamentosu karşısındaki siyasi sorumluluğunu yalnızca geçmiş faaliyetler üzerinden değil, gelecek döneme ilişkin taahhüt ve öncelikler üzerinden de görünür kılan bir araç olarak görülmelidir. Bu yönüyle, Avrupa Parlamentosu’na yöneltilen sorular, araştırma komitelerinin çalışmaları, bütçe uygulamaları veya güvensizlik önergesi gibi sonradan işleyen denetim mekanizmalarından ayrılmakta ve daha çok ileriye dönük bir hesap verebilirlik işlevi görmektedir.

İkincisi, Konuşma aynı zamanda Birliğin siyasi önceliklerinin kamuoyu önünde açıklanmasına ve bunların Avrupa Parlamentosu çatısı altında tartışılmasına imkân verme potansiyeli barındırmaktadır. Ardından kabul edilen Komisyon Çalışma Programı ise bu genel siyasi yönelimi somutlaştıran ve Konuşmada ortaya konulan hedefleri yasama ve yasama dışı girişimlere dönüştüren bir yapıya sahiptir.

Bu yönleriyle her ne kadar geleceğe yönelik bir hesap verebilirlik aracı gibi görünmekteyse de Konuşma sonunda Avrupa Parlamentosu bir onay veya ret kararı vermemektedir. Konuşma açısından, Çerçeve Anlaşmaya özgülenmiş bir yaptırım mekanizması da bulunmamaktadır. Ancak, bu durum söz konusu yükümlülüklerin bütünüyle yargısal denetimin dışında kaldığı anlamına gelmemektedir. Nitekim, kurumlararası anlaşmaların bağlayıcı nitelikte olabileceği ABİHA m. 295’te açıkça kabul edilmiş durumdadır. Bununla birlikte, Birliğin Durumu Konuşmasının gerçekleştirilmemesi nedeniyle açılmış bir davaya rastlanmamaktadır. Ayrıca, Konuşmanın yapılması yönündeki açık usuli yükümlülük ile Konuşmada açıklanan siyasi önceliklerin daha sonra hayata geçirilmesi/geçirilmemesi konularının da birbirinden ayrılması gerekmektedir. Bu bakımdan, Birliğin Durumu Konuşmasının klasik anlamda bir siyasi denetim aracından ziyade, Komisyonun siyasi sorumluluğunu görünür kılan ve siyasi tercihlerini Avrupa Parlamentosu önünde kamuya açık biçimde gerekçelendirmesini sağlayan (soft) bir hesap verebilirlik mekanizması olarak da değerlendirilmesi mümkün görünmektedir.

 

2026 Birliğin Durumu Konuşması

Komisyon başkanı Von der Leyen, 2026 Birliğin durumu Konuşmasını 16 Eylül 2026 tarihinde Parlamento nezdinde gerçekleştirmiştir. Bu konuşmada belirli başlıkların öne çıktığı görülmektedir. Bunlar kısaca: rekabet gücü ve ekonomik durum, iklim değişikliği ve yapay zeka, sosyal boyutu vurgulanan adil bir Birlik, güçlü ortaklıklarla dünyada AB’nin yeri, güvenlik stratejileri, dış sınırlar ve göç, demokrasi ve hukukun üstünlüğü olarak toparlanabilecektir. (Ayrıca bkz. State of the Union 2026: Main Initiatives)

Birincisi, geçtiğimiz dönem içerisinde AB’nin ekonomik durumu ve Avrupa ekonomisinin temel unsurları değerlendirilmiş ve belirli başlıklarda atılması gereken adımlar ortaya konulmuştur. Bu kapsamda, küresel ölçekte yaşanan savaşların ekonomi üzerindeki etkileri ile yüksek enerji fiyatları ve borçlanma maliyetlerinin yarattığı baskılara dikkat çekilmiş, uygun maliyetli, yerli ve temiz enerjiye erişimin sağlanması, Avrupa ekonomisinin canlandırılması ve şirketlerin rekabet gücünün artırılması üzerinde durulmuştur. Ayrıca Tek Avrupa ve Tek Pazar Yol Haritasının tamamlanması, ekonomik karar alma süreçlerinde daha hızlı hareket edilmesi ve özellikle yapay zekâ başta olmak üzere yeni teknolojilerin reel ekonomiye aktarılması, Avrupa’nın rekabet gücünün artırılması bakımından öncelikli alanlar arasında gösterilmiştir.

