C-767/23 Remling Kararı Işığında Ön Karar Başvurusu Yapma Yükümlülüğü ve Başvurmama Kararının Gerekçelendirilmesi
Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) 24 Mart 2026 tarihinde ön karar prosedürü kapsamında verdiği Remling (C-767/23) kararını açıklamıştır. Bu karar ile Avrupa Birliği (AB) Hukukunun temel yönlerine yeniden vurgu yapıldığı görülmektedir. Nitekim, karar kapsamında, nihai (ulusal) mahkemelerin, ön karar prosedüründe ABAD’a başvurma yükümlülüklerinin gerekçelendirilmesi hususu tekrar ele alınmıştır. Bu karar aynı zamanda, ön karar prosedürünün esaslarını oluşturan önceki tarihli ABAD içtihadının bir devamı niteliğindedir. (bkz. CILFIT C-283/81 / Consorzio Italian Management e Catania Multiservizi C‑561/19)
Remling kararının önemi ile ilgili olarak da ayrıca şu tespitlerde bulunulabilir. Birincisi, bu dava Büyük Dairede görülmüştür. İkincisi, Hollanda, Almanya, İtalya, Finlandiya ve Komisyon davaya ilişkin gözlemlerini sunmuştur. Üçüncü olarak, Hukuk Sözcüsü Ćapeta 26 Haziran 2025 tarihinde Gerekçeli Görüşünü vermiştir. Adalet Divanı, dava konusu olayın hiçbir yeni hukuksal sorun ortaya çıkarmadığı görüşündeyse davanın Hukuk Sözcüsünün görüşü olmaksızın yürütülmesine karar verebilmektedir (Adalet Divanı Statüsü m.20). O halde, bu davada Hukuk Sözcüsünün görüşü alındığına göre, bu durum, davanın hukuki öneminin yüksek olduğu şeklinde yorumlanabilir. Dördüncüsü, bu karar, “medya ilgisini çeken veya vatandaşların yaşamında etki doğuran konular hakkında” kamuoyunu bilgilendirmeyi amaçlayan basın açıklamaları ve dava özetleri arasında kendisine yer bulmuştur.
Bu yazıda öncelikle, AB Hukukunda ön karar prosedürü kısaca ele alınacak ve Hukuk Sözcüsü görüşü ile birlikte ABAD’ın kararı incelenecektir.
Ön Karar Prosedürü ile İlgili Genel Bilgiler
Avrupa Birliğinin İşleyişi Hakkında Antlaşma’da (ABİHA) ön karar prosedürü düzenlenmektedir. Buna göre: “Avrupa Birliği Adalet Divanı, aşağıdakiler hakkında ön karar verme yetkisine sahiptir:
a) Antlaşmaların yorumu,
b) Birlik kurum, organ, ofis veya ajanslarının tasarruflarının geçerliliği ve yorumu.
Bu tür bir sorunun bir üye devlet mahkemesinde ortaya konması halinde, bu mahkeme kendi kararını vermek için konuya ilişkin bir karara gerek duyarsa, Adalet Divanı’ndan bu sorun hakkında karar vermesini talep edebilir.
Bu tür bir sorunun, iç hukuka göre kararlarına karşı kanun yolunun kapalı olduğu bir ulusal mahkemede görülmekte olan bir davada ortaya konması halinde, bu mahkeme Divan’a başvurmakla yükümlüdür...” (ABİHA m.267)
Antlaşmadaki bu düzenlemeye göre ön karar prosedürü, üye devlet mahkemelerinin ABAD’a yönelttiği sorularla, (i) AB hukukunun yorumlanmasına ve (ii) Birlik kurum ve organlarının işlemlerinin hukuka uygunluğunun denetlenmesine ilişkin meseleleri kapsayan yargısal bir mekanizmadır.
