08 May 2026

Avrupa Birliği Adalet Divanının 21 Nisan 2026 Tarihli Commission v Hungary (C-769/22) Kararı: Avrupa Birliği’nin Değerlerinin Yargısal Denetime Elverişliliği

 


*Görsel, yazar tarafından yapay zekâ destekli bir araç kullanılarak üretilmiştir.

 

İlke Göçmen, Prof. Dr., Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Avrupa Birliği Hukuku Anabilim Dalı / Jean Monnet Chair (2019-2022) / The Alexander von Humboldt Foundation – Georg Forster Research Fellow for Sustainable Development (2023-2024)

 

Giriş

Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD), 21 Nisan 2026 tarihinde Commission v Hungary (C-769/22) davasındaki kararını açıklamıştır. Davadaki temel soru, Adalet Divanı Başkanı Koen Lenaerts tarafından bir video açıklamasında şu şekilde ifade edilmiştir: “Bir üye devlet, çocukların korunması amacıyla hareket ettiğini ileri sürerek, doğumda atanan cinsiyete karşılık gelen cinsiyet kimliğinden farklılaşmayı, cinsiyet geçişini veya eşcinselliği yansıtan içeriklere –örneğin görsel-işitsel içeriklere– erişimi yasaklayabilir veya sınırlayabilir mi?” Adalet Divanı, Macaristan’ın bu yöndeki ihtilaflı düzenlemelerinin Avrupa Birliği (AB) hukukunu, AB iç pazar hukuku kapsamında hizmetlerin serbest dolaşımı ve AB Temel Haklar Şartı dâhil, ihlal ettiğini belirlemiştir.

Kararın en dikkat çekici yönü ise, AB’nin değerlerinin (AB Antlaşması’nın 2. maddesinin) yargısal denetime elverişliliğinin, başka bir ifadeyle “mahkemeler tarafından bir davayı karara bağlamak amacıyla kullanılabilir” bir hüküm teşkil ettiğinin (HS Görüşü, para. 150), ilk kez kabul edilmiş ve ihlalinin tespit edilmiş olmasıdır.

AB Antlaşması md. 2 uyarınca:

Birlik, insan onuruna saygı, özgürlük, demokrasi, eşitlik, hukukun üstünlüğü ve azınlıklara mensup kişilerin hakları da dahil olmak üzere insan haklarına saygı değerleri üzerine kuruludur. Bu değerler, çoğulculuk, ayrımcılık yapmama, hoşgörü, adalet, dayanışma ve kadın-erkek eşitliğinin hâkim olduğu bir toplumda üye devletler için ortaktır.

Commission v Hungary (C-769/22) kararının önemi bakımından şu tespitler yapılabilir. Birincisi, Adalet Divanı davayı Genel Kurul olarak (tüm hâkimlerin katılımıyla) görmüştür. Bu durum, davanın istisnai öneme sahip olduğu anlamına gelmektedir (ABAD Statüsü md. 16). Nitekim 2021-2025 yılları arasında Adalet Divanı toplam 3486 karardan sadece 4’ünü Genel Kurul olarak almıştır. İkincisi; Belçika, Danimarka, Almanya, Estonya, İrlanda, Yunanistan, İspanya, Fransa, Lüksemburg, Malta, Hollanda, Avusturya, Portekiz, Slovenya, Finlandiya ve İsveç (toplam 27 üye devletten 16’sı) ile Avrupa Parlamentosu, Komisyonu desteklemek amacıyla davaya müdahil olmuştur (para. 82). Üçüncüsü, Hukuk Sözcüsü (HS) Ćapeta, 5 Haziran 2025 tarihinde Gerekçeli Görüşünü sunmuştur. Adalet Divanı, dava konusu olayın hiçbir yeni hukuksal sorun ortaya çıkarmadığı görüşündeyse davanın Hukuk Sözcüsünün görüşü olmaksızın yürütülmesine karar verebilmektedir (ABAD Statüsü md. 20). O halde, Adalet Divanı, bu davada Hukuk Sözcüsünün görüşü alındığına göre, dava konusu olayın yeni hukuksal sorun ortaya çıkardığı kanaatini taşımaktadır. Dördüncüsü, karar, “medya ilgisini çeken veya vatandaşların yaşamında etki doğuran konular hakkında” kamuoyunu bilgilendirmeyi amaçlayan basın açıklamaları arasında yer almıştır. Beşincisi, karar yalnızca basın açıklamasıyla değil, aynı zamanda bir video açıklaması ile de kamuoyuna duyurulmuştur.

Bu blog yazısı, kararın en dikkat çekici yönü olan AB’nin değerlerinin (AB Antlaşması’nın 2. maddesinin) yargısal denetime elverişliliği meselesine odaklanmak üzere kaleme alınmıştır. İhlal prosedürüne kısaca değinildikten sonra, AB’nin değerlerinin (AB Antlaşması’nın 2. maddesinin) ihlali konusundaki tarafların iddialarına ve Adalet Divanının tespitlerine yer verilecektir.