İkincisi, çağın gereklerine uygun olarak iklim değişikliği ve yapay zekâ konuları üzerinde durulmuştur. Bu bağlamda, sıcak hava dalgaları ve Avrupa’yı etkileyen yangınlardan hareketle iklim değişikliğiyle mücadele ve değişen koşullara uyum sağlama gerekliliği birlikte ele alınmış, su kıtlığı ve gıda güvenliği de bu çerçevede gündeme getirilmiştir. Yapay zekâ ise çağın bir diğer kritik eşiği olarak nitelendirilerek sunduğu imkânların yanı sıra giderek belirginleşen risklerine de dikkat çekilmiştir. Von der Leyen, Avrupa’nın bu teknolojinin geliştirilmesinde öncü olup olmamasından ziyade, yapay zekâdan mümkün olan en yüksek ekonomik ve toplumsal değeri elde etmesinin önemini vurgulamıştır. Bu doğrultuda yapay zekânın dijital alanın ötesine taşınarak sanayi, sağlık, tarım, enerji, ulaşım ve savunma gibi alanlarda somut biçimde kullanılmasının gerekliliğine işaret etmiştir.

Üçüncüsü, Birliğin sosyal boyutu “adil bir Birlik” anlayışı çerçevesinde ele alınmıştır. Bu kapsamda kaliteli istihdamın desteklenmesi, becerilerin geliştirilmesi, uygun fiyatlı konuta erişim ve demografik değişimin beraberinde getirdiği bakım ihtiyacı üzerinde durulmuştur. Ayrıca, Avrupa Sosyal Haklar Sütununun temel ilkelerine bağlılık bir kez daha vurgulanmıştır.

Dördüncüsü, değişen uluslararası ortam karşısında Birliğin dünyadaki konumu ve üçüncü ülkelerle geliştirdiği ortaklıklar üzerinde durulmuştur. Avrupa’nın refah ve güvenliğinin yalnızca kendi sınırları içerisinde sağlanamayacağı vurgulanarak, Birliğin çıkarlarını koruyabilmesi için küresel ortaklıklarını değişen koşullara göre yeniden şekillendirmesi gerektiği belirtilmiştir. Bu çerçevede ticaret anlaşmalarının yanı sıra özellikle Kanada ile ilişkilerin daha ileri bir düzeye taşınması üzerinde durulmuştur.

Beşincisi, Avrupa’nın güvenliği ve barışın korunması üzerinde durulmuştur. Bu bağlamda NATO ile yürütülen iş birliğine değinilmekle birlikte, mevcut kurumsal yapıların karar alma ve harekete geçme bakımından karşı karşıya kaldığı güçlükler de açıkça ortaya konulmuştur. Bu nedenle özellikle savunma alanında Avrupa’nın birlikte ve daha kararlı hareket etmesinin ve bu alanda stratejik adımlar atılmasının önemi vurgulanmıştır. Bu çerçevede Ukrayna ve Rusya arasındaki savaş ile Gazze’deki durum da ele alınmıştır.

Altıncısı, dış sınırların korunması ile göç ve iltica politikaları üzerinde durulmuştur. Bu alanda yerleşik bir sistemin varlığına işaret edilmekle birlikte, acil durumlara etkili biçimde karşılık verebilecek mekanizmaların geliştirilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Bu doğrultuda, kitlesel hareketliliklerin kasıtlı olarak yaratıldığı ve araçsallaştırıldığı durumlarda devreye girmek üzere yeni bir Avrupa Acil Durum Müdahale Çerçevesi teklif edileceği belirtilmiştir. Ayrıca Frontex’in güçlendirilmesi, erken uyarı sistemlerinin geliştirilmesi ve düzensiz göçün temel nedenleriyle mücadele edilmesinin önemi üzerinde durulmuştur.

