26 October 2026

Avrupa Birliği’nin Genişleme Gündemi: Jeopolitik Fırsat ve Riskler Işığında Güncel Gelişmeler


Fotoğraf Bilgileri: Eser Sahibi: European Commission, Preparing for a wider Union - Enlargement and Eastern Neighbourhood

 

Hatice Yazgan, Prof. Dr., Çankırı Karatekin Üniversitesi,
İİBF Uluslararası İlişkiler Bölümü, AB Hukuku Anabilim Dalı

Giriş

Avrupa Birliği’nin (AB) en önemli dış politika araçlarından biri olarak kabul edilen genişleme politikası AB gündeminde sıklıkla yer alan bir konu olmaya devam ediyor. 2013 yılında Hırvatistan’ın AB üyesi olmasından sonra yeni üye kabul etmeyen AB, üye olmayı bekleyen aday ülkeler için 6 Ekim 2026 tarihinde Avrupa Komisyonu tarafından hazırlanan önerileri tartışmaya başladı. Bu yazı, mevcut önerilerin içeriği yanında, Avrupa Komisyonu’nun genişleme politikası için neden bir reform önerisinde bulunduğunu ve AB genişleme gündeminde tartışılan gelecek öngörülerini değerlendirmek amacıyla kaleme alınmıştır.

1. Genişleme Neden Bu Kadar Gündemde?

AB’ye resmî olarak aday olan ve Batı Balkanlar olarak adlandırılan bölge ülkelerinin AB süreçleri gündemdeyken, 24 Şubat 2022 tarihinde Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ile genişlemeyi AB için zorunluluk haline getiren bir uluslararası konjonktür oluşmuştur. İşgalin ardından Ukrayna’nın AB’ye başvurusu ve aday ülke ilan edilmesi, ardından Moldova ve Gürcistan’ın da AB sürecine girmesiyle, bu genişleme evresi, genişleme literatüründe önemli bir yeri olan Frank Schimmelfennig tarafından “jeopolitik genişleme” olarak adlandırılmıştır. AB sınırlarında meydana gelen bu gelişmeler, AB için genişleme yanında, güvenlik ve savunma konularında da dikkate değer değişikliklere yol açmıştır. 2025 yılının başından itibaren süregelen Donald Trump’ın 2. Başkanlık döneminde ABD ile AB arasındaki ekonomik ve siyasi ilişkiler bozulmuş, NATO’ya ilişkin “yük paylaşımı” tartışması daha yoğun bir şekilde gündemde kalmaya devam etmiştir. Özellikle ticari açıdan AB’nin ABD ile ilişkileri bozulan Kanada ile yakınlaşması ve hatta Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in 16 Eylül 2026 tarihli “Birliğin Durumu” konuşmasında Kanada’dan ortak üye (associate member) olarak söz etmesi de, gerek AB’nin gerekse Kanada’nın ABD ile bozulan ilişkilerinin bir sonucu olarak değerlendirilmektedir.

ABD ile bozulan ilişkiler yanında, ekonomik açıdan olduğu kadar inovasyon, yatırımlar ve yapay zekâ gelişmeleri gibi alanlardaki Çin hakimiyeti de AB için daha güçlü bir duruş gerektiren bir uluslararası konjonktüre işaret etmektedir. Açık kaynaklarda, Rusya tehdidi yanında ABD ve Çin arasındaki ticari ve siyasi rekabet; bu konularda geride kalmak istemeyen AB’nin 2013 yılından beri yeni üye kabul etmemesiyle duraklama döneminde olan genişleme politikasına ivme kazandırmasının nedenleri olarak değerlendirilmektedir. Nitekim 15-16 Ekim 2026 tarihlerinde Brüksel’de gerçekleşen AB Liderler Zirvesi’nin ana başlıklarından biri olan “rekabetçilik” kapsamında, küresel makroekonomik dengesizlikler konusunda alınması öngörülen tedbirlerin, adı zikredilmese de Çin’e yönelik olduğu yönünde değerlendirmeler de Avrupa basınında yer almaktadır. Mevcut jeopolitik durum, Avusturya Dışişleri Bakanı Beate Meinl-Reisinger’in 15 Ekim 2026 tarihinde Euronews haber kanalı hesabında yayımlanan konuşmasında da açıkça dile getirilmiştir. Meinl-Reisinger AB genişlemesinin hızlandırılması gereğini vurgulayarak, şayet Batı Balkan halkları AB nedeniyle hayal kırıklığına uğrarsa, Rusya, Çin ya da ABD’nin bu ülkelere nüfuz edebilmesinin kolaylaşacağını belirtmiştir.

Sonuç olarak, mevcut konjonktür AB genişlemesinin daha etkin ve hızlı bir şekilde sürdürülmesini gerektirmektedir. Bu tespitin yanında, AB genişlemesinin sürüncemede kalmasının AB, üye ve aday ülkeler kaynaklı yapısal nedenlerini ortaya koymak da genişlemeye dair AB reformlarını anlamayı sağlayacaktır.

2. AB Genişleme Stratejileri Yıllar İçinde Neden ve Nasıl Değişti?

AB genişleme politikası, yıllar içinde gerek derinleşmenin etkisi gerekse AB adaylığı sürecinde ya da AB üyesi olduktan sonra ülkelerin karşılaştıkları sorunların giderilmesi amacıyla giderek daha ayrıntılı düzenlemelere konu olmuştur. Nitekim, özellikle 2004 ve 2007 yıllarında toplam 12 ülkenin AB’ye katıldığı ve akademik literatürde “Doğu Genişlemesi” olarak bilinen genişleme evresi kapsamındaki ülkelerin, gerek katılım öncesi gerekse katılım sonrasında karşılaştıkları sorunlar, genişleme politikasında yeni düzenlemelere yol açmıştır. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle AB ve NATO üyeliği için başvuran bu ülkeleri AB sürecine hazırlamak amacıyla 1993 yılında Kopenhag Kriterleri oluşturulmuştur. Kopenhag siyasi kriterlerinin AB ile müzakerelerin başlaması için ön koşul olarak kabul edilmesi ve ekonomik kriterler ile AB mevzuatının tümüyle kabul edilmesini içeren uyum kriteri, AB genişlemesi kapsamında hâlen kullanılan referans kriterlerdir. AB mevzuatının aday ülke tarafından üstlenilmesi uzun yıllar süren bir süreçtir ve müzakere sürecinde kapsamlı AB mevzuatı çeşitli fasıllara bölünerek ele alınmaktadır. Söz konusu fasıllar açılırken özellikle “hukukun üstünlüğü” (rule of law) bakımından önem taşıyan 23. fasıl (Yargı ve Temel Haklar) ve 24. faslın (Adalet, Özgürlük, Güvenlik) müzakerelerde öncelikle ele alınması da AB genişleme stratejilerindeki düzenlemelerden biri olarak ortaya çıkmıştır. 2012 yılında Karadağ’ın AB süreciyle başlayan bu düzenleme, 2020 yılında revize edilen “Genişleme Metodolojisi” ile kurumsal bir çerçeveye oturtulmuştur. 2020 yılı düzenlemeleriyle 35 müzakere faslı 6 tematik gruba (cluster) ayrılmış ve ilk grup içeriğine yine hukukun üstünlüğü konuları dahil edilmiştir. 23. ve 24. fasılların da içinde yer aldığı bu grup, müzakerelerde ilk açılan ve son kapanan tematik fasıl grubu olarak, tüm müzakere gidişatını belirleyen temel düzenleme olarak kalmaya devam etmektedir.

Hukukun üstünlüğü konularının AB ve aday ülke arasındaki katılım müzakerelerinin belirleyicisi olması konusu, AB’nin geçmiş genişleme tecrübelerine dayanmaktadır. Zira, 2007 yılında AB üyesi olan ülkeler Romanya ve Bulgaristan, 2023 yılına kadar yolsuzluk, organize suç ve diğer hukukun üstünlüğünün korunmasına ilişkin konularda bu ülkelere özgü olarak oluşturulan “İşbirliği ve Tetkik Mekanizması” ile izlenmiştir. 2004 yılında AB üyesi olan Macaristan ve Polonya da, yakın zamana kadar başta hukukun üstünlüğü ilkesi olmak üzere AB değerlerinden sapan uygulamalarıyla, AB terminolojisinde kullanıldığı şekliyle, demokratik geriye gidiş (democratic backsliding) örnekleri olarak AB yaptırım mekanizmalarına tabi tutulmuştur. Bu örnekler üyelik sonrası uyum sorunlarını gündeme getirmiştir.