 

1. İhlal Prosedürü

Komisyonun Macaristan aleyhine ihlal prosedürü başlatmasına yol açan süreç şu şekilde özetlenebilir: Macaristan, 2021 yılında çocukların korunması amacıyla bazı kanunlarda değişiklik yapmıştır (para. 76). Bu değişiklikler, özünde, doğumda atanan cinsiyete karşılık gelen cinsiyet kimliğinden farklılaşmanın, cinsiyet değişikliğinin veya eşcinselliğin tasvirini ya da teşvikini ayırt edici unsur olarak içeren içeriklere erişimi yasaklama veya sınırlama sonucunu doğurmaktadır. 15 Temmuz 2021’de Komisyon, bu değişikliklerin AB hukukuna aykırı olduğu düşüncesiyle, Macaristan’a resmi bildirim mektubu göndererek ihlal prosedürünü başlatmıştır (para. 77). 15 Eylül 2021’de Macaristan, bu iddialara itiraz etmiştir (para. 78). 2 Aralık 2021’de Komisyon, gerekçeli görüş kabul ederek Macaristan’ı iki ay içinde AB hukukuyla uyum sağlamaya davet etmiştir (para. 79). 2 Şubat 2022’de Macaristan, ihtilaflı değişikliklerinin AB hukuku ile uyumlu olduğu kanaatinde olduğunu bildirmiştir (para. 80).

Komisyon, bu arka planda, 19 Aralık 2022’de Macaristan’a karşı ihlal davası açmıştır (para. 81). Komisyona göre Macaristan’ın ihtilaflı değişiklikleri;

(i) AB iç pazar hukuku kapsamında hizmetlerin serbest dolaşımı (AB’nin İşleyişi Hakkında Antlaşma md. 56) ile birlikte Elektronik Ticaret Direktifi (2000/31 sayılı Direktif), İç Pazarda Hizmetler Direktifi (2006/123 sayılı Direktif) ve Görsel-İşitsel Medya Hizmetleri Direktifi (2010/13 sayılı Direktif) gibi birtakım ikincil hukuk düzenlemelerine,

(ii) AB Temel Haklar Şartı’na (Bkz. AB Antlaşması md. 6),

(iii) Genel Veri Koruma Tüzüğü’ne (2016/679 sayılı Tüzük) ve

(iv) AB’nin değerlerine (AB Antlaşması md. 2) aykırılık teşkil etmektedir.

Bir not olarak, Adalet Divanı, Komisyonun tüm savlarını yerinde bularak Macaristan’ın AB hukukunu ihlal ettiğine karar vermiştir. Burada ise, AB’nin değerleri (AB Antlaşması’nın 2. maddesi) ile ilgili kısım detaylandırılacaktır.

 

2. AB’nin Değerlerinin (AB Antlaşması’nın 2. Maddesinin) İhlali ile ilgili Tarafların İddiaları

Komisyona göre AB’nin değerleri (AB Antlaşması’nın 2. maddesi), tek başına, yargısal denetime elverişlidir ve Macaristan söz konusu maddeyi ihlal etmektedir. Ona göre ihtilaflı değişiklikler, “Macar ve Avrupa toplumunun ayrılmaz bir parçası olan, doğumda kendisine atanan cinsiyetle özdeşleşmeyen veya heteroseksüel olmayan kişiler gibi belirli bir sosyal grubu marjinalleştirmeye ve dışlamaya yönelik kasıtlı ve koordineli bir politikanın yansıması ve ifadesidir” (para. 494). Bu politika, AB’nin değerlerine aykırı eylemlerin “özellikle ciddi, çok sayıda ve bariz nitelikte” olduğunu göstermekte olup, Birlik değerleriyle, özellikle insan onuruna saygı, eşitlik ve insan haklarına saygı değerleriyle doğrudan çatışmaktadır (para. 494-495). Üye devletler, AB Antlaşması md. 49 çerçevesinde, AB’nin değerleri bakımından hem saygı göstermeyi hem de desteklemeyi taahhüt ederek, özgürce ve gönüllü olarak AB’ye katılmıştır (para. 498). Ayrıca, ABAD içtihat hukuku uyarınca bu değerler, AB’nin bir ortak hukuk düzeni olarak kimliğinin özünü tanımlamaktadır ve AB yetkileri içinde kalmak koşuluyla bu değerleri savunabilmelidir (para. 499). Divan, “bu yönde açık ve özel bir hüküm bulunmadığı sürece, yargı yetkisine herhangi bir kısıtlama getirildiği kabul edilemeyeceğine göre” üye devletlerin AB Antlaşması’nın 2. maddesindeki değerlere saygı göstermesini sağlayabilmelidir (para. 503).

Komisyon, daha sonra, AB’nin değerleri ile ulusal kimlik arasındaki ilişkiye değinmektedir. AB Antlaşması md. 4(2) uyarınca: “Birlik, üye devletlerin Antlaşmalar önündeki eşitliğine ve bölgesel ve yerel özerk yönetimler de dahil, siyasal ve anayasal temel yapılarında mündemiç ulusal kimliklerine saygı gösterir”. Komisyona göre ulusal kimlik, AB’nin değerlerinden sapma (derogasyon) amacıyla kullanılamaz (para. 504).