Sonuncu olarak, demokrasi ve buna bağlı olarak hukukun üstünlüğü ilkesine değinilmiştir. Bu kapsamda, Avrupa demokrasilerinin dış müdahale ve dezenformasyonun yanı sıra Birlik içerisinden kaynaklanan tehditlere karşı da korunması gerektiği vurgulanmıştır. Hukukun üstünlüğü bakımından ise Macaristan’da son dönemde kaydedilen gelişmelere değinilmiş ve hukukun üstünlüğü raporlarının sorunların erken tespit edilmesi ve diyalog yoluyla ele alınmasındaki rolüne dikkat çekilmiştir. Ayrıca, kanımızca oldukça önemli bir vurgu daha yapılmıştır. Bu da AB fonlarından yararlanma ile hukukun üstünlüğünün yanı sıra özellikle de temel haklara saygı arasındaki bağın gelecek dönem bütçesinde daha da güçlendirilmesi gerektiğine ilişkin değerlendirmedir. (Ayrıca bkz. Avrupa Komisyonu)

Tüm bu başlıklardaki ortak değerlendirme ise Avrupa’nın birlikte hareket etmesi gerekliliğinin sürekli olarak vurgulanmış olmasıdır. Ekonomi ve rekabet gücünden güvenlik ve savunmaya, göçten iklim değişikliğine ve teknolojik dönüşüme kadar ele alınan hemen her alanda ortak hareket etme kapasitesi, Birliğin karşı karşıya bulunduğu sorunlara etkili şekilde cevap verebilmesinin temel koşullarından biri olarak sunulmuştur. Bu yönüyle konuşmanın bütününe, değişen küresel koşullar karşısında daha güçlü, daha bağımsız ve birlikte hareket edebilen bir Avrupa düşüncesinin hâkim olduğu söylenebilir. Nitekim Komisyonun ikinci görev yılına ilişkin değerlendirmelerinde kullandığı “From promise to progress” (taahhütten ilerlemeye) ifadesi de bu yaklaşımı yansıtmakta ve ortaya konulan önceliklerin somut adımlara dönüştürülmesi yönündeki iradeye işaret etmektedir. (Bkz. From Promise to Progress)

 

Sonuç

Birliğin Durumu Konuşmasının, zaman içerisinde Avrupa Parlamentosu ile Komisyon arasındaki siyasi diyalog ve yıllık programlama sürecinin önemli unsurlarından biri hâline geldiği görülmektedir. Kurucu Antlaşmalarda doğrudan düzenlenmemekle birlikte kurumlararası anlaşmalar çerçevesinde kurumsallaşan Konuşma, Komisyonun Avrupa Parlamentosu karşısındaki siyasi sorumluluğunun görünür hâle gelmesine ve gelecek dönemin siyasi ve yasama önceliklerinin Parlamento çatısı altında tartışılmasına imkân vermektedir.

Genel olarak bakıldığında, 2026 Birliğin Durumu Konuşmasının, yerleşik uygulamaya uygun şekilde, geçmiş döneme ilişkin gelişmeler ile gelecek dönemin öncelik ve girişimlerini birlikte ele aldığı söylenebilecektir. Bununla birlikte, ikinci von der Leyen Komisyonunun görevdeki ikinci yılına karşılık gelen konuşmada, daha önce ortaya konulan siyasi önceliklerin ne ölçüde hayata geçirildiğine ilişkin değerlendirmelerin ve bunların devamı niteliğindeki adımların daha belirgin hale geldiği dikkat çekmektedir. Bu bakımdan 2026 konuşmasında asıl dikkat çekici hususun yeni girişimlerin açıklanmasından ziyade, önceki taahhütler ile kaydedilen ilerleme ve gelecek döneme ilişkin adımlar arasında bir devamlılık kurulması olduğu değerlendirilebilecektir. Bununla birlikte, küresel ölçekte devam eden siyasi ve ekonomik belirsizliklerin bu yaklaşımı ne ölçüde etkileyeceği ve ortaya konulan girişimlerin ne ölçüde hayata geçirilebileceği zaman içerisinde görülebilecektir.

 

Bu yazıya atıf için: Merve Ağzıtemiz, "Avrupa Birliği'nde Birliğin Durumu Konuşması: Hukuki Çerçeve ve 2026 Konuşması" Yaşayan AB Hukuku Blogu, 30.09.2026,  https://yasayanabhukuku.blogspot.com/2026/09/avrupa-birliginde-birligin-durumu.html 

 

  

01 August 2026

Avrupa Birliği Hukuku Karşısında Spordaki Disiplin Yaptırımları: Adalet Divanının FIGC and CONI Kararı


*Görsel, yazar tarafından yapay zekâ destekli bir araç kullanılarak üretilmiştir.