Bu prosedürün başlangıç noktası üye devlet mahkemeleridir. Bu bağlamda, bir üye devlet mahkemesi, önündeki olay bakımından AB hukukuna ilişkin belirli bir sorunun çözümüne ihtiyaç duymalıdır (ve kendi kararını vermek için bu soruna ilişkin bir karara gerek duymalıdır). Daha sonraki adımda ise üye devlet mahkemesinin hukuki statüsüne bakılmalı ve ön karar prosedürüne başvuru hakkı ve/veya yükümlülüğü değerlendirilmelidir. Son olarak ise ABAD, ulusal mahkemenin önündeki olaydan kaynaklanan soruları üzerinden Birlik hukukunun yorumu veya Birlik tasarrufunun geçerliliği ile ilgili olarak ön karar prosedürü çerçevesinde yargılama yapmakta ve kararını vermektedir.
Ön karar prosedürü çerçevesinde verilen kararlar iki bakımdan oldukça önemlidir. Birincisi, AB Hukukunun yorumlanması açısındandır. Böyle bir durumda ABAD, ön karar prosedürü çerçevesinde AB hukukunu yorumlar ve ulusal mahkeme de önündeki davaya AB hukukunu uygulamaya karar verirse bu yorum ile bağlı olarak AB hukukunu uygular. Daha geniş bir çerçevede ise yorumlanan AB kuralı, yürürlüğe girdiği andan itibaren anlaşılması ve uygulanması gerektiği şekliyle açıklığa kavuşturulduğundan, tüm üye devlet mahkemeleri ön karar prosedürü çerçevesindeki önceki kararlar ile bağlı sayılmaktadır. Bu da AB içtihat hukukunun gelişmesi ve Birlik çapında yeknesak olarak uygulanması açısından oldukça önemli bir durumdur. İkincisi, ABAD, Birlik otoritelerinin tasarruflarının hukuka uygunluk denetimi hakkında karar vermişse, Birlik otoriteleri en kısa sürede ABAD’ın kararı doğrultusunda gerekli tedbirleri alacaktır.
Ön karar Prosedürü Çerçevesinde Ulusal Mahkemelerin Başvuru Hakkı ve/veya Yükümlülüğü
Ön karar prosedürü Antlaşmada açıkça düzenlenmekle birlikte kimi ifadelerin ayrıca açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Bu bakımdan ulusal mahkemelerin ön karar prosedürüne başvurma hak ve yükümlülükleri ele alınmalıdır. Burada sorulması gereken soru şudur: Hangi ulusal mahkemeler başvurma hakkına, hangi mahkemeler başvurma yükümlülüğüne sahip olacaktır? Bu bağlamda alt ulusal mahkemeler ve nihai ulusal mahkemeler aynı şekilde mi değerlendirilecektir?
Bu husus ön karar prosedürünün ikili yapısı ışığında değerlendirilmelidir. Yukarıda da bahsedildiği üzere ön karar prosedürü hem AB Hukukunun (Antlaşmaların) yorumu hem de Birlik tasarruflarının geçerliliği ve yorumu bakımından kullanılabilmektedir.
AB Hukukunun yorumu söz konusu olduğunda alt ulusal mahkemeler (kararlarına karşı kanun yolu açık olan mahkemeler) yalnızca başvuru hakkına sahiptir. Yalnızca başvuru hakkına sahip olmak, istenirse ön karar prosedürüne başvurulabileceği anlamına gelmektedir. Böyle bir durumda alt ulusal mahkeme önündeki olayı ve AB Hukuku ile cevaplanması gereken durumun kararını etkileyip etkilemeyeceğini kendisi değerlendirerek başvuru yapıp yapmamaya karar verebilecektir. Bu durumda alt ulusal mahkemenin takdir yetkisinden bahsedilebilecektir.
AB Hukukunun yorumu söz konusu olduğunda nihai ulusal mahkemeler hem hakka sahip hem de yükümlülük altında olarak değerlendirilmektedir. Nihai ulusal mahkeme, söz konusu dava yönünden kararlarına karşı kanun yolu kapalı olan mahkeme olarak anlaşılmalıdır. Genel bir kural olarak bu mahkemeler başvuru yapmakla yükümlü olsalar da kimi durumlarda bu yükümlülükten kurtulmakta ve başvuru hakkına sahip olmaktadır. Bu durumlar, CILFIT koşulları/kriterleri olarak adlandırılmaktadır.