Komisyon, ayrıca, AB Antlaşması’nın 2. maddesinden doğan hukuki yükümlülükler üstünde durmuştur. Ona göre bu maddenin hukuken bağlayıcı olmadığına dair bir ifade bulunmamaktadır (para. 507). Bu madde, salt programatik nitelik taşımamaktadır (para. 508). 2. maddenin bağlayıcılığı, içtihat hukukunda vurgulanan üye devletler arasındaki karşılıklı güven ilkesiyle de uyumludur (para. 510). Bununla birlikte, 2. madde temelinde “yalnızca belirli bir ağırlık düzeyine sahip veya yatay nitelikteki AB hukuku ihlalleri” gündeme gelebilir (para. 511).

Macaristan’a göre ise AB Antlaşması’nın 2. maddesi, tek başına, yargısal denetime elverişli değildir. Bu madde, “genel nitelikli” bir hüküm olup, bu nedenle ihlal davası çerçevesinde yükümlülüklerin yerine getirilmemesine hukuki dayanak teşkil edemez (para. 513). Madde bağlayıcı olsa bile, otomatik olarak, ihlal davasında kullanılabilir kabul edilmemelidir, zira AB’nin değerleriyle ilgili temel mekanizma, AB Antlaşması’nın 7. maddesinde öngörülen prosedürdür (para. 514). 2. maddede yer alan değerler, tek başına değil, AB Temel Haklar Şartı veya ABİHA’nın bazı hükümleriyle somutlaştırıldığı ölçüde ihlal davasına konu olabilir (para. 515). Kaldı ki, üye devletler, ulusal kimlikleriyle yakından bağlantılı konularda toplumun temel çıkarlarının korunma düzeyini belirleme konusunda takdir yetkisine sahiptir (para. 516). Son olarak, ihtilaflı değişiklikler, “doğumda kendisine atanan cinsiyetle özdeşleşmeyen veya heteroseksüel olmayan kişileri damgalamayı ya da onları toplumdan dışlamayı amaçlamamaktadır” (para. 518).

 

3. AB’nin Değerlerinin (AB Antlaşması’nın 2. Maddesinin) İhlali ile ilgili Divanın Tespitleri

Adalet Divanı, önce AB’nin değerlerinin (AB Antlaşması’nın 2. maddesinin) bağlayıcı niteliğini, ardından bu madde kapsamındaki yükümlülüklerin yerine getirilmemesini ele almıştır.

 

3.1. AB’nin Değerlerinin (AB Antlaşması’nın 2. Maddesinin) Bağlayıcı Niteliği

Adalet Divanı, öncelikle, AB’nin değerlerini AB hukuk düzeni genelinde ele almaktadır. Buna göre “Birlik, kendine has bir anayasal çerçeveye sahip” olup bu çerçeve, diğerlerinin yanı sıra, AB Antlaşması’nın 2. maddesinde yer alan kurucu değerleri de içerir (para. 520). Üye devletler, AB Antlaşması md. 49 çerçevesinde, AB’nin değerleri bakımından hem saygı göstermeyi hem de desteklemeyi taahhüt ederek, özgürce ve gönüllü olarak AB’ye katılmıştır (para. 521). AB hukuk düzeninin temel varsayımı, karşılıklı güven ilkesinin de dayandığı üzere, her üye devletin diğer üye devletlerle birlikte 2. maddede yer alan ortak değerlere bağlılığı paylaşmasıdır (para. 522). Dolayısıyla, bir üye devletin 2. maddede yer alan değerlere uyumu, AB hukukundan doğan haklardan yararlanması açısından bir koşuldur (para. 523). “Bir üye devlet, mevzuatını 2. maddede yer alan değerlerin korunma düzeyinde bir azalmaya yol açacak şekilde değiştiremez[; dahası bu] değerler ışığında herhangi bir gerilemenin önlenmesini sağlamakla yükümlüdür” (para. 524). Bu değerler, “bir ortak hukuk düzeni olarak Birliğin öz kimliğinin ayrılmaz bir parçasını oluşturur” (para. 525).

Adalet Divanı, daha sonra AB Antlaşması’nın 2. maddesini lafzı, bağlamı ve kökeni ışığında tek başına bağlayıcı nitelik taşıyıp taşımadığı bakımından incelemektedir (para. 528). Lâfız bakımından, bu madde, “üye devletlerin karşılıklı olarak saygı göstermeyi, korumayı ve geliştirmeyi taahhüt ettikleri Birliğin kurucu değerlerini belirlemektedir” (para. 530). Bağlam yönünden, AB Antlaşması’nın genel sistemi, örneğin bu maddenin “Ortak Hükümler” başlıklı Başlık I altında yer alması ve AB Antlaşması’nın 49. maddesi, işbu değerlerin bağlayıcı niteliğini teyit etmektedir (para. 531-533). Hazırlık çalışmaları yönünden ise, Avrupa’nın Geleceği Konferansı’na ilişkin çalışmalar, bu yönde bir yorumu desteklemektedir (para. 535). Sonuç olarak, “2. maddede yer alan değerler, kendiliğinden (per se), hukuken bağlayıcıdır” ve “üye devletler ve Birlik kurumları, bu değerler bakımından saygı gösterme, koruma ve geliştirme yükümlülüğü altındadır” (para. 536).