Genişleme sürecinde gündeme gelen bir diğer konu; müzakere fasılları açılıp kapatılırken ve diğer süreçlerde AB üye devletlerinin veto yetkisine sahip olmasıdır. Zira veto yetkisi, üye ve aday devletler arasında siyasi anlaşmazlıklar nedeniyle aday ülkenin AB sürecini sekteye uğratacak şekilde kullanılabilmektedir. Nitekim Kuzey Makedonya, isim sorunu nedeniyle Yunanistan’ın, kimlik odaklı konulardaki anlaşmazlıklar nedeniyle Bulgaristan’ın vetosuyla, Ukrayna ise Macaristan’ın vetosuyla karşılaşmıştır. Benzer örnekler diğer aday ülkeler için de verilebilir. Bu nedenle, müzakere sürecinde kullanılan oybirliği ilkesi, bir başka deyişle üye devletlerin veto yetkisi, genişleme sürecini sekteye uğratan hususlardan biri olarak ortaya çıkmıştır.

Mevcut durumda AB’ye aday 9 ülke bulunmaktadır. Türkiye 1999 yılında AB’ye aday ülke ilan edilmiş, 3 Ekim 2005 tarihinde müzakereler başlamıştır. Ancak süreç içinde 2018 tarihinden itibaren müzakereler fiilen donmuş durumdadır. AB’nin Batı Balkanlar olarak adlandırdığı ülkelerden Karadağ, Sırbistan, Bosna-Hersek, Kuzey Makedonya ve Arnavutluk aday, Kosova ise potansiyel aday ülkedir. Bu ülkeler İstikrar ve Ortaklık Süreci olarak adlandırılan bir prosedüre tabi olup, 2023 yılından itibaren ilgili ülkelerin tek pazara entegrasyonunu amaçlayan “Batı Balkanlar için Büyüme Planı”na dahil edilmiştir. Ukrayna, Moldova ve Gürcistan Şubat 2022’de AB’ye başvurmuş, Haziran 2022’de aday ülke ilan edilmiştir. Bu ülkelerle Haziran 2024’te müzakerelere başlanmıştır, ancak Gürcistan’ın iç siyasi gelişmeleri neticesinde AB süreci durmakla birlikte, aday ülke statüsü resmî olarak devam etmektedir. 

Genişlemeden sorumlu Avrupa Komisyonu üyesi Marta Kos, 6 Ekim’de yaptığı açıklamada müzakere sürecinde en iyi durumda olan aday ülkeler: Karadağ, Arnavutluk, Moldova ve Ukrayna için “yol haritaları” hazırlanacağını belirtmiştir. Bu ülkelerin mevcut durumlarına bakıldığında; Karadağ’da, müzakere fasıllarından 33 tanesi açılmış ve 21 fasıl geçici olarak kapatılmış durumdadır. Arnavutluk’ta açılan 33 fasıldan 4’ü geçici olarak kapatılmıştır. Ukrayna ve Moldova ile müzakerelerde “temel haklar”, “iç pazar” ve “rekabetçilik ve kapsayıcı büyüme” fasıl grupları müzakereye açılmıştır (Aday ülkelerin mevcut durumları için bkz).

3. 6 Ekim 2026 Tarihli Avrupa Komisyonu Düzenlemelerinde Dikkat Çeken Temel Noktalar Neler?

AB’nin geçmiş genişlemelerden edindiği tecrübeler ve uluslararası konjonktürün zorlayıcılığı, genişlemenin gündemin üst sıralarında yer almasına ve atalete son verilerek hızlandırılmasına yönelik çabaları beraberinde getirmiştir. Bu nedenle Avrupa Komisyonu 6 Ekim 2026 tarihinde AB genişlemesine ilişkin yeni reform önerilerini açıklamıştır. “Daha Geniş Bir Birlik için Hazırlık” adıyla açıklanan düzenlemeler, 2023 yılında Konsey’in verdiği yetkiye dayanarak hazırlanmıştır. Avrupa Komisyonu önerileri, Konsey ve Parlamento tarafından da ele alınacak düzenlemelerle netleşecektir. 24 sayfalık metinde Rusya’nın Ukrayna’ya karşı yürüttüğü savaş ve Avrupa güvenliğine yönelik daha geniş tehditler nedeniyle, genişleme AB için “jeopolitik bir zorunluluk” olarak tanımlanmaktadır. Aşağıda detayları verilecek Komisyon düzenlemeleri, mevcut genişleme metodolojisindeki sorunlar akılda tutularak değerlendirilmelidir.

3.1. Genişleme Sürecinde Karar Almanın Kolaylaştırılmasına İlişkin Öneriler

Öncelikle, Komisyon düzenlemeleri kapsamında AB’yi genişlemeye hazırlamak ve karşılaşılan sorunları bertaraf edebilmek için önlemler yer almaktadır. Nitekim; AB sürecinde üye ülkeler tarafından süreci geciktirebilecek şekilde uygulanan oybirliği ilkesi yerine nitelikli çoğunluk oyuyla karar alınması konusu Komisyon dokümanında belirtilmektedir. Dokümanda ayrıca nitelikli çoğunluk oyuyla karar almanın temellerinin Lizbon Antlaşması’nda halihazırda oluşturulduğu, genişleme politikası kapsamında da bu olanaklardan faydalanmanın gerekliliği belirtilmektedir. Bu kapsamda, “Passerelle Clause” olarak adlandırılan mekanizma, spesifik konularda karar alabilmek için antlaşma değişikliği olmaksızın oybirliği yerine oyçokluğu ile karar almayı sağlayabilecektir. Bu mekanizmanın kullanılmasına karar verilmesi de oybirliği şartına ve kimi durumlarda Avrupa Parlamentosu’nun onayına bağlı olsa da, karar almayı kolaylaştırıcı bir yönü bulunmaktadır. Ulusal çıkarları ilgilendiren durumlar söz konusu olduğunda, üye devletlerin hassasiyetlerini dikkate alan mevcut mekanizmalar (Ioannina Mekanizması ve Acil Fren Mekanizması hükümleri gibi) yürürlükte kalmaya devam edecektir. Özellikle, ara müzakere aşamalarında oy çokluğu kullanılması dikkate değer Komisyon önerilerinden biridir. Ayrıca, genişleme sürecinde karşılaşılabilecek blokajların aşılabilmesi için halihazırda antlaşmalarda mevcut olan ve en az 9 üye devletin bir araya gelmesiyle faaliyete geçirilebilecek “güçlendirilmiş işbirliği” (enhanced cooperation) mekanizmasının kullanılabileceği belirtilmiştir.

Dokümanın tamamlayıcı düzenlemeler başlığı altında yer alan bir diğer husus, AB’ye yeni katılan üyelerin, genişleme kapsamındaki diğer aday ülkelere ya da ikili anlaşmazlıklara yönelik tutumuna ilişkindir. Buna göre; AB’ye yeni üye olan bir devlet, sınırlı bir süre için, gelecekteki genişlemeler ve devletler arasındaki ikili anlaşmazlıklarla ilgili Konsey kararlarına karşı çıkmamayı taahhüt edecektir.

Ayrıca Komisyon dokümanında, Parlamento, Komisyon ve Konsey başta olmak üzere AB kurumlarının genişleme sonucunda daha etkin çalışabilmesinin gerekliliği vurgulanarak, bu kurumların yapı ve çalışma şekillerine yönelik öneriler ele alınmıştır.   

3.2. Temel Haklar ve Hukukun Üstünlüğü Vurgusu

AB’yi genişlemeye hazırlamak için öngörülen tedbirlerin yanı sıra, genişleme kapsamındaki ülkelere yönelik düzenlemeler de Komisyon önerileri arasında önemli bir yer tutmaktadır. Söz konusu düzenlemeler, AB’nin temellerini oluşturan ve Birliğe giriş koşulları olan hukukun üstünlüğü, temel haklar ve demokrasiye saygı konularını merkeze almaya devam etmektedir. Buna göre; üyeliğe hazırlanırken de üyelik sonrasında da “hukukun üstünlüğü”, “korunması gereken” bir ilke olarak belirtilmektedir. Katılım öncesi hukukun üstünlüğünün korunması, müzakerelerde ilk açılan ve en son kapatılan “Temel Haklar” (Fundamentals) grubu düzenlemeleriyle mümkün olmaktadır. Hazırlanacak genişleme raporları da aday ülkenin durumunu değerlendirecektir. Aday ülkenin mali ve finansal desteklere erişimi de bu alandaki ilerlemesine bağlı olmalıdır. AB’ye katılım sonrası da üye devlet olarak hukukun üstünlüğü ilkesine sürekli uyumun sağlanması amacıyla düzenli olarak oluşturulan raporlarla (Rule of Law Report) izlenecektir ve aday ülkeler de uygun şartlarda bu kapsama dahil edilmelidir. Halihazırda mevcut 7. madde ihlal prosedürü, bütçe koşulluluğu gibi araçlar AB tarafından kullanılmaya devam edilecektir. AB’ye aday ülkelerin demokratik dirençlerini güçlendirmek, dış kaynaklı bilgi manipülasyonu, siber saldırılar, bağımsız medya ve sivil topluma müdahaleler gibi tehditlerle mücadele için AB’nin, genişleme kapsamındaki ülkeleri AB yapılarına (Avrupa Demokrasi Kalkanı- European Democracy Shield gibi) eklemlemesi konusu da belirtilmektedir.