Bu koşullardan birincisi, AB Hukukuna ilişkin sorunun uyuşmazlığın çözümü için gerekli olmamasıdır. İkincisi, benzer bir durum ile ilgili olup halihazırda yanıtlanmış bir soru ile maddi olarak özdeş olan bir sorunun söz konusu olmasıdır. Dolayısıyla, uygulanacak AB hukuku kuralının, ulusal mahkeme önündeki somut olaya nasıl uygulanacağı konusunda herhangi bir şüpheye yer bırakmayacak ölçüde, ABAD tarafından halihazırda yeterince açıklığa kavuşturulmuş olup olmadığına bakılmaktadır (acte éclairé doktrini). Üçüncüsü, Birlik hukukunun doğru uygulanışı ile ilgili şüphe yoksa nihai mahkeme başvuru yükümlülüğünden kurtulmaktadır (acte clair doktrini). Ancak, özellikle bu son unsurun gerçekleşmesi bakımından hukuken çok dar bir pencere bırakıldığının da altı çizilmelidir. ABAD, sonraki dönemde bu içtihadını devam ettirerek, Consorzio Italian Management e Catania Multiservizi kararıyla, nihai mahkemelerin ön karar başvurusunda bulunmama kararlarını, ilgili CILFIT istisnasını açıkça ortaya koyacak şekilde gerekçelendirmeleri gerektiğini belirtmiştir.
Ön karar prosedürü çerçevesinde geçerlilik söz konusu olduğunda ise alt ulusal mahkemeler hakka veya yükümlülüğe sahipken nihai ulusal mahkemeler ise sadece yükümlülük taşımaktadır.
Remling kararı ile birlikte ABAD, (AB Hukukunun yorumu bakımından) nihai mahkemelerin başvuru yükümlülükleri ve bu yükümlülükten kurtulmalarıyla birlikte, bu durumun nasıl gerekçelendirilmesi gerektiği üzerinde durmuştur.
C-767/23 Remling Kararındaki Olay ve Ulusal Mahkemenin Temel Sorusu
Olayın temelinde, Fas vatandaşı olan A.M.’nin, Hollanda’da yaşayan ve Hollanda vatandaşı olan eşi ve çocukları nedeniyle genel geçerli bir oturma izni talebinde bulunması yer almaktadır. Ancak bu başvuru, A.M.’nin hâlihazırda İspanya’da oturma iznine sahip olduğu gerekçesiyle reddedilmiştir. İdari başvurunun da reddedilmesi üzerine A.M., bu karara karşı Hollanda’da dava açmış fakat mahkeme, önceki ABAD (Chavez-Vilchez and Others C-133/15) içtihadına dayanarak, çocuklarının İspanya’da oturma izni bulunmadığını veya elde edemeyeceklerini ispat yükünün A.M.’ye ait olduğunu belirterek davayı reddetmiştir. (para. 4-6)
A.M. bu kararı temyiz ederek üst (nihai) mahkemeye başvurmuş ve AB hukukunun yanlış yorumlandığını belirterek, ilk derece mahkemesinin ABAD’a ön karar başvurusunda bulunmamasını da eleştirmiştir. Ayrıca kendisi de açıkça ön karar başvurusu yapılması talebinde bulunmuştur. Buna karşılık üst mahkeme, söz konusu AB hukuku meselesinin ABAD içtihadı ışığında açık olduğunu değerlendirerek ön karar başvurusu yapma yükümlülüğünün bulunmadığını ve davayı kısa/özet gerekçeyle sonuçlandırabileceğini belirtmiştir. (para. 7-8)
Ulusal nihai mahkemenin bu yaklaşımı, ulusal hukukta yer alan ve belirli durumlarda kararların kısa gerekçeyle verilmesine imkân tanıyan bir düzenlemeye dayandırılmıştır. Bu düzenleme, göç hukukuna ilişkin davalarda temyiz yolunun geniş tutulması ile yüksek mahkemenin yalnızca hukukun birliği, gelişimi veya genel yargısal koruma açısından önemli meseleler üzerinde yoğunlaşabilmesi arasında bir denge kurmayı amaçlamaktadır. Bununla birlikte nihai mahkeme, ön karar başvurusu yapmama kararının kısa/özet gerekçeyle açıklamasının AB hukuku ile bağdaşır olup olmadığı konusunda tereddüde düşmüş ve meseleyi ön karar prosedürüyle ABAD önüne taşımıştır. (para. 9-17)
Remling kararı ile ABAD, Hollanda hukukunun nihai mahkemeye verdiği, temyiz başvurusunu yalnızca kısa/özet bir gerekçeyle reddedebilme yetkisinin (veya farklı bir ifadeyle CILFIT istisnasına dayanarak başvurmama kararının nasıl gerekçelendirileceğinin) AB hukuku ile bağdaşır olup olmadığını değerlendirmiştir. Bununla birlikte, kararın esasına geçmeden önce içtihat hukukunu kimi noktalardan farklı şekilde yorumlayan Hukuk Sözcüsü görüşüne de değinmek gereklidir.