Adalet Divanı, son olarak, Macaristan’ın AB Antlaşması’nın 7. maddesi ile 2. maddesinin tek başına bağlayıcılığı arasında birbirini dışlayan bir ilişki bulunduğu yönündeki iddiasını kabul etmemiştir (para. 541). İçtihat hukuku uyarınca AB, yetkileri içinde kalmak koşuluyla bu değerleri savunabilmelidir (para. 537). Kurucu antlaşmalar, “oluşturulan ortak hukuk düzeninin dayandığı temel varsayımın güvence altına alınması amacıyla”, “AB hukukunun yorumunda tutarlılık ve yeknesaklık sağlamayı amaçlayan bir yargısal sistem tesis etmiştir” (para. 538). AB Antlaşması md. 19(1) uyarınca ABAD, diğerlerinin yanı sıra ABİHA md. 258260 ile düzenlenen ihlal davası aracılığıyla, “Antlaşmalar’ın yorumlanmasında ve uygulanmasında hukuka riayet edilmesini sağlar” (para. 538). Bu çerçevede, ABAD, genel yargı yetkisinden herhangi bir istisna bulunmadığından, ihlal davası kapsamında AB Antlaşması’nın 2. maddesinden doğan yükümlülüklere uyumu denetleme yetkisine sahiptir (para. 540).

 

3.2. AB’nin Değerleri (AB Antlaşması’nın 2. Maddesi) Kapsamındaki Yükümlülüklerin Yerine Getirilmemesi

Adalet Divanı, öncelikle, Macaristan’ın AB hukuku ihlallerinin AB Antlaşması’nın 2. maddesinin ihlaline de yol açıp açmadığını değerlendirmiştir (para. 545). Bir ön tespit olarak, Macaristan, ihtilaflı değişiklikler nedeniyle, yalnızca AB iç pazar hukuku kapsamında hizmetlerin serbest dolaşımını değil, aynı zamanda AB Temel Haklar Şartı’nın 1. (insan onuru), 7. (özel ve aile hayatına saygı), 11. (ifade ve bilgi özgürlüğü) ve 21. (ayrımcılık yasağı) maddelerini de ihlal etmiştir (para. 544). AB’nin değerleri “hukuken bağlayıcı yatay yükümlülükler ortaya koymaktadır” (para. 546). Bununla birlikte, AB Antlaşması’nın 2. maddesinin hukuken bağlayıcı olması, 2. maddedeki değerleri somutlaştıran herhangi bir AB hukuku hükmünün ihlalinin otomatik olarak bu maddenin de ihlali sonucunu doğurduğu anlamına gelmez (para. 547). Bu bağlamda, “AB’nin değerlerinden bir veya birkaçının yalnızca açık ve özellikle ciddi ihlalleri” AB Antlaşması’nın 2. maddesinin ihlali sonucunu doğurabilir, çünkü “bu tür ihlaller, çoğulculuğun hâkim olduğu bir toplumda ortak bir hukuk düzeni olarak Birliğin öz kimliğiyle bağdaşmaz” (para. 551).

Adalet Divanı, daha sonra, Macaristan’ın ihtilaflı değişikliklerinin “açık ve özellikle ciddi ihlal” oluşturup oluşturmadığını incelemiştir. Söz konusu değişiklikler, “koordineli bir ayrımcı önlemler bütünü getirmekte” olup “doğumda kendisine atanan cinsiyetle özdeşleşmeyen veya heteroseksüel olmayan kişilerin yalnızca cinsiyet kimlikleri veya cinsel yönelimleri temelinde damgalanmasına ve marjinalleştirilmesine yol açmaktadır” (para. 553-554). Bu durum ise “toplumun bazı üyelerinin toplumsal görünmezliği anlamına gelmekte” olup “insan onuruna saygı, eşitlik ve azınlıklara mensup kişilerin hakları da dâhil olmak üzere insan haklarına saygı değerleriyle bağdaşmamaktadır” (para. 555). Dolayısıyla, ihtilaflı değişiklikler, söz konusu değerler bakımından açık ve özellikle ciddi ihlal oluşturmaktadır (para. 556).

Adalet Divanı, son olarak, AB’nin değerleri ile ulusal kimlik arasındaki ilişkiyi açıklığa kavuşturmuştur. Macaristan’a göre üye devletler, ulusal kimlikleriyle yakından bağlantılı konularda toplumun temel çıkarlarının korunma düzeyini belirleme konusunda takdir yetkisine sahiptir (para. 557). Divana göre ise, AB Antlaşması’nın 2. maddesinden doğan yükümlülükler, bir üye devletten diğerine değişiklik gösteremez (para. 559). Üye devletler, 2. maddede yer alan değerlere her zaman saygı göstermeyi taahhüt etmiştir (para. 560). Kaldı ki, AB Antlaşması’nın 4(2) maddesi, kendisiyle aynı hiyerarşik düzeyde bulunan hükümler, özellikle de 2. madde, ışığında yorumlanmalıdır ve üye devletleri 2. maddeden kaynaklanan yükümlülüklerden muaf tutamaz (para. 561). Dolayısıyla, “AB Antlaşması’nın 4(2) maddesi, yalnızca burada atıfta bulunulan ulusal kimlik anlayışının, AB Antlaşması’nın 2. maddesinde yer alan değerlerle uyumlu olan biçimini korumaktadır” (para. 562). Bu nedenle, ihtilaflı değişiklikler, AB’nin değerlerini açık ve özellikle ciddi ihlal ettiğinden, Macaristan, söz konusu değişiklikleri haklı göstermek amacıyla ulusal kimliğine dayanamaz (para. 563).