 

İlke Göçmen, Prof. Dr., Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Avrupa Birliği Hukuku Anabilim Dalı / Jean Monnet Chair (2019-2022) / The Alexander von Humboldt Foundation – Georg Forster Research Fellow for Sustainable Development (2023-2024)


Giriş

FIGC and CONI (Joined Cases C-424/24 and C-425/24) davası, spordaki disiplin yaptırımlarının Avrupa Birliği (AB) hukuku karşısındaki konumunu tartışmaya açmaktadır. İtalya’da bulunan Lazio Bölge İdare Mahkemesi (Tribunale amministrativo regionale per il Lazio), 6 Haziran 2024 tarihli kararıyla bu konuya ilişkin çeşitli soruları ön karar prosedürü aracılığıyla Avrupa Birliği Adalet Divanına (ABAD) yöneltmiştir. Hukuk Sözcüsü Spielmann, 18 Aralık 2025 tarihinde Gerekçeli Görüşünü sunmuştur. Adalet Divanı, dava konusu olayın hiçbir yeni hukuksal sorun ortaya çıkarmadığı görüşündeyse davanın Hukuk Sözcüsünün görüşü olmaksızın yürütülmesine karar verebilmektedir (ABAD Statüsü md. 20). Bu davada Hukuk Sözcüsünün görüşü alındığına göre, Adalet Divanı, dava konusu olayın yeni hukuksal sorun ortaya çıkardığı kanaatini taşımaktadır. Adalet Divanı 16 Temmuz 2026 tarihinde kararını açıklamıştır. Bu karar, “medya ilgisini çeken veya vatandaşların yaşamında etki doğuran konular hakkında” kamuoyunu bilgilendirmeyi amaçlayan basın açıklamaları arasında kendisine yer bulmuştur.

Bu blog postta önce FIGC and CONI davasının vakaları ortaya konacak, sonra ABAD’ın kararı incelenecektir.

1. Vakalar

FIGC and CONI davasındaki gerçek ve tüzel kişiler şöyle tanımlanabilir (para. 16-18). ZD ve MI, Juventus futbol kulübünün eski Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyesi’dir. Bu kişiler, dolayısıyla, İtalyan mevzuatı uyarınca ‘yönetici’ olarak kabul görmektedir. İtalyan Futbol Federasyonu (Federazione Italiana Giuoco Calcio (FIGC)), özel hukuka tâbi bir birliktir, FIGC, İtalya’da futbolu düzenlemektedir ve Avrupa Futbol Federasyonları Birliği’nin (UEFA) ve Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği’nin (FIFA) üyesidir. İtalyan Ulusal Olimpiyat Komitesi (Comitato Olimpico Nazionale Italiano (CONI)), kamu hukukuna tâbi bir organ olup çeşitli İtalyan spor birliklerinin etkinliklerinin eşgüdümünden sorumludur.

FIGC and CONI davasının vakaları şöyle toparlanabilir (para. 19-38):

1)     1 Nisan 2022 tarihinde FIGC Federal Savcılığı, Juventus dâhil çeşitli futbol kulüpleri ve yöneticileri hakkında dürüstlük, adillik ve etik bütünlük ilkelerinin ihlali iddiasıyla disiplin kovuşturması başlatmıştır. ZD ve MI’nin, futbolcu transferlerinde gerçeğe aykırı mali ve muhasebesel beyanlarda bulunarak, yapay sermaye kazançları sistemine katılıp bu ilkeleri ihlal ettikleri ileri sürülmüştür.

2)     22 Nisan 2022 tarihinde FIGC Federal Mahkemesi, disiplin yaptırımları ile ilgili konularda ilgili her gerçek ve tüzel kişiyi beraat ettirmiştir.

3)     27 Mayıs 2022 tarihinde, FIGC Federal Savcılığının temyizi üzerine, FIGC Federal Temyiz Mahkemesi ilgili kararı onamıştır.