Hukuk Sözcüsü Ćapeta’nın Görüşü
Hukuk Sözcüsü Ćapeta, nihai ulusal mahkemelerin yalnızca uyuşmazlık açısından ilgili ve yorum gerektiren bir AB hukuku sorusu mevcutsa ön karar başvurusu yapmakla yükümlü olduğunu belirtmektedir. Ancak Ćapeta, CILFIT koşullarının çoğu zaman, ABAD’ın ön karar başvurusunda bulunma yönündeki (kural olarak) koşulsuz yükümlülüğe bazı “istisnalar” getirdiği şeklinde yorumlandığını ifade etmiştir. Hukuk Sözcüsü’ne göre, bu “istisnalar” gerçekte bir istisna teşkil etmemekte, yalnızca bir AB Hukuku sorusunun ulusal mahkeme önünde “ileri sürülmüş” sayılmasının ne anlama geldiğini açıklığa kavuşturmaktadır. Bu bağlamda, söz konusu durumlar, nihai mahkemenin önünde bir AB hukuku sorusunun aslında “ileri sürülmediği” kanaatine varabileceği hâlleri izah etmektedir (para.28). Dolayısıyla, klasik yaklaşıma göre ön karar başvuru yükümlülüğü esas, CILFIT hâlleri ise istisna niteliğindeyken, Hukuk Sözcüsü, bu yükümlülüğün ancak somut olayda gerçek bir AB hukuku sorusu mevcutsa doğacağını ileri sürmektedir. Kanımızca, Hukuk Sözcüsünün bu yaklaşımı, yerleşik içtihattan ayrışan bir yorum sunmaktadır. Bununla birlikte, Acte clair ve acte éclairé, makul şüphenin bulunmadığı hâller olarak kabul edilmekle birlikte, başvurmama kararının ayrıca somut gerekçelerle açıklanması gerektiği ayrıca vurgulanmıştır.
Nitekim Ćapeta’ya göre, ABİHA m.267/3 bağlamında gerekçe gösterme yükümlülüğünün amacı, nihai ulusal mahkemenin somut olayda AB hukukunun yorumuna ilişkin bir sorun bulunup bulunmadığını ciddi biçimde değerlendirmesini sağlamak ve bu suretle AB hukukunun yeknesaklığının teminine katkıda bulunmaktır. (para. 51) Ek olarak, nihai mahkemenin ön karar başvurusu yapmama nedenini tarafların anlayabileceği şekilde (en azından dolaylı olarak) açıklamaması hâlinde, AB Temel Haklar Şartı’nın 47. maddesi kapsamında öngörülen gerekçe gösterme yükümlülüğünün yerine getirilmiş sayılmayacağı vurgulanmaktadır. Bu nedenle, gerekçe açık ya da zımni biçimde bulunmalıdır. Ancak devamla, taraflar kararı anlayabildiği sürece kısa gerekçenin tek başına dışlanamayacağını ifade etmiştir. (para. 68-69) Bu bağlamda, Hukuk Sözcüsünün, CILFIT koşullarını dar yorumlamakla birlikte, ulusal hukukta öngörülen kısa/özet gerekçeli kararları ancak yeterli ve anlaşılabilir bir gerekçe içermeleri şartıyla kabul edilebilir gördüğü söylenebilir.