 

Sonuç

Commission v Hungary (C-769/22) kararı, şimdiden, yoğun akademik ve kurumsal etkinliklerin odağı hâline gelmiştir. Örneğin, King’s College London 11 Mayıs 2026 tarihi için karara ilişkin çevrim içi bir tartışma programı organize etmiştir. EU Law Live ise, karar üzerine bir sempozyum başlatmış, bu kapsamda örneğin Paul Craig, John Morijn ve Benedikt Riedl gibi yazarların görüş yazılarına yer vermiştir. EU Law Live, ayrıca, Armin von Bogdandy ile Miguel Poiares Maduro’nun katıldığı bir podcast bölümü yayımlamıştır. Bu tür etkinliklerin önümüzdeki dönemde artmaya devam edeceği, kararın orta vadede yalnızca karar incelemelerine değil, aynı zamanda makaleler gibi diğer eserlere de konu olmasının beklenebileceği söylenebilir.

Karardaki tespitlerin bir kısmı önceki kararlarda da yer almakla birlikte, diğer kısmı ilk kez bu karar ile ortaya konmuştur. Bu bağlamda, daha önce ayrı bir blog yazısında incelediğimiz Poland v Parliament and Council (C-157/21) ve Hungary v Parliament and Council (C-156/21) kararlarındaki birtakım tespitler, bu kararda da tekrarlanmaktadır. İlk kez bu karar ile birlikte ortaya konan tespitler ise iki başlık altında toplanabilir.

Bu tespitlere geçmeden evvel, HS Ćapeta’nın Gerekçeli Görüşünde yer verdiği, kararın AB Antlaşması’nın 2. maddesi bakımından hangi meseleleri çözüp hangilerini çözmediğine ilişkin çizdiği sınırlara değinmek faydalı olacaktır. Ona göre “hukuki kurallar mahkemeler tarafından farklı amaçlarla kullanılabilir: Diğer hukuki kurallara anlam vermek için yorumlayıcı bir araç olarak, bireysel hukuk süjeleri için hak kaynağı olarak veya başka bir kuralın hukuka uygunluğunun değerlendirilmesi için bir ölçüt olarak” (para. 151). Bu dava, yalnızca ihlal prosedürü bağlamında üye devlet mevzuatının yargısal denetimi ile ilgilidir, dolayısıyla 2. maddenin doğrudan veya yorumlayıcı etkisi tartışmasının kapsamı dışındadır (para. 152-153).

Bu ön tespitin ardından, birincisi, Adalet Divanı tarafından, AB Antlaşması’nın 2. maddesinin yargısal denetime elverişli olduğu kabul edilmiştir. Bu bağlamda ilk katmandaki soru, 2. maddenin bağlayıcı bir hukuk normu olup olmadığıdır. Daha önceki kararlarda, 2. maddede yer alan değerler genellikle bu değerleri somutlaştıran AB hukuku hükümleri aracılığıyla uygulanırken, bu kararda söz konusu yaklaşımın ötesine geçilmiştir. Nitekim Adalet Divanına göre: “2. maddede yer alan değerler, kendiliğinden (per se), hukuken bağlayıcıdır” ve “üye devletler ve Birlik kurumları, bu değerler bakımından saygı gösterme, koruma ve geliştirme yükümlülüğü altındadır” (para. 536).

İkinci katmandaki soru ise, bağlayıcı bir hukuk normu olarak AB Antlaşması’nın 2. maddesinin hangi yargı yolları aracılığıyla işletilebileceğidir. Bu yönden Divan, kurucu antlaşmaların öngördüğü yargı yetkisi sisteminde herhangi bir istisna bulunmadığını vurgulayarak, ihlal davası kapsamında 2. maddeden doğan yükümlülüklere uyumu denetleme yetkisine sahip olduğunu ifade etmiştir (para. 540). Bu yaklaşımın mantıksal sonucu olarak, aynı gerekçenin kurucu antlaşmalarla öngörülen diğer yargısal başvuru yolları (örneğin ön karar prosedürü) bakımından da geçerli olduğu söylenebilir. Bununla birlikte, ikinci tespitte ele alınacak ihlal eşiği dikkate alındığında, 2. maddenin bu karardaki şekliyle yargısal işletiminin en belirgin biçiminin ihlal davası çerçevesinde ortaya çıkacağı söylenebilir.

İkincisi, AB Antlaşması’nın 2. maddesinin hangi eşik aşıldığında ihlal edileceği ortaya konmuştur. Bu bağlamda, 2. maddede yer alan değerleri somutlaştıran AB hukuku hükümlerinin ihlali, tek başına, 2. maddenin ihlali sonucunu doğurmaz (para. 547). Nitekim, “AB’nin değerlerinden bir veya birkaçının yalnızca açık ve özellikle ciddi ihlalleri” 2. maddenin ihlali sonucunu doğurabilir. Bunun gerekçesi, bu tür ihlallerin “çoğulculuğun hâkim olduğu bir toplumda ortak bir hukuk düzeni olarak Birliğin öz kimliğiyle bağdaşmaması”dır (para. 551). (Krş. HS Ćapeta, “2. maddede yer alan değerlerin inkâr edilmesi” eşiğini önermiştir (para. 237).)