4)     2022 sonlarında, FIGC Federal Savcılığı, ZD ve MI hakkındaki cezai soruşturmadan elde ettiği birtakım yeni belgelere dayanarak, FIGC Federal Temyiz Mahkemesi nezdinde gözden geçirme başvurusu yapmıştır.

5)     2023 Ocak’ında FIGC Federal Temyiz Mahkemesi, gözden geçirme başvurusunu uygun bularak, ZD ve MI hakkında, bir disiplin yaptırımı olarak, 24 ay için FIGC kapsamında mesleki etkinlik sürdürme yasağı getirmiştir. Dahası, onun talebi üzerine, FIFA Disiplin Komitesi, bu yasağı dünya çapına genişletmiştir.

6)     8 Mayıs 2023 tarihinde, Spor Güvenceleri Kurulu, ZD ve MI’nin bu karara itirazını görüşerek reddetmiştir.

7)     25 Mayıs 2023 tarihinde, ZD ve MI hakkındaki cezai soruşturma yargılama yapmaya gerek olmadığı kararı ile sonlanmıştır.

8)     Bunun üzerine, ZD ve MI, Lazio Bölge İdare Mahkemesi nezdinde, FIGC Federal Temyiz Mahkemesi ile Spor Güvenceleri Kurulunun kendileri hakkındaki kararlarına karşı dava açmıştır.

9)     Lazio Bölge İdare Mahkemesi, spordaki disiplin yaptırımları ile ilgili İtalyan mevzuatının, AB hukukuyla, özellikle işçilerin ve hizmetlerin serbest dolaşımının yanı sıra etkili yargısal koruma ilkesiyle uyumlu olup olmadığı ile ilgili ABAD’a ön karar başvurusu yapmıştır.

2. FIGC and CONI Kararı

ABAD, öncelikle ön karar başvurusunun işçilerin ve hizmetlerin serbest dolaşımı ve etkili yargısal koruma ilkesi bakımından kabul edilebilir olduğuna karar vermiş (paragraf 43-54), ardından bu hususları esastan incelemiştir.

2.1. İşçilerin ve Hizmetlerin Serbest Dolaşımı

ABAD, öncelikle işçilerin ve hizmetlerin serbest dolaşımının uygulama alanı üstünde durmuştur. Birincisi, somut uyuşmazlık, bu serbest dolaşım hükümlerinin kişi bakımından kapsamı içinde kalmaktadır, çünkü ihtilaflı disiplin yaptırımları, ilgili yöneticilerin, ister işçi olarak ABİHA md. 45 ister hizmet sunan olarak ABİHA md. 56 çerçevesinde olsun, dolaşım serbestîsini kullanmasını etkilemeye elverişlidir (para. 51). İkincisi, somut uyuşmazlık, bu serbest dolaşım hükümlerinin konu bakımından kapsamı içinde kalmaktadır. Bir yandan, ihtilaflı disiplin yaptırımları, sporla bağlantılı ekonomik bir etkinliği (yöneticiliği) ilgilendirdiği için ekonomik etkinlik unsuru karşılanmaktadır (para. 56). Diğer yandan, ihtilaflı disiplin yaptırımları, sadece İtalya çapında değil Dünya çapında, dolayısıyla tüm AB üyesi devletlerde de, geçerli olduğu için sınır aşırı unsur da karşılanmaktadır (para. 51). Son olarak, somut uyuşmazlık, muhataplık bakımından da bu serbest dolaşım hükümlerinin uygulama alanı içinde kalmaktadır. Bu yönden, temel serbestîler, “kamu hukukuna tâbi olmayan bir organın, birliğin veya başka bir tüzel kişinin, bireylerin bu serbestîleri kullanmasını olumsuz etkileyen koşullar vazetmesine imkân veren hukuki özerkliğe veya güce sahip olduğu durumlarda da bağlayıcıdır” (para. 55).  