C-767/23 sayılı Remling Kararı ve ABAD’ın Konuya Yaklaşımı
ABAD’a göre, ön karar prosedürü, AB yargı sisteminin temel unsurlarından biri olup, ulusal mahkemeler ile ABAD arasında bir diyalog mekanizması kurarak AB hukukunun yeknesak yorumunu sağlamayı amaçlamaktadır (para. 19). Bu çerçevede, ulusal hukukta kararlarına karşı kanun yolu kapalı olan nihai mahkemeler, kural olarak, önlerine gelen AB hukuku sorularını Divan’a götürmekle yükümlüdür (para. 20). Bu yükümlülük, üye devletlerde AB hukukuna aykırı içtihatların oluşmasını engellemeyi hedefleyen iş birliği ilkesine dayanmaktadır (para. 21).
Bununla birlikte, nihai ulusal mahkemeler bu yükümlülükten yalnızca CILFIT istisnalarının varlığı hâlinde kurtulabilirler (para. 22). Ancak bu durumda ulusal mahkeme, başvuru yapmama kararını alırken, ilgili AB hukuku sorusunun uyuşmazlık bakımından ilgisiz olduğunu, daha önce Divan tarafından yorumlandığını veya yorumunun açık olduğunu somut ve açık bir şekilde gerekçelendirmek zorundadır (para. 23-24). Nitekim yalnızca kısa ve soyut bir gerekçeye dayanarak başvurudan kaçınılması, bu yükümlülüğün yerine getirildiği anlamına gelmemektedir (para. 26).
ABAD’a göre ayrıca, bu gerekçelendirme yükümlülüğü yalnızca tarafların açıkça ön karar başvurusu talep ettiği durumlarla sınırlı değildir. Taraflardan birinin AB hukukuna dayanması, mahkemenin bu yükümlülüğünü tetiklemek için yeterlidir (para. 29). Nitekim ulusal mahkeme, gerekli gördüğü takdirde, tarafların talebi olmasa dahi re’sen ön karar başvurusunda bulunabilmektedir (para. 30-31).
Son olarak ABAD, ulusal hukukta yargılamanın hızlandırılması amacıyla öngörülen özet/kısa gerekçe gibi mekanizmaların, nihai mahkemelerin bu yükümlülüğünü ortadan kaldırmadığını vurgulamaktadır. Bu tür durumlarda dahi ulusal mahkeme, CILFIT istisnalarından hangisinin somut olayda uygulandığını açık ve somut şekilde ortaya koymalıdır (para. 32). Bu nedenle ABAD’a göre, somut olay bakımından istisnaları ortaya koymayan, yalnızca bir kısa/özet gerekçeye dayanarak ön karar başvurusunda bulunmaktan kaçınılmasına imkân tanıyan ulusal düzenlemeler, AB hukuku ile bağdaşmamaktadır. Bu bağlamda ulusal mahkemelerden beklenen, somut olayda CILFIT içtihadında belirlenen istisnalardan birinin neden uygulanabilir olduğunu açık, somut ve ayrıntılı bir şekilde ortaya koymuş olmalarıdır (para. 38).
Sonuç
ABAD’ın, Hukuk Sözcüsü görüşünden farklı olarak, Remling kararında benimsediği yaklaşım, ön karar prosedürünün AB hukuk düzenindeki kurucu ve merkezi işlevini bir kez daha görünür kılmaktadır. Bu kararın en dikkat çekici yönlerinden biri, Birlik hukukundan kaynaklanan yükümlülüklerin, ulusal usul mekanizmalarına başvurularak dolanılmasının mümkün olmadığını açık bir biçimde ortaya koymasıdır. Nitekim ABAD’ın, önüne gelen bu uyuşmazlık vesilesiyle AB hukukunun temel yapı taşlarına ve özellikle yargısal işbirliği mantığına yeniden vurgu yapması, sistematik bütünlük açısından önemli bir katkı sunmaktadır.
Bu yazıya atıf için: Merve Ağzıtemiz, "C-767/23 Remling Kararı Işığında Ön Karar Başvurusu Yapma Yükümlülüğü ve Başvurmama Kararının Gerekçelendirilmesi" Yaşayan Avrupa Birliği Hukuku Blogu, 29 Nisan 2026, https://yasayanabhukuku.blogspot.com/2026/04/c-76723-remling-karar-isgnda-on-karar.html