AB üyeliği sonrası müzakere sürecinde üstlenilen taahhütlerden sapmayı engellemek için yürürlüğe girebilecek “koruma önlemleri”, (safeguards) Avrupa Komisyonu düzenlemelerinde sözü edilen konulardan biridir. Bu kapsamda, kurumsal ve sektörel koruma önlemleri detaylı bir şekilde ele alınmaktadır. Sektörel koruma önlemleri; ekonomi, tek pazar ve adalet ve içişleri politika alanlarında alınabilecekken, kurumsal koruma önlemleri, kurumsal işleyişi ve üyelik yükümlülüklerini etkileyen ihlaller nedeniyle alınabilecek ve daha ağır sonuçları olan bir düzenlemedir. Buna göre, ilgili ülkenin AB değerlerini ciddi ve sürekli ihlali durumunda Konsey’de oy haklarının askıya alınması ve daha önce de mevcut olan 7. madde prosedürü ve diğer fon ve bütçe kesintisi uygulamaları devam edebilir. Kurumsal koruma önleminin AB’ye katılım tarihinden itibaren 15 yıl boyunca geçerli olacağı da Komisyon düzenlemeleri arasında yer almaktadır. Ayrıca Komisyon belirli konularda yeni üye ülkeler için geçiş önlemleri alabilir.

3.3. Aşamalı Entegrasyon Modeli

Avrupa Komisyonu düzenlemeleri aday ülkelerin AB sürecinde “aşamalı entegrasyon” (gradual integration) kavramını önermektedir. Buna göre, aday ülkeler, üyelik söz konusu olmadan, koşulları karşıladıkları takdirde belirli Birlik politikalarına erken katılım sağlayarak AB’ye aşamalı bir şekilde entegre olabilirler. Avrupa Komisyonu’nun ifadesiyle aşamalı entegrasyon, aday ülkenin kapasitesinin güçlenmesi ve üyelik öncesinde de somut kazanımlar sağlanması bakımından önemlidir. Aşamalı entegrasyon, katılım sürecinin yerini almaksızın, onu tamamlayan ve güçlendiren bir kavram olarak tanımlanmaktadır. Aşamalı entegrasyon durumunda da AB değerlerine ve ilkelerine saygı, yaptırımların uygulanması da dahil olmak üzere AB Ortak Dış ve Güvenlik Politikasıyla tam uyum konuları da Komisyon dokümanında yer alan hususlar arasındadır. Katılım öncesinde hangi politika alanlarında daha fazla entegrasyona gidilebileceği ve hangi önceliklerin aranacağına dair prosedür de açıklanmıştır.

Komisyon, genişlemenin “liyakat temelli” (merit-based) olmaya devam edeceğini vurgulamaktadır. Bir başka deyişle, aday ülkenin AB üyesi olması, AB kriterlerine uyum konusunda gösterdiği performansına bağlıdır.

Değerlendirme ve Sonuç

Genişlemeye ilişkin yukarıda incelenen Avrupa Komisyonu önerileri, Parlamento ve Konsey düzenlemeleri ile netleşecektir. Nitekim 15-16 Ekim 2026 tarihinde Brüksel’de gerçekleştirilen AB Zirvesi sonuçlarının genişleme başlığı altında, “Zirve, Komisyon tarafından hazırlanan “Daha Geniş Bir Birliğe Hazırlanmak” başlıklı düzenlemesini dikkate alarak, Bakanlar Konseyi’ni Komisyon’un önerilerini tüm unsurlarıyla ele alarak analiz etmeye ve çalışmalarını sürdürmeye çağırır” ifadesi yer almaktadır.

Komisyon’un düzenlemeleri bütün olarak değerlendirildiğinde, önerilerin büyük bir kısmının önceki genişleme evreleri sürecinde ve sonrasında karşılaşılan sorunlara cevap niteliğinde olduğu söylenebilir. Nitekim, düzenlemelerden biri; genişlemeyi yavaşlatan etkenlerden biri olan, üye devletlerin aday ülkelerle gerçekleştirilen katılım müzakereleri sürecinde sahip oldukları veto hakları ve vetonun ülkeler arasındaki ikili anlaşmazlıkların katılım sürecini engelleyici şekilde kullanılmasına ilişkin öngörülen tedbirdir. Bunun yanında, üye olduktan sonra AB etkisinin yitirilmesiyle, AB ilke ve değerlerinden sapan uygulamalara ilişkin sıkı tedbirler de yine 2004 ve 2007 genişlemesi kapsamındaki ülkelerin tecrübelerinden alınan dersler neticesinde ortaya konmuştur. Komisyon önerilerinde koruma hükümlerinin de bulunduğu “hukukun üstünlüğü” konularına yapılan vurgu, AB genişleme stratejilerinde uzun süredir yer alan bu uygulamanın devam edeceğini göstermektedir.

Aday ülkelerin aşamalı olarak AB’ye katılmalarının önünü açan düzenlemeler de Komisyon’un önerileri arasında yer almaktadır. Aşamalı entegrasyon; AB gündeminde uzun süredir yer alan ve akademik literatürde de sıklıkla ele alınan, farklı hızlarda ilerleyen ülkelerden oluşan modellerin, bir başka deyişle, farklılaşmış entegrasyon konularının gündemde kalmaya devam edeceğini göstermektedir. 

Komisyon önerilerinde genişleme sürecinin hızlandırılmasına yönelik tedbirlerin, kriterlerde bir esnetme anlamına gelmediği anlaşılmaktadır. Başka bir deyişle, Komisyon önerilerinin, AB’ye katılım prosedürünün hızlandırılmasına yönelik öngörülen tedbirlere rağmen, genişlemeyi kolaylaştırmadığı belirtilmelidir. Bu durum, aday ülkelerin performansına göre, koşullar karşılandığında AB üyesi olunabileceği yönündeki genel kuralın bozulmadığı şeklinde değerlendirilmelidir. Her aşamada ve özellikle de koruma önlemleri yoluyla üyelik sonrası alınacak tedbirler, süreç kapsamındaki ülkeleri sürekli kontrol altında tutmayı amaçlamaktadır.

Dimitar Bechev, önerilerin içeriğinde tek pazarın avantajlarını ön plana çıkarma amacını vurgulamakta ve AB tek pazarına, aşamalı entegrasyon yoluyla katılımın da hukukun üstünlüğü kuralları, dış politika uyumu gibi kurallara bağlı olmasına dikkat çekmektedir. Böylece, AB tek pazarına ve özellikle hassas sektörlere aşamalı entegrasyon sağlanması, AB dış ve güvenlik politikalarına ve yaptırım rejimlerine uyma gibi koşullara bağlı olacaktır. Bu da Rusya ve Çin’le iyi ilişkileri olan ülkeleri dışlayacak bir husus olarak değerlendirilebilir.

Bu noktadan hareketle, AB genişlemesine yönelik Avrupa Komisyonu tarafından öngörülen düzenlemelerin, metinde de belirtildiği gibi, jeopolitik bir zorunluluk olduğu noktası vurgulanmalıdır. Söz konusu zorunluluk, AB Liderler Zirvesi’nde uzun ve detaylı bir şekilde ele alınan Ukrayna ve Avrupa güvenliğine yönelik temel tehdit olarak görülen Rusya ile de sınırlı değildir. ABD ile ayrışan stratejik çıkarlar, Çin’le ekonomik ve teknolojik rekabet de AB’nin en önemli dış politika araçlarından biri olan genişleme politikasını reforme etmesini gerektirmektedir. Bu doğrultuda, AB ve Çin arasında AB aleyhine büyümeye devam eden dış ticaret açığı nedeniyle, Çin’e karşı alınması öngörülen ticari tedbirler konusunda AB ülkeleri arasında bir uzlaşma olduğu görülmektedir.

Nitekim mevcut konjonktürde, ABD, Çin ve Rusya ile ilişkileri doğrudan ilgilendiren ve AB’nin stratejik, ekonomik ve teknolojik bakımdan rekabet gücünü geliştirecek tedbirler AB gündeminde üst sıralarda yer almaktadır. 15-16 Ekim 2026 tarihlerinde Brüksel’de gerçekleştirilen AB Zirvesi sonuç metninde ele alınan ilk başlık “rekabetçilik” konusudur. Metinde Ukrayna başlığından sonra en fazla üzerinde durulan başlık olan rekabetçilik konusunda, AB’nin rekabet gücünün Avrupa sosyal modeli de dahil olmak üzere tüm boyutlarıyla ele alındığı belirtilmektedir. “Tek Avrupa, Tek Pazar” gündemi doğrultusunda AB tek pazarına yönelik teknik düzenlemeler ve mevzuatın sadeleştirilmesi ve bürokrasinin azaltılması konuları belirtilmektedir. Rekabetçilik başlığı altında belirtilen konulardan biri de yüksek enerji fiyatlarıdır. AB’nin değişken fiyatlı fosil yakıt bağımlılığının azaltılması ve stratejik özerkliğini sağlayabilmesi konusu da bu başlık altında belirtilmektedir. Bu hususlar da AB genişlemesine yönelik tedbirlerin, AB tek pazarını güçlendirici ve diğer uluslararası aktörler karşısında rekabet gücünü canlandırma amaçlı olarak değerlendirilebileceğini göstermektedir.