ABAD, daha sonra, işçilerin ve hizmetlerin serbest dolaşımına yönelik bir engel olup olmadığını incelemiştir. Yerleşik içtihat hukuku uyarınca bu serbest dolaşımlar, (i) vatandaşlık temelinde doğrudan ayrımcılığı, (ii) vatandaşlık temelinde dolaylı ayrımcılığı, (iii) serbestînin kısıtlanmasını, yani bir üye devletin istihdam veya hizmet pazarına erişimin güçleştirilmesini, kural olarak, yasaklar (para. 60-61). Öncelikle, ulusal spor birlikleri gibi hukuki özerklikten yararlanan tüzel kişiler, özellikle istihdamı veya hizmet sunumunu toplu biçimde düzenlemeyi amaçlayan kurallar benimseyebileceği gibi, bu kuralların etkililiğini sağlamayı amaçlayan –yaptırımlara ilişkin olanlar gibi– tamamlayıcı hükümler de benimseyebilir. Bu tür hükümleri benimsemek, kendiliğinden, ABİHA md. 45’e veya 56’ya aykırı addedilemez (para. 63). Buna karşın, somut bir olayda bir bireye disiplin yaptırımı vazetmek, duruma göre, bu serbestîlere yönelik bir engel oluşturabilir (para. 64). İhtilaflı disiplin yaptırımları, tüm üye devletlerde geçerli, 24 aylık mesleki etkinlik sürdürme yasağı getirdiği için işçilerin ve hizmetlerin serbest dolaşımını kısıtlamakta, başka bir ifadeyle bir üye devletin istihdam veya hizmet pazarına erişimi güçleştirmektedir (para. 65-66).

ABAD, son olarak, ihtilaflı disiplin yaptırımlarının haklı gösterilebilir olup olmadığını ele almıştır. İhtilaflı önlemler, belirli bir meşru sebep temelinde orantılılık ilkesi ile uyumlu ise haklı gösterilebilecektir (para. 67). Bu bakımdan, “futbol müsabakaları gibi spor müsabakalarının düzgün şekilde yürütülmesinin sağlanması” meşru sebep oluşturur (para. 72). Orantılılık ilkesi bağlamında ele alındığında, ihtilaflı önlemler, bir önceki cümledeki sebebe erişmek için uygundur (para. 75). Bununla birlikte, ulusal mahkeme, şu hususları ayrıca değerlendirmelidir: (i) ihtilaflı önlemler, “güdülen sebebin tutarlı ve sistematik bir şekilde gerçekleştirilmesine yönelik gerçek bir iradeyi yansıtmalıdır” (para. 77), (ii) bu yaptırımlar; şeffaf, nesnel ve ayrımcı olmayan kriterlere tâbi olarak belirlenmelidir (para. 78) ve (iii) yaptırımlar; vaka bazında, ilgili tüm koşulların dikkate alınmasına imkân tanıyacak ve etkili yargısal denetime tâbi olacak şekilde (para. 79) belirlenmelidir (para. 80).

2.2. Etkili Yargısal Koruma İlkesi

Bir ön tespit olarak, İtalyan mevzuatı, İtalyan mahkemeleri tarafından yorumlandığı hâliyle, şu şekildedir: Ulusal mahkeme, ulusal spor birliğinin vazettiği disiplin yaptırımına karşı, (i) ‘ulusal spor yargısı mercilerindeki başvuru yolları tüketildikten sonra’ inceleme yapabilir, (ii) yaptırımın hukuka aykırı olduğu sonucuna varırsa da yalnızca tazminata hükmedebilir; (iii) başka bir ifadeyle, geçici tedbir kararı veremez veya yaptırımı iptal ederek sonuçlarını ortadan kaldıramaz (para. 81). Peki, bu İtalyan mevzuatı, AB hukukundaki etkili yargısal koruma ilkesi ile bağdaşmakta mıdır?

ABAD, öncelikle, spor birlikleri tarafından bireylere uygulanan yaptırımların yargısal denetiminin kapsamını değerlendirmiştir. AB Temel Haklar Şartı md. 47 ışığında AB Antlaşması md. 19(1) uyarınca AB hukukuna dayalı bir hakkı ileri süren kişiler, etkili bir yargısal başvuru yoluna ve etkili bir yargısal denetime sahip olmalıdır (para. 85). Etkili bir yargısal denetim için, bir yandan, ulusal mahkeme, spordaki disiplin yaptırımına ilişkin uyuşmazlığın çözümü bakımından önem taşıyan tüm maddi vakaları ve hukuki meseleleri, AB hukukuna ilişkin olanlar dâhil, inceleme yetkisine sahip olmalıdır (para. 87-88). Diğer yandan, ulusal mahkeme, duruma göre, geçici tedbir alabilme, tazminata karar verebilme ve yaptırımı iptal edebilme de dâhil olmak üzere uygun tüm hukuki sonuçları doğurabilmelidir (para. 89-92).