Bu çerçevede Adalet Divanı, somut uyuşmazlıkta da eşiğin aşıldığına ve bu suretle 2. maddenin ihlal edildiğine karar vermiştir. Ona göre insan onuruna saygı, eşitlik ve insan haklarına saygı değerleri; “koordineli ayrımcı önlemler bütünü”, “cinsiyet kimlikler veya cinsel yönelimler temelinde damgalanma ve marjinalleştirilme” ve “toplumun bazı üyelerinin toplumsal görünmezliği” gibi tespitler üzerinden, açık ve özellikle ciddi biçimde ihlal edilmektedir (para. 553-556). Ulusal kimlik söylemi ise bu sonucu bertaraf edemez, çünkü “AB Antlaşması’nın 4(2) maddesi, yalnızca burada atıfta bulunulan ulusal kimlik anlayışının, AB Antlaşması’nın 2. maddesinde yer alan değerlerle uyumlu olan biçimini korumaktadır” (para. 562).

Commission v Hungary (C-769/22) kararı, AB’nin değerlerinin (AB Antlaşması’nın 2. maddesinin) tek başına yargısal denetime elverişliliği ve uygulanma koşullarına ilişkin ilk karar olmakla birlikte, muhtemelen bu alandaki son karar olmayacaktır. Bu tür uyuşmazlıklar, “üye devletlerin ‘kırmızı çizgileri’ geçip geçmediği”, başka bir ifadeyle “AB anayasal değerlerinden sapıp sapmadığı” (HS Görüşü, para. 233) sorusunu gündeme getirmektedir. Bu yönüyle karar, AB üyeliğine aday devletler bakımından da önem taşımaktadır. Nihayetinde, kararın anayasal düzlemde doğuracağı etkiler dikkate alındığında, tartışmaların devam etmesi beklenmektedir.

 

Bu yazıya atıf için: İlke Göçmen, “Avrupa Birliği Adalet Divanının 21 Nisan 2026 Tarihli Commission v Hungary (C-769/22) Kararı: Avrupa Birliği’nin Değerlerinin Yargısal Denetime Elverişliliği”, Yaşayan Avrupa Birliği Hukuku Blogu, 8/5/2026, Link: <https://yasayanabhukuku.blogspot.com/2026/05/C-769-22.html>

 

Bu yazıyı faydalı buldunuz mu? Hiç bir içeriği kaçırmayın bizi takip edin.

29 April 2026

C-767/23 Remling Kararı Işığında Ön Karar Başvurusu Yapma Yükümlülüğü ve Başvurmama Kararının Gerekçelendirilmesi

C-767/23 Remling Kararı Işığında Ön Karar Başvurusu Yapma Yükümlülüğü ve Başvurmama Kararının Gerekçelendirilmesi


Fotoğraf Bilgileri: Eser Sahibi: Luxofluxo / Wikimedia Commons

Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) 24 Mart 2026 tarihinde ön karar prosedürü kapsamında verdiği Remling (C-767/23) kararını açıklamıştır. Bu karar ile Avrupa Birliği (AB) Hukukunun temel yönlerine yeniden vurgu yapıldığı görülmektedir. Nitekim, karar kapsamında, nihai (ulusal) mahkemelerin, ön karar prosedüründe ABAD’a başvurma yükümlülüklerinin gerekçelendirilmesi hususu tekrar ele alınmıştır. Bu karar aynı zamanda, ön karar prosedürünün esaslarını oluşturan önceki tarihli ABAD içtihadının bir devamı niteliğindedir. (bkz. CILFIT  C-283/81 / Consorzio Italian Management e Catania Multiservizi C‑561/19)

Remling kararının önemi ile ilgili olarak da ayrıca şu tespitlerde bulunulabilir. Birincisi, bu dava Büyük Dairede görülmüştür. İkincisi, Hollanda, Almanya, İtalya, Finlandiya ve Komisyon davaya ilişkin gözlemlerini sunmuştur. Üçüncü olarak, Hukuk Sözcüsü Ćapeta 26 Haziran 2025 tarihinde Gerekçeli Görüşünü vermiştir. Adalet Divanı, dava konusu olayın hiçbir yeni hukuksal sorun ortaya çıkarmadığı görüşündeyse davanın Hukuk Sözcüsünün görüşü olmaksızın yürütülmesine karar verebilmektedir (Adalet Divanı Statüsü m.20). O halde, bu davada Hukuk Sözcüsünün görüşü alındığına göre, bu durum, davanın hukuki öneminin yüksek olduğu şeklinde yorumlanabilir. Dördüncüsü, bu karar, “medya ilgisini çeken veya vatandaşların yaşamında etki doğuran konular hakkında” kamuoyunu bilgilendirmeyi amaçlayan basın açıklamaları ve dava özetleri arasında kendisine yer bulmuştur.

Bu yazıda öncelikle, AB Hukukunda ön karar prosedürü kısaca ele alınacak ve Hukuk Sözcüsü görüşü ile birlikte ABAD’ın kararı incelenecektir.