Bununla birlikte, AB’nin genişlemeye ilişkin düzenlemelerinin AB kamuoyuna sağlıklı bir şekilde aktarılması, genişleme kararlarında önemli bir faktör olan kamuoyu desteğinin sağlanmasında kritik rol oynayacaktır.

 

Bu yazıya atıf için: Hatice Yazgan, “Avrupa Birliği’nin Genişleme Gündemi: Jeopolitik Fırsat ve Riskler Işığında Güncel Gelişmeler”, Yaşayan Avrupa Birliği Hukuku Blogu, 26/10/2026, Link: <https://yasayanabhukuku.blogspot.com/2026/10/preparingforawiderunion.html> 


Bu yazıyı faydalı buldunuz mu? Hiç bir içeriği kaçırmayın bizi takip edin.

21 October 2026

Sivil Eğitim Uçağı Çift Kullanımlı Öğe mi, Değil mi? Hukuk Sözcüsü Ćapeta’nın Flugzeugherstellerin Davasındaki Görüşü

 


*Görsel, yazar tarafından yapay zekâ destekli bir araç kullanılarak üretilmiştir.

 

İlke Göçmen, Prof. Dr., Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Avrupa Birliği Hukuku Anabilim Dalı / Jean Monnet Chair (2019-2022) / The Alexander von Humboldt Foundation – Georg Forster Research Fellow for Sustainable Development (2023-2024)

 

Giriş

Sivil eğitim uçağı çift kullanımlı öğe midir, yoksa değil midir? Avusturyalı bir şirket, nihai kullanıcısı Myanmar Hava Kuvvetleri olan sivil eğitim uçaklarını ihraç etmek istediğinde bu uçaklar çift kullanımlı öğe sayılabilir mi? Çift kullanımlı öğe kavramı dar mı, yoksa geniş mi yorumlanmalıdır? Bu sorular, 24 Eylül 2026 tarihinde, Hukuk Sözcüsü Tamara Ćapeta tarafından Flugzeugherstellerin (C‑538/25) davasında sunulan görüşte ele alınmıştır.

Başlamadan üç kısa açıklama yapmak gerekir. Birincisi, Hukuk Sözcüsü, Adalet Divanına yardımcı olan ve tarafsız ve bağımsız biçimde gerekçeli görüş sunan bir üyedir. Bu görüş Divanı bağlamaz, ancak karara zemin hazırlayan, ağırlığı olan bir değerlendirmedir. İkincisi, dava Divan önüne ön karar prosedürü yoluyla gelmiştir: AB hukukunun yorumu konusunda tereddüte düşen ulusal mahkeme (burada Avusturya Federal İdare Mahkemesi) sorularını Divana yöneltir, Divanın yorumu doğrultusunda yine ulusal mahkeme önündeki uyuşmazlığı çözer. Üçüncüsü, Flugzeugherstellerin kurgusal bir dava adıdır.

Flugzeugherstellerin davası önemlidir, çünkü Adalet Divanı, ilk kez, Çift Kullanımlı Öğeler Tüzüğü (bundan sonra “Tüzük”) çerçevesinde “çift kullanımlı öğe” (“dual-use item”) kavramını yorumlamaya çağrılmaktadır (Görüş, para. 25). Avrupa Komisyonu ile Avusturya, Belçika, Yunanistan, İspanya, Fransa ve Hollanda hükûmetleri yazılı görüş sunarak davaya katılmıştır (para. 23). Bu ilgi, kavramın yalnızca ihracatçılar için değil, devletler için de ne kadar önemli olduğunu düşündürmektedir. Tüzük, diğerlerinin yanı sıra, çift kullanımlı öğelerin ihracatının kontrolüne ilişkin AB düzeyinde bir rejim kurmaktadır (Tüzük md. 1). Dolayısıyla “çift kullanımlı öğe” kavramının dar mı yoksa geniş mi yorumlanacağı, Tüzük’ün uygulama alanını belirleyecektir.

Ćapeta’ya göre kavram geniş yorumlanmalıdır; öyle ki sivil bir eğitim uçağı bile kapsama girebilir. Buna karşın, bu, her şeyin çift kullanımlı sayılacağı anlamına da gelmez. Peki, sınır nerede çizilmektedir ve Hukuk Sözcüsü bu sonuca hangi gerekçeyle varmaktadır? Bu yazıda önce uyuşmazlığın arka planı, ardından Hukuk Sözcüsünün görüşü aktarılacaktır.

1. Uyuşmazlığın Arka Planı

Flugzeugherstellerin ön karar prosedürünün konusu olan uyuşmazlık şu şekilde özetlenebilir (para. 4-22). Flugzeugherstellerin (F), iki kişilik bir sivil eğitim uçağının (“uçak”) Avusturyalı geliştiricisi ve üreticisidir. Uçağın akrobasi modeli, genel havacılık ve akrobasi için pilot eğitimi amacıyla tasarlanmıştır ve başvuran mahkemeye göre askerî kullanım için özel olarak tasarlanmamıştır. Uyuşmazlık, F’nin Avusturya Federal Ekonomi, Enerji ve Turizm Bakanına (yetkili makam) yaptığı bir ihracat izni başvurusuyla başlamıştır. Olayların seyri şöyledir:

1) 22 Haziran 2018: F, toplam değeri yaklaşık 116,5 milyon avro olan altı akrobasi modeli uçak, bir uçuş simülatörü, uçağın imalatına ilişkin teknoloji ve mamul uçak parçaları için ihracat izni ister. Malların alıcısı Myanmar’daki sivil bir ticaret şirketi, nihai kullanıcısı ise Myanmar Hava Kuvvetleridir.

2) 14 Haziran 2019: Yetkili makam, belirli koşullara bağlı olarak bir yıllık ihracat izni verir.

3) 22 Mayıs 2020: F, belirtilen malların bir kısmını ihraç ettikten sonra, henüz ihraç edilmemiş mallar (üç uçak, teknoloji ve parçalar) için iznin “uzatılmasını” talep eder.

4) 23 Temmuz 2021: Yetkili makam talebi reddeder.

5) 3 Ocak 2022: F, bu ret kararını ulusal mahkeme önüne götürünce mahkeme, yetkili makamın izin usulünü F’ye tebliğ edilecek bir kararla başlatmadığı gerekçesiyle ilk ret kararını iptal eder.

6) Yetkili makam, izin usulünü yeniden başlatır ve yine ret kararı verir.

7) 3 Nisan 2023: F, bu ret kararını ulusal mahkeme önüne götürünce mahkeme, yetkili makamın gerekçe göstermemesi nedeniyle ikinci ret kararını iptal eder.

8) 27 Aralık 2023: Yetkili makam yeni bir izin usulü başlatır.

9) Temmuz 2024: Yetkili makam, ana hatlarıyla, bir yandan uçağın askerî pilot eğitiminde kullanılabileceğine ve keşif ya da gözetleme için uyarlanabileceğine, diğer yandan nihai kullanıcının süregelen ve sistematik insan hakları ihlalleriyle suçlandığına yönelik makul şüphe bulunduğu gerekçesiyle ihracatı yasaklar.

10) F, bu kararı ulusal mahkemeye taşır.

11) 7 Ağustos 2025: Ulusal mahkeme, “çift kullanımlı öğe” kavramının yorumu için Adalet Divanına ön karar başvurusunda bulunur.

2. Hukuk Sözcüsü Ćapeta’nın Görüşü

2.1. Görüşün Kapsamı

Ćapeta, görüşüne, neyi yanıtlayıp neyi yanıtlamayacağını belirleyerek başlamıştır (para. 25-32). Ulusal mahkeme Divana iki soru yöneltmişse de Divan, Hukuk Sözcüsünden yalnızca birincisini ele almasını istemiştir. Bu soru, bir öğenin askerî amaçla da kullanılabilir sayılmasında hangi unsurların dikkate alınacağına ilişkindir.

Tüzük md. 2(1)’e göre “çift kullanımlı öğeler”, “yazılım ve teknoloji dâhil olmak üzere hem sivil hem de askerî amaçlarla kullanılabilen öğeleri” ifade eder. Hukuk Sözcüsüne göre bu hüküm, “öğe” teriminin kullanılması ve “yazılım” ile “teknolojiye” yapılan atıf nedeniyle lafzen geniştir. Buna karşılık tanım, ilke olarak her şeyi kapsamaz. Tanım, yalnızca hem sivil hem de askerî amaçla “kullanılabilen” öğelere ilişkindir, yani aranan şey fiili kullanım değil, kullanılabilirliktir.