ABAD, daha sonra, spor birlikleri tarafından bireylere uygulanan yaptırımları denetlemeye yetkili ulusal mahkemenin belirlenmesini değerlendirmiştir. Öncelikle, “her ne kadar üye devletler, adalet teşkilatının örgütlenmesi, özellikle de ulusal mahkemelerin kurulması, oluşumu, yetkileri ve işleyişi bakımından yetkili olsa da, bu yetkilerini kullanırken AB hukukundan kaynaklanan yükümlülüklerine uymalıdır” (para. 95). Üye devletler, bu kapsamda, AB hukuku ile ilgili uyuşmazlıklara bakan tüm mahkemelerin etkili yargısal koruma ilkesinin gerektirdiği koşulları sağlamasını temin etmelidir (para. 98). AB hukuku anlamında bir ‘mahkeme’; (i) bağımsızlık ve tarafsızlık güvencelerini sağlamalı, (ii) önceden kanunla kurulmuş olmalı, (iii) yargısal işlev yerine getirmeli, (iv) özellikle savunma hakkı ile dinlenilme hakkına saygı gösteren usuli güvenceleri sağlamalı ve (v) yaptırım hakkında, yaptırımın sonuçları kesinleşmeden önce, etkili bir yargısal denetim gerçekleştirebilmelidir (para. 99-110, 121). Bu kriterler en azından ulusal spor yargısının son derecesi tarafından karşılanıyorsa, iki paragraf önce özetlenen İtalyan mevzuatı AB hukuku ile uyumludur. Buna karşılık, ulusal spor yargısının en azından son derecesi AB hukuku anlamında ‘mahkeme’ niteliğini taşımıyorsa, bu organın kararları, söz konusu şartları taşıyan bir ulusal mahkeme tarafından etkili yargısal denetime tabi tutulmalıdır (para. 111-121).

Sonuç

FIGC and CONI kararı, spordaki disiplin yaptırımlarının AB hukuku karşısındaki konumunu, ilkesel olarak, açıklığa kavuşturmaktadır. Bu yönden karar, ABAD içtihat hukukundaki iki farklı çizgiyi bir araya getirmektedir.

Bir yandan, spordaki disiplin yaptırımları, AB iç pazar hukuku, özellikle işçilerin ve hizmetlerin serbest dolaşımı ışığında ele alınmaktadır. Bu yönüyle karar, örneğin 1995 tarihli Bosman kararının, 2010 tarihli Olympique Lyonnais kararının ve 2023 tarihli Royal Antwerp Football Club kararının devamı niteliğindedir (Bu son karar tarafımızca incelenmiştir).

Diğer yandan, spordaki disiplin yaptırımları, AB hukukunun kapsadığı alanların içinde kaldığı için, etkili yargısal koruma ilkesi bakımından da incelenmektedir. Bu çerçevede ABAD, AB Temel Haklar Şartı md. 47 ışığında AB Antlaşması md. 19(1)’i esas almaktadır. Bu yönüyle karar, ana hatlarıyla, hem genel olarak 2018 tarihli Associação Sindical dos Juízes Portugueses kararının hem de spor özelindeki 2025 tarihli Royal Football Club Seraing kararının devamı niteliğindedir (Bu son karar tarafımızca incelenmiştir).

Böylece ABAD, spor hukukunun kendine özgü özelliklerini kabul etmekle birlikte, bu özelliklerin AB hukukunun maddi ve usuli gereklerinden sapmayı haklı kılamayacağını bir kez daha teyit etmiştir.

 

Bu yazıya atıf için: İlke Göçmen, “Avrupa Birliği Hukuku Karşısında Spordaki Disiplin Yaptırımları: Adalet Divanının FIGC and CONI Kararı”, Yaşayan Avrupa Birliği Hukuku Blogu, 01/08/2026, Link: <https://yasayanabhukuku.blogspot.com/2026/08/C-424-425-24.html>


Bu yazıyı faydalı buldunuz mu? Hiç bir içeriği kaçırmayın bizi takip edin.