Ön Karar Prosedürü ile İlgili Genel Bilgiler

Avrupa Birliğinin İşleyişi Hakkında Antlaşma’da (ABİHA) ön karar prosedürü düzenlenmektedir. Buna göre: “Avrupa Birliği Adalet Divanı, aşağıdakiler hakkında ön karar verme yetkisine sahiptir:

a) Antlaşmaların yorumu,

b) Birlik kurum, organ, ofis veya ajanslarının tasarruflarının geçerliliği ve yorumu.

Bu tür bir sorunun bir üye devlet mahkemesinde ortaya konması halinde, bu mahkeme kendi kararını vermek için konuya ilişkin bir karara gerek duyarsa, Adalet Divanı’ndan bu sorun hakkında karar vermesini talep edebilir.

Bu tür bir sorunun, iç hukuka göre kararlarına karşı kanun yolunun kapalı olduğu bir ulusal mahkemede görülmekte olan bir davada ortaya konması halinde, bu mahkeme Divan’a başvurmakla yükümlüdür...” (ABİHA m.267)

Antlaşmadaki bu düzenlemeye göre ön karar prosedürü, üye devlet mahkemelerinin ABAD’a yönelttiği sorularla, (i) AB hukukunun yorumlanmasına ve (ii) Birlik kurum ve organlarının işlemlerinin hukuka uygunluğunun denetlenmesine ilişkin meseleleri kapsayan yargısal bir mekanizmadır. 

Bu prosedürün başlangıç noktası üye devlet mahkemeleridir. Bu bağlamda, bir üye devlet mahkemesi, önündeki olay bakımından AB hukukuna ilişkin belirli bir sorunun çözümüne ihtiyaç duymalıdır (ve kendi kararını vermek için bu soruna ilişkin bir karara gerek duymalıdır). Daha sonraki adımda ise üye devlet mahkemesinin hukuki statüsüne bakılmalı ve ön karar prosedürüne başvuru hakkı ve/veya yükümlülüğü değerlendirilmelidir. Son olarak ise ABAD, ulusal mahkemenin önündeki olaydan kaynaklanan soruları üzerinden Birlik hukukunun yorumu veya Birlik tasarrufunun geçerliliği ile ilgili olarak ön karar prosedürü çerçevesinde yargılama yapmakta ve kararını vermektedir. 

Ön karar prosedürü çerçevesinde verilen kararlar iki bakımdan oldukça önemlidir. Birincisi, AB Hukukunun yorumlanması açısındandır. Böyle bir durumda ABAD, ön karar prosedürü çerçevesinde AB hukukunu yorumlar ve ulusal mahkeme de önündeki davaya AB hukukunu uygulamaya karar verirse bu yorum ile bağlı olarak AB hukukunu uygular. Daha geniş bir çerçevede ise yorumlanan AB kuralı, yürürlüğe girdiği andan itibaren anlaşılması ve uygulanması gerektiği şekliyle açıklığa kavuşturulduğundan, tüm üye devlet mahkemeleri ön karar prosedürü çerçevesindeki önceki kararlar ile bağlı sayılmaktadır. Bu da AB içtihat hukukunun gelişmesi ve Birlik çapında yeknesak olarak uygulanması açısından oldukça önemli bir durumdur. İkincisi, ABAD, Birlik otoritelerinin tasarruflarının hukuka uygunluk denetimi hakkında karar vermişse, Birlik otoriteleri en kısa sürede ABAD’ın kararı doğrultusunda gerekli tedbirleri alacaktır. 

Ön karar Prosedürü Çerçevesinde Ulusal Mahkemelerin Başvuru Hakkı ve/veya Yükümlülüğü

Ön karar prosedürü Antlaşmada açıkça düzenlenmekle birlikte kimi ifadelerin ayrıca açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Bu bakımdan ulusal mahkemelerin ön karar prosedürüne başvurma hak ve yükümlülükleri ele alınmalıdır. Burada sorulması gereken soru şudur: Hangi ulusal mahkemeler başvurma hakkına, hangi mahkemeler başvurma yükümlülüğüne sahip olacaktır? Bu bağlamda alt ulusal mahkemeler ve nihai ulusal mahkemeler aynı şekilde mi değerlendirilecektir?

Bu husus ön karar prosedürünün ikili yapısı ışığında değerlendirilmelidir. Yukarıda da bahsedildiği üzere ön karar prosedürü hem AB Hukukunun (Antlaşmaların) yorumu hem de Birlik tasarruflarının geçerliliği ve yorumu bakımından kullanılabilmektedir. 

AB Hukukunun yorumu söz konusu olduğunda alt ulusal mahkemeler (kararlarına karşı kanun yolu açık olan mahkemeler) yalnızca başvuru hakkına sahiptir. Yalnızca başvuru hakkına sahip olmak, istenirse ön karar prosedürüne başvurulabileceği anlamına gelmektedir. Böyle bir durumda alt ulusal mahkeme önündeki olayı ve AB Hukuku ile cevaplanması gereken durumun kararını etkileyip etkilemeyeceğini kendisi değerlendirerek başvuru yapıp yapmamaya karar verebilecektir. Bu durumda alt ulusal mahkemenin takdir yetkisinden bahsedilebilecektir. 