Hukuk Sözcüsüne göre, bu davada, bir öğenin ne zaman çift kullanımlı sayılacağına ilişkin genel bir açıklama yapmak gerekli değildir. Zira başvuran mahkemenin sorusu, yalnızca belirli ölçütlerin bir öğenin askerî amaçla da kullanılabilir sayılmasında ilgili olup olmadığına yöneliktir. Üstelik yasa koyucu, yani Avrupa Parlamentosu ve Konsey, görüş sunmamıştır ve kavrama AB hukukunun başka alanlarında da atıf yapılmaktadır. Yasa koyucunun kavramdan ne kastettiği dinlenmeden yapılacak genel bir açıklama zor, hatta istenmez olurdu.

2.2. Tüzük’ün İşleyişi

Ćapeta, sonra, Tüzük’ün işleyişi ile ilgili tespitler yapmıştır (para. 39-48). Tüzük, listelenen ve listelenmeyen çift kullanımlı öğeleri birbirinden ayırmaktadır. Listelenen öğeler (Tüzük Ek I), otomatik olarak, ihracat iznine tâbidir. Listelenmeyen öğeler bakımından ise AB yasa koyucusu, otomatik bir izin zorunluluğu getirmemiş, ihracatı kamu güvenliği veya insan hakları gerekçesiyle kısıtlama imkânını üye devletlere bırakmıştır. Üye devletler bunu iki yoldan yapabilir. Birinci yol, ulusal kontrol listeleri oluşturarak bu listelerdeki öğelerin ihracatını izne bağlamaktır. Üye devletler bu listeleri Komisyona bildirir, Komisyon da listeleri derleyip yayımlar. Diğer üye devletler de bu derlenmiş listelere dayanarak listede yer alan öğeler için izin şartı getirebilir. İkinci yol, Tüzük Ek I’de veya ulusal listelerde yer almayan bir çift kullanımlı öğenin ihracatını somut olaya göre izne bağlamaktır.

Somut uyuşmazlık bu ikinci yola ilişkindir, çünkü dava konusu mallar Tüzük Ek I’de veya ulusal listelerde yer almamaktadır. Bu ikinci yolda ulusal makamlar, ihracatı izne bağlayabilmek için iki şeyi ortaya koymalıdır. Birinci adımda söz konusu işlemin Tüzük anlamında bir çift kullanımlı öğeye ilişkin olduğunu, ikinci adımda ise bu öğenin ihracatının kamu güvenliği veya insan haklarının korunması bakımından sorun doğurabileceğini değerlendirip tespit etmelidir. Bu iki adım birbirinden ayrıdır ve her birinde farklı ölçütler uygulanır.

2.3. “Çift Kullanımlı Öğe” Kavramının Geniş Yorumu

Ćapeta, önce, “çift kullanımlı öğe” kavramının, özellikle askerî amaçla da kullanılabilme unsurunun, dar mı geniş mi yorumlanacağı konusunda davaya yazılı görüş sunanların tutumlarını aktarmıştır (para. 54-56). F’ye göre kavram dar yorumlanmalıdır. Aksi halde cetvel, bloknot, kablo ve yapıştırıcı gibi en basit sivil öğeler bile kapsama girer ve ihracatçılar hangi öğelerin kapsamda olduğunu öngöremez. Avrupa Komisyonu ile Avusturya, Belçika, Yunanistan, İspanya, Fransa ve Hollanda hükûmetlerine göre ise kavram geniş yorumlanmalıdır, çünkü güvenlik ve stratejik mülahazalar, dış politika gelişmelerine karşılık vermek için yeterli bir esnekliğin varlığını gerektirir.

Hukuk Sözcüsü konuyu önce dar yorumun, ardından geniş yorumun gerekçeleri üzerinden ele almıştır (para. 57-70). Dar yorum şu gerekçeyle açıklanabilir. Ortak ticaret politikası AB’nin münhasır yetkisindedir ve üye devletler ancak AB’nin yetki verdiği ölçüde tek taraflı önlem alabilir. Tüzük’ün listelenmeyen öğelerde üye devletlere tanıdığı yetki, hem ortak kurallar hem de ihracatın serbest olması ilkesi açısından bir istisna oluşturur. İstisnalar dar yorumlandığı için, bu yetkinin kapsamını belirleyen “çift kullanımlı öğe” kavramı da dar yorumlanmalıdır.

Geniş yorum ise önceliklerde yaşanan bir kaymaya dayanmaktadır. Bu kayma, 1994 tarihli ilk tüzük ile bugünkü Tüzük’ün dibacesi karşılaştırıldığında görülebilir: İlk tüzük her şeyden önce iç pazarı korumayı amaçlarken, bugünkü Tüzük dış politika ve güvenlik kaygılarına en başta yer verir. Bu, serbest ticaretin bir amaç olmaktan çıktığı anlamına gelmez, ancak AB yasa koyucusunun artık ortak ticaret politikasını şekillendirirken serbest ticareti ve güvenlik ile stratejik mülahazaları eşit önemde gördüğünü gösterir. Bu bağlamda “çift kullanımlı öğe” kavramı, dış ilişkilerde karşılaşılabilecek geniş yelpazedeki güvenlik ve stratejik mülahazaları ancak geniş yorumlandığında karşılayabilir. Kaldı ki geniş yorum, üye devletlere ticaretin önüne engel çıkarma konusunda sınırsız bir takdir yetkisi tanımaz. Zira üye devletler, yalnızca güvenlik veya insan hakları mülahazalarıyla ihracatı kısıtlama yetkisine sahiptir ve geniş yorum bu sınırlı yetki alanıyla dengelenmektedir.

Hukuk Sözcüsü, mevcut çerçeve ışığında “çift kullanımlı öğe” kavramının geniş yorumlanması gerektiği sonucuna varmıştır.  

2.4. “Çift Kullanımlı Öğe” Kavramına Yönelik Ölçütler

Ćapeta, geniş yorumu esas alarak başvuran mahkemenin birinci sorusunu yanıtlamıştır. Soru iki bölümden oluşmaktadır. Birincisi (para. 74-84), Hukuk Sözcüsüne göre bir öğenin askerî amaçla da kullanılabilir sayılması için silahlı kuvvetlerin kapasitesine esaslı bir katkı yapması gerekmez. Bu yönden, Tüzük böyle bir eşik öngörmediği gibi, böyle bir eşiği uygulamak da güçtür. Bu nedenle öğenin olası kullanımları ile üçüncü ülkenin (örneğin Myanmar’ın) silahlı kuvvetleri arasında herhangi bir bağın varlığı yeterlidir. O hâlde, bir öğenin askerî pilotların temel eğitiminde kullanılabilmesi, bu eğitim sivil pilotların eğitiminden farklı olmasa bile, öğenin askerî amaçla da kullanılabilir sayılması için yeterlidir.

İkincisi (para. 85-103), Hukuk Sözcüsüne göre bir öğenin askerî amaçla da kullanılabilip kullanılamayacağı, yalnızca ihracat anındaki fiziksel özelliklerinden doğan nesnel kabiliyetlerine bakılarak belirlenmelidir. Bu kabiliyet üç şekilde ortaya çıkabilir: öğe aynı anda hem sivil hem askerî amaca hizmet edebilir (telekomünikasyon altyapısı gibi), teknik değişiklik gerekmeden ikisi arasında geçiş yapabilir (patatesi bir yöne, tüfekleri öbür yöne taşıyan kamyon gibi) ya da sivil amaçla tasarlanmış olup askerî amaca uyarlanabilir (savaşta kullanılan sivil dronlar gibi). Buna karşılık nihai kullanıcının askerî kapasitesi, varış ülkesinin durumu, nihai kullanıcının öğeyi fiilen uyarlama ihtimali ve öğenin başka bir amaca veya alıcıya yönlendirilme riski bu aşamada dikkate alınmaz. Bu unsurlar ancak izin şartı aşamasında, yani ihracatın izne bağlanıp bağlanmayacağına karar verilirken önem kazanır.

Sonuç

Flugzeugherstellerin davası, Adalet Divanının “çift kullanımlı öğe” kavramını ilk kez yorumlamaya çağrılmış olması bakımından önem taşımaktadır. Hukuk Sözcüsü Ćapeta, “çift kullanımlı öğe” kavramının geniş yorumlanmasını önermiştir. Ona göre bu yorumun temelinde önceliklerde yaşanan bir kayma yatmaktadır. Ćapeta bu kaymayı, birinci tekil şahısla kaleme aldığı şu iki paragrafta açıkça ortaya koymaktadır (para. 61-62):

 “Ben de dâhil olmak üzere nesiller boyu AB hukukçuları, serbest ticaretin ilke olarak herkes için iyi olduğu ve küresel barışın inşasına katkıda bulunduğu inancıyla yetiştirildi. Yalnızca yakın dönemdeki yasama girişimlerinin izlediği amaçlara bakılarak değerlendirildiğinde, bu anlayışın artık geçerli olmayabileceği görülmektedir. Bireyler olarak nostaljik olabiliriz, ancak Divan böyle bir ayrıcalığa sahip değildir. Aksine Divan, hukuku içinde bulunduğu güncel bağlamda yorumlamak zorundadır.

Dünya, “si vis pacem para bellum” (“barış istiyorsan savaşa hazırlan”) Latin özdeyişine geri dönmüştür. Güvenlik kaygıları ve savunma hazırlığı, serbest ticaretin yararlarını savunan argümanları bastırmıştır. Politika açısından bakıldığında, AB yasa koyucusu bu nedenle söz konusu kaygıların artık serbest ticaret lehine olan argümanlarla eşit değere sahip olduğuna karar verebilir.”

Kanımca görüş, bu yönden, serbest ticaret ile güvenlik arasındaki yeni dengeyi yansıttığı ölçüde, ortak ticaret politikasına ilişkin AB hukukunun geleceği bakımından da önem taşıyabilir.

Çift kullanımlı öğe kavramının geniş yorumu, otomatik olarak, ihracatın izne bağlanacağı anlamına gelmemektedir. Listelenmeyen bir öğenin çift kullanımlı sayılması yalnızca birinci adımdır. İzin şartı getirilebilmesi için ikinci adımda ayrıca öğenin ihracatının kamu güvenliği veya insan haklarının korunması bakımından sorun doğurabileceği ortaya konmalıdır. Kanımca kavram geniş yorumlandığında tartışmaların ikinci adıma kayması muhtemeldir. Nitekim Hukuk Sözcüsü, başvuran mahkemenin sorusu bununla ilgili olmasa da, ulusal makamların bu adımda somut bağlamda gerekçe göstermesi ve ulusal mahkemelerin bunu denetleyebilmesi gerektiğine kısaca değinmektedir.

Hatırlatalım ki Hukuk Sözcüsünün görüşü Adalet Divanını bağlamamaktadır. Divan, kararını görüşle aynı doğrultuda verebilir veya ondan ayrılabilir. “Çift kullanımlı öğe” kavramının dar mı geniş mi yorumlanacağı ve belki daha önemlisi bunun hangi gerekçeye dayanacağı, Divan karar verdiği takdirde netleşecektir.

 

Bu yazıya atıf için: İlke Göçmen, “Sivil Eğitim Uçağı Çift Kullanımlı Öğe mi, Değil mi? Hukuk Sözcüsü Ćapeta’nın Flugzeugherstellerin Ön Karar Prosedüründeki Görüşü”, Yaşayan Avrupa Birliği Hukuku Blogu, 21/10/2026, Link: <https://yasayanabhukuku.blogspot.com/2026/10/C-538-25.html>


Bu yazıyı faydalı buldunuz mu? Hiç bir içeriği kaçırmayın bizi takip edin.



30 September 2026

Avrupa Birliği'nde Birliğin Durumu Konuşması: Hukuki Çerçeve ve 2026 Konuşması


Avrupa Birliği'nde Birliğin Durumu Konuşması: Hukuki Çerçeve ve 2026 Konuşması


Merve Ağzıtemiz, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, AB Hukuku Anabilim Dalı

Fotoğraf Bilgileri: Eser Sahibi: European Parliament / Wikimedia Commons

Giriş

Avrupa Komisyonu (Komisyon) Başkanı kural olarak her yıl Eylül ayında Avrupa Parlamentosuna hitaben bir Birliğin Durumu Konuşması yapmaktadır. (Bu konuşma “SOTEU” olarak ifade edilmektedir.) Bu konuşma, Komisyonun geride kalan döneme ilişkin genel değerlendirmesini ve izleyen dönemde öncelik vereceği başlıca konu ve girişimlerini ortaya koyması bakımından önem taşımaktadır.

Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen, 16 Eylül 2026 tarihinde gerçekleştirdiği Birliğin Durumu Konuşmasında, Avrupa Birliği’nin (AB) son yıllarda kaydettiği ilerlemeyi esas alarak önümüzdeki dönemde Komisyonun odaklanacağı temel öncelikleri ve öne çıkan girişimleri ortaya koymuştur. (Bkz. 2026 Birliğin Durumu Konuşması)

Ursula von der Leyen, Charles Dickens’tan yaptığı “Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü…” alıntısıyla başladığı konuşmasında, bu ifadenin günümüz dünyasını ve Avrupa’nın da içinde bulunduğu dönemi çarpıcı biçimde yansıttığını belirtmiştir. Değişimin olağanüstü hızına ve karşı karşıya kalınan sorunların ağırlığına dikkat çeken von der Leyen, Avrupa’nın bir yandan güçlü, diğer yandan ise kırılgan bir konumda bulunduğunu ifade etmiştir.

Bu yazıda öncelikle, Birliğin Durumu Konuşmalarının hukuki dayanağı ve nasıl geliştiği üzerinde durulacak, ilk Birliğin Durumu Konuşmasına değinilecek, konuşmalar işlevi yönünden değerlendirilecek  ve Ursula von der Leyen’in 2026 yılı konuşması genel başlıklarıyla kısaca ele alınacaktır.

 

Birliğin Durumu Konuşmasının Hukuki Dayanağı

Birliğin Durumu Konuşması, Komisyonun Avrupa Parlamentosu karşısındaki siyasi sorumluluğunu görünür kılan ve Birliğin önceliklerinin kamuoyu önünde açıklanmasına imkân veren bir araçtır. Benzer uygulamalara ulusal sistemlerde de rastlanmakta olup, Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) başkanın yaptığı “State of the Union” konuşması bu geleneğin en bilinen örneklerinden biridir. Ancak, ABD’den farklı olarak, AB’de bu konuşmanın doğrudan dayanağı Kurucu Antlaşmalarda (Birincil Hukuk) değil, Parlamento ile Komisyon arasındaki kurumsal düzenlemelerde yer almaktadır. (Bununla birlikte bu türden kurumlararası anlaşmaların/düzenlemelerin hukuki dayanağı Kurucu Antlaşmada açıkça belirtilmiştir. Bkz. Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkında Antlaşma m.295 ) (Bkz. Parlamento Brifing)

Tarihsel olarak da oldukça yakın zamana işaretlenen bu konuşma pratiği, 2010 tarihli Avrupa Parlamentosu-Komisyon İlişkileri Çerçeve Anlaşması kapsamında ele alınan yıllık siyasi ve yasama programlama mekanizmasının yeni bir unsuru olarak ortaya çıkmıştır. (Karşılıklı diyalog, sorumluluk ve takvim planlaması gibi unsurlar 2005 tarihli Çerçeve Anlaşması’nda da yerini bulmaktadır. Ancak Birliğin Durumu Konuşması, kendine özgü usul ve içeriğiyle ilk kez 2010 yılında kurumsal çerçeveye dâhil edilmiştir.) Bu doğrultuda konuşma, aynı yıl (2010) kabul edilen Avrupa Parlamentosu-Komisyon İlişkileri Çerçeve Anlaşması ile açıkça düzenlenmiştir. (Bkz. Çerçeve Anlaşma 2010)

Bu kurumlararası anlaşma, Avrupa Parlamentosu ile Komisyon arasındaki özel ortaklık anlayışını güçlendirmeyi, bu çerçevede Komisyonun siyasi sorumluluğu ve meşruiyetini pekiştirmeyi, kurumlar arasındaki yapıcı diyaloğu ve bilgi akışını geliştirmeyi ve usuller ile planlama alanındaki işbirliğini artırmayı amaçlamaktadır. (Çerçeve Anlaşma 2010 m.1) Temelde ise Çerçeve Anlaşma, Avrupa Parlamentosu ile Komisyon arasındaki çalışma ilişkilerinin düzenlenmesine yönelik çeşitli kurallar içermektedir. Bu kapsamda özellikle Komisyonun siyasi sorumluluğu, kurumlar arasında düzenli ve etkili bir siyasi diyaloğun kurulması ve yasama usullerinin yürütülmesine ilişkin esaslar ele alınmaktadır.

Çerçeve Anlaşmanın eklerinde ise çalışma programları için takvimler belirlendiği görülmektedir. Kısaca belirtmek gerekirse, Komisyon Çalışma Programı, izleyen yıla ilişkin yasama ve yasama dışı girişimlerin yanı sıra Komisyonun daha uzun vadeli önceliklerini de ortaya koyan bir planlama olarak değerlendirilmelidir. Bu bağlamda, diğer sayılan unsurlar dışında, hukuki araçlar, teklifler ve sadeleştirme çalışmalarını da içeren bu programın, Komisyon ile Avrupa Parlamentosu arasında gelecek dönemin önceliklerine ilişkin yapılandırılmış bir diyaloğa da temel oluşturacağı belirtilmelidir.

Bu temelden hareketle, Birliğin Durumu Konuşmasının da Çerçeve Anlaşma’da açık bir şekilde zikredildiği ve tarihsel olarak belirli bir düzenleme yapıldığı görülmektedir. Buna göre, her yıl Eylül ayının ilk Parlamento oturumunda (“a State of the Union debate” çerçevesinde) Birliğin Durumu Konuşması gerçekleştirilmektedir. Bu kapsamda Komisyon Başkanı, içinde bulunulan yıla ilişkin genel bir değerlendirme yapmakta ve izleyen dönemde öncelik verilecek konuları ortaya koymaktadır. Komisyon Başkanı ayrıca, bir sonraki yılın Komisyon Çalışma Programının hazırlanmasına yön verecek temel unsurları da eş zamanlı olarak yazılı biçimde Avrupa Parlamentosuna sunmaktadır. (Çerçeve Anlaşma 2010 Ek IV-m.5) (EK-Avrupa Parlamentosu seçimlerinin gerçekleştirildiği yıllarda, yeni Komisyonun oluşum süreci Eylül ayında henüz tamamlanmadığından Komisyon Çalışma Programının kabulüne ilişkin olağan takvim uygulanmamaktadır. Bu nedenle örnek olarak, 2014 yılında ya da Ursula von der Leyen tarafından 2019 ve 2024 yıllarında Birliğin Durumu Konuşması yapılmamıştır.)

Avrupa Parlamentosu ve Komisyon arasında 2010 yılında imzalanan bu Çerçeve Anlaşma yürürlükten kalkmıştır. 2010 tarihli Çerçeve Anlaşmanın yerini 2026 yılında kabul edilen yeni Çerçeve Anlaşma almıştır. İncelendiği zaman, 2026 Çerçeve Anlaşmanın da Birliğin Durumu Konuşması usulünü ve takvimini aynen koruduğu görülmektedir. (Bkz. 2026 Çerçeve Anlaşma)

 

İlk Birliğin Durumu Konuşması

2010 tarihli Çerçeve Anlaşma’da yerini bulan ilk Birliğin Durumu Konuşması, dönemin Komisyon başkanı José Manuel Durão Barroso tarafından 7 Eylül 2010 tarihinde yapılmıştır. (Bkz. 2010 Konuşması) Burada dikkat çeken bir detay bulunmaktadır. Bu da söz konusu ilk konuşmanın, 2010 Çerçeve Anlaşması’nın imza tarihinden önce yapılmış olmasıdır. Nitekim Parlamento kayıtlarında, 2010 tarihli Çerçeve Anlaşma henüz yürürlüğe girmeden önce bazı unsurlarının fiilen hayata geçirildiği ve bu kapsamda 2011 yılı Komisyon Çalışma Programının hazırlanmasına yönelik çalışmaların da yürütüldüğü görülmektedir. (Bkz. Press Release)

Barroso bu konuşmasında genel olarak, bundan böyle Birliğin Durumu Konuşmasının izleyen on iki aylık döneme ilişkin çalışmaların genel yönünü ortaya koyan temel siyasi çerçeveyi oluşturacağını belirtmiştir. Bu dönemde alınacak kararların yalnızca kısa vadeli sonuçlar doğurmayacağını, aynı zamanda Avrupa’nın gelecekte nasıl bir yapıya sahip olacağını da belirleyeceğinin altını çizmiştir. Bu çerçevede fırsatlara erişimin desteklendiği, ihtiyaç içinde olanların göz ardı edilmediği, dünyaya ve kendi vatandaşlarına açık, ekonomik, sosyal ve bölgesel bütünleşmeyi güçlendiren bir Avrupa anlayışının hedeflendiği ifade edilmiştir.

İçerik bakımından ise konuşmanın, Lizbon Antlaşması’nın yürürlüğe girmesini izleyen dönemin ekonomik, siyasi ve kurumsal koşullarını yansıttığı görülmektedir. Bu kapsamda Barroso, Birliğin izleyen yıl bakımından karşı karşıya bulunduğu beş temel sorun üzerinde durmuştur. Bunlar: Ekonomik kriz ve ekonomik yönetişim, büyüme ve istihdamın yeniden sağlanması, özgürlük, güvenlik ve adalet alanının inşası, daha güncel ve modern bir AB bütçesine yönelik müzakerelerin başlatılması ve AB’nin küresel düzeyde daha güçlü bir aktör hâline gelmesi olarak sıralanmaktadır. Bunlara ek olarak, bir sonraki dönem için Çerçeve Anlaşma’da öngörüldüğü üzere çalışma takvimi, beklentiler ve öngörülen girişimler de paylaşılmıştır.

 

Birliğin Durumu Konuşmasının Hesap Verebilirlik İşlevi

Birliğin Durumu Konuşması, Komisyonun Avrupa Parlamentosu karşısındaki siyasi sorumluluğunu görünür kılan ve Avrupa Parlamentosu’nun Birliğin gelecek dönem siyasi ve yasama önceliklerinin şekillenmesine önceden katılmasına imkân veren bir ex ante hesap verebilirlik ve parlamenter gözetim mekanizması olarak tanımlanabilmektedir. (Komisyon’un sorumluluğu için ayrıca bkz. AB Antlaşması) Bu tanımlamanın siyasi açıdan iki yönü bulunmaktadır:

Birincisi, bu konuşma pratiği, Komisyonun Avrupa Parlamentosu karşısındaki siyasi sorumluluğunu yalnızca geçmiş faaliyetler üzerinden değil, gelecek döneme ilişkin taahhüt ve öncelikler üzerinden de görünür kılan bir araç olarak görülmelidir. Bu yönüyle, Avrupa Parlamentosu’na yöneltilen sorular, araştırma komitelerinin çalışmaları, bütçe uygulamaları veya güvensizlik önergesi gibi sonradan işleyen denetim mekanizmalarından ayrılmakta ve daha çok ileriye dönük bir hesap verebilirlik işlevi görmektedir.

İkincisi, Konuşma aynı zamanda Birliğin siyasi önceliklerinin kamuoyu önünde açıklanmasına ve bunların Avrupa Parlamentosu çatısı altında tartışılmasına imkân verme potansiyeli barındırmaktadır. Ardından kabul edilen Komisyon Çalışma Programı ise bu genel siyasi yönelimi somutlaştıran ve Konuşmada ortaya konulan hedefleri yasama ve yasama dışı girişimlere dönüştüren bir yapıya sahiptir.

Bu yönleriyle her ne kadar geleceğe yönelik bir hesap verebilirlik aracı gibi görünmekteyse de Konuşma sonunda Avrupa Parlamentosu bir onay veya ret kararı vermemektedir. Konuşma açısından, Çerçeve Anlaşmaya özgülenmiş bir yaptırım mekanizması da bulunmamaktadır. Ancak, bu durum söz konusu yükümlülüklerin bütünüyle yargısal denetimin dışında kaldığı anlamına gelmemektedir. Nitekim, kurumlararası anlaşmaların bağlayıcı nitelikte olabileceği ABİHA m. 295’te açıkça kabul edilmiş durumdadır. Bununla birlikte, Birliğin Durumu Konuşmasının gerçekleştirilmemesi nedeniyle açılmış bir davaya rastlanmamaktadır. Ayrıca, Konuşmanın yapılması yönündeki açık usuli yükümlülük ile Konuşmada açıklanan siyasi önceliklerin daha sonra hayata geçirilmesi/geçirilmemesi konularının da birbirinden ayrılması gerekmektedir. Bu bakımdan, Birliğin Durumu Konuşmasının klasik anlamda bir siyasi denetim aracından ziyade, Komisyonun siyasi sorumluluğunu görünür kılan ve siyasi tercihlerini Avrupa Parlamentosu önünde kamuya açık biçimde gerekçelendirmesini sağlayan (soft) bir hesap verebilirlik mekanizması olarak da değerlendirilmesi mümkün görünmektedir.

 

2026 Birliğin Durumu Konuşması

Komisyon başkanı Von der Leyen, 2026 Birliğin durumu Konuşmasını 16 Eylül 2026 tarihinde Parlamento nezdinde gerçekleştirmiştir. Bu konuşmada belirli başlıkların öne çıktığı görülmektedir. Bunlar kısaca: rekabet gücü ve ekonomik durum, iklim değişikliği ve yapay zeka, sosyal boyutu vurgulanan adil bir Birlik, güçlü ortaklıklarla dünyada AB’nin yeri, güvenlik stratejileri, dış sınırlar ve göç, demokrasi ve hukukun üstünlüğü olarak toparlanabilecektir. (Ayrıca bkz. State of the Union 2026: Main Initiatives)

Birincisi, geçtiğimiz dönem içerisinde AB’nin ekonomik durumu ve Avrupa ekonomisinin temel unsurları değerlendirilmiş ve belirli başlıklarda atılması gereken adımlar ortaya konulmuştur. Bu kapsamda, küresel ölçekte yaşanan savaşların ekonomi üzerindeki etkileri ile yüksek enerji fiyatları ve borçlanma maliyetlerinin yarattığı baskılara dikkat çekilmiş, uygun maliyetli, yerli ve temiz enerjiye erişimin sağlanması, Avrupa ekonomisinin canlandırılması ve şirketlerin rekabet gücünün artırılması üzerinde durulmuştur. Ayrıca Tek Avrupa ve Tek Pazar Yol Haritasının tamamlanması, ekonomik karar alma süreçlerinde daha hızlı hareket edilmesi ve özellikle yapay zekâ başta olmak üzere yeni teknolojilerin reel ekonomiye aktarılması, Avrupa’nın rekabet gücünün artırılması bakımından öncelikli alanlar arasında gösterilmiştir.

İkincisi, çağın gereklerine uygun olarak iklim değişikliği ve yapay zekâ konuları üzerinde durulmuştur. Bu bağlamda, sıcak hava dalgaları ve Avrupa’yı etkileyen yangınlardan hareketle iklim değişikliğiyle mücadele ve değişen koşullara uyum sağlama gerekliliği birlikte ele alınmış, su kıtlığı ve gıda güvenliği de bu çerçevede gündeme getirilmiştir. Yapay zekâ ise çağın bir diğer kritik eşiği olarak nitelendirilerek sunduğu imkânların yanı sıra giderek belirginleşen risklerine de dikkat çekilmiştir. Von der Leyen, Avrupa’nın bu teknolojinin geliştirilmesinde öncü olup olmamasından ziyade, yapay zekâdan mümkün olan en yüksek ekonomik ve toplumsal değeri elde etmesinin önemini vurgulamıştır. Bu doğrultuda yapay zekânın dijital alanın ötesine taşınarak sanayi, sağlık, tarım, enerji, ulaşım ve savunma gibi alanlarda somut biçimde kullanılmasının gerekliliğine işaret etmiştir.

Üçüncüsü, Birliğin sosyal boyutu “adil bir Birlik” anlayışı çerçevesinde ele alınmıştır. Bu kapsamda kaliteli istihdamın desteklenmesi, becerilerin geliştirilmesi, uygun fiyatlı konuta erişim ve demografik değişimin beraberinde getirdiği bakım ihtiyacı üzerinde durulmuştur. Ayrıca, Avrupa Sosyal Haklar Sütununun temel ilkelerine bağlılık bir kez daha vurgulanmıştır.

Dördüncüsü, değişen uluslararası ortam karşısında Birliğin dünyadaki konumu ve üçüncü ülkelerle geliştirdiği ortaklıklar üzerinde durulmuştur. Avrupa’nın refah ve güvenliğinin yalnızca kendi sınırları içerisinde sağlanamayacağı vurgulanarak, Birliğin çıkarlarını koruyabilmesi için küresel ortaklıklarını değişen koşullara göre yeniden şekillendirmesi gerektiği belirtilmiştir. Bu çerçevede ticaret anlaşmalarının yanı sıra özellikle Kanada ile ilişkilerin daha ileri bir düzeye taşınması üzerinde durulmuştur.

Beşincisi, Avrupa’nın güvenliği ve barışın korunması üzerinde durulmuştur. Bu bağlamda NATO ile yürütülen iş birliğine değinilmekle birlikte, mevcut kurumsal yapıların karar alma ve harekete geçme bakımından karşı karşıya kaldığı güçlükler de açıkça ortaya konulmuştur. Bu nedenle özellikle savunma alanında Avrupa’nın birlikte ve daha kararlı hareket etmesinin ve bu alanda stratejik adımlar atılmasının önemi vurgulanmıştır. Bu çerçevede Ukrayna ve Rusya arasındaki savaş ile Gazze’deki durum da ele alınmıştır.

Altıncısı, dış sınırların korunması ile göç ve iltica politikaları üzerinde durulmuştur. Bu alanda yerleşik bir sistemin varlığına işaret edilmekle birlikte, acil durumlara etkili biçimde karşılık verebilecek mekanizmaların geliştirilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Bu doğrultuda, kitlesel hareketliliklerin kasıtlı olarak yaratıldığı ve araçsallaştırıldığı durumlarda devreye girmek üzere yeni bir Avrupa Acil Durum Müdahale Çerçevesi teklif edileceği belirtilmiştir. Ayrıca Frontex’in güçlendirilmesi, erken uyarı sistemlerinin geliştirilmesi ve düzensiz göçün temel nedenleriyle mücadele edilmesinin önemi üzerinde durulmuştur.

Sonuncu olarak, demokrasi ve buna bağlı olarak hukukun üstünlüğü ilkesine değinilmiştir. Bu kapsamda, Avrupa demokrasilerinin dış müdahale ve dezenformasyonun yanı sıra Birlik içerisinden kaynaklanan tehditlere karşı da korunması gerektiği vurgulanmıştır. Hukukun üstünlüğü bakımından ise Macaristan’da son dönemde kaydedilen gelişmelere değinilmiş ve hukukun üstünlüğü raporlarının sorunların erken tespit edilmesi ve diyalog yoluyla ele alınmasındaki rolüne dikkat çekilmiştir. Ayrıca, kanımızca oldukça önemli bir vurgu daha yapılmıştır. Bu da AB fonlarından yararlanma ile hukukun üstünlüğünün yanı sıra özellikle de temel haklara saygı arasındaki bağın gelecek dönem bütçesinde daha da güçlendirilmesi gerektiğine ilişkin değerlendirmedir. (Ayrıca bkz. Avrupa Komisyonu)

Tüm bu başlıklardaki ortak değerlendirme ise Avrupa’nın birlikte hareket etmesi gerekliliğinin sürekli olarak vurgulanmış olmasıdır. Ekonomi ve rekabet gücünden güvenlik ve savunmaya, göçten iklim değişikliğine ve teknolojik dönüşüme kadar ele alınan hemen her alanda ortak hareket etme kapasitesi, Birliğin karşı karşıya bulunduğu sorunlara etkili şekilde cevap verebilmesinin temel koşullarından biri olarak sunulmuştur. Bu yönüyle konuşmanın bütününe, değişen küresel koşullar karşısında daha güçlü, daha bağımsız ve birlikte hareket edebilen bir Avrupa düşüncesinin hâkim olduğu söylenebilir. Nitekim Komisyonun ikinci görev yılına ilişkin değerlendirmelerinde kullandığı “From promise to progress” (taahhütten ilerlemeye) ifadesi de bu yaklaşımı yansıtmakta ve ortaya konulan önceliklerin somut adımlara dönüştürülmesi yönündeki iradeye işaret etmektedir. (Bkz. From Promise to Progress)

 

Sonuç

Birliğin Durumu Konuşmasının, zaman içerisinde Avrupa Parlamentosu ile Komisyon arasındaki siyasi diyalog ve yıllık programlama sürecinin önemli unsurlarından biri hâline geldiği görülmektedir. Kurucu Antlaşmalarda doğrudan düzenlenmemekle birlikte kurumlararası anlaşmalar çerçevesinde kurumsallaşan Konuşma, Komisyonun Avrupa Parlamentosu karşısındaki siyasi sorumluluğunun görünür hâle gelmesine ve gelecek dönemin siyasi ve yasama önceliklerinin Parlamento çatısı altında tartışılmasına imkân vermektedir.

Genel olarak bakıldığında, 2026 Birliğin Durumu Konuşmasının, yerleşik uygulamaya uygun şekilde, geçmiş döneme ilişkin gelişmeler ile gelecek dönemin öncelik ve girişimlerini birlikte ele aldığı söylenebilecektir. Bununla birlikte, ikinci von der Leyen Komisyonunun görevdeki ikinci yılına karşılık gelen konuşmada, daha önce ortaya konulan siyasi önceliklerin ne ölçüde hayata geçirildiğine ilişkin değerlendirmelerin ve bunların devamı niteliğindeki adımların daha belirgin hale geldiği dikkat çekmektedir. Bu bakımdan 2026 konuşmasında asıl dikkat çekici hususun yeni girişimlerin açıklanmasından ziyade, önceki taahhütler ile kaydedilen ilerleme ve gelecek döneme ilişkin adımlar arasında bir devamlılık kurulması olduğu değerlendirilebilecektir. Bununla birlikte, küresel ölçekte devam eden siyasi ve ekonomik belirsizliklerin bu yaklaşımı ne ölçüde etkileyeceği ve ortaya konulan girişimlerin ne ölçüde hayata geçirilebileceği zaman içerisinde görülebilecektir.

 

Bu yazıya atıf için: Merve Ağzıtemiz, "Avrupa Birliği'nde Birliğin Durumu Konuşması: Hukuki Çerçeve ve 2026 Konuşması" Yaşayan AB Hukuku Blogu, 30.09.2026,  https://yasayanabhukuku.blogspot.com/2026/09/avrupa-birliginde-birligin-durumu.html