AB Hukukunun yorumu söz konusu olduğunda nihai ulusal mahkemeler hem hakka sahip hem de yükümlülük altında olarak değerlendirilmektedir. Nihai ulusal mahkeme, söz konusu dava yönünden kararlarına karşı kanun yolu kapalı olan mahkeme olarak anlaşılmalıdır. Genel bir kural olarak bu mahkemeler başvuru yapmakla yükümlü olsalar da kimi durumlarda bu yükümlülükten kurtulmakta ve başvuru hakkına sahip olmaktadır. Bu durumlar, CILFIT koşulları/kriterleri olarak adlandırılmaktadır. 

Bu koşullardan birincisi, AB Hukukuna ilişkin sorunun uyuşmazlığın çözümü için gerekli olmamasıdır. İkincisi, benzer bir durum ile ilgili olup halihazırda yanıtlanmış bir soru ile maddi olarak özdeş olan bir sorunun söz konusu olmasıdır. Dolayısıyla, uygulanacak AB hukuku kuralının, ulusal mahkeme önündeki somut olaya nasıl uygulanacağı konusunda herhangi bir şüpheye yer bırakmayacak ölçüde, ABAD tarafından halihazırda yeterince açıklığa kavuşturulmuş olup olmadığına bakılmaktadır (acte éclairé doktrini). Üçüncüsü, Birlik hukukunun doğru uygulanışı ile ilgili şüphe yoksa nihai mahkeme başvuru yükümlülüğünden kurtulmaktadır (acte clair doktrini). Ancak, özellikle bu son unsurun gerçekleşmesi bakımından hukuken çok dar bir pencere bırakıldığının da altı çizilmelidir. ABAD, sonraki dönemde bu içtihadını devam ettirerek, Consorzio Italian Management e Catania Multiservizi kararıyla, nihai mahkemelerin ön karar başvurusunda bulunmama kararlarını, ilgili CILFIT istisnasını açıkça ortaya koyacak şekilde gerekçelendirmeleri gerektiğini belirtmiştir.

Ön karar prosedürü çerçevesinde geçerlilik söz konusu olduğunda ise alt ulusal mahkemeler hakka veya yükümlülüğe sahipken nihai ulusal mahkemeler ise sadece yükümlülük taşımaktadır. 

Remling kararı ile birlikte ABAD, (AB Hukukunun yorumu bakımından) nihai mahkemelerin başvuru yükümlülükleri ve bu yükümlülükten kurtulmalarıyla birlikte, bu durumun nasıl gerekçelendirilmesi gerektiği üzerinde durmuştur.  

C-767/23 Remling Kararındaki Olay ve Ulusal Mahkemenin Temel Sorusu

Olayın temelinde, Fas vatandaşı olan A.M.’nin, Hollanda’da yaşayan ve Hollanda vatandaşı olan eşi ve çocukları nedeniyle genel geçerli bir oturma izni talebinde bulunması yer almaktadır. Ancak bu başvuru, A.M.’nin hâlihazırda İspanya’da oturma iznine sahip olduğu gerekçesiyle reddedilmiştir. İdari başvurunun da reddedilmesi üzerine A.M., bu karara karşı Hollanda’da dava açmış fakat mahkeme, önceki ABAD (Chavez-Vilchez and Others C-133/15) içtihadına dayanarak, çocuklarının İspanya’da oturma izni bulunmadığını veya elde edemeyeceklerini ispat yükünün A.M.’ye ait olduğunu belirterek davayı reddetmiştir. (para. 4-6)

A.M. bu kararı temyiz ederek üst (nihai) mahkemeye başvurmuş ve AB hukukunun yanlış yorumlandığını belirterek, ilk derece mahkemesinin ABAD’a ön karar başvurusunda bulunmamasını da eleştirmiştir. Ayrıca kendisi de açıkça ön karar başvurusu yapılması talebinde bulunmuştur. Buna karşılık üst mahkeme, söz konusu AB hukuku meselesinin ABAD içtihadı ışığında açık olduğunu değerlendirerek ön karar başvurusu yapma yükümlülüğünün bulunmadığını ve davayı kısa/özet gerekçeyle sonuçlandırabileceğini belirtmiştir. (para. 7-8)

Ulusal nihai mahkemenin bu yaklaşımı, ulusal hukukta yer alan ve belirli durumlarda kararların kısa gerekçeyle verilmesine imkân tanıyan bir düzenlemeye dayandırılmıştır. Bu düzenleme, göç hukukuna ilişkin davalarda temyiz yolunun geniş tutulması ile yüksek mahkemenin yalnızca hukukun birliği, gelişimi veya genel yargısal koruma açısından önemli meseleler üzerinde yoğunlaşabilmesi arasında bir denge kurmayı amaçlamaktadır. Bununla birlikte nihai mahkeme, ön karar başvurusu yapmama kararının kısa/özet gerekçeyle açıklamasının AB hukuku ile bağdaşır olup olmadığı konusunda tereddüde düşmüş ve meseleyi ön karar prosedürüyle ABAD önüne taşımıştır. (para. 9-17)

Remling kararı ile ABAD, Hollanda hukukunun nihai mahkemeye verdiği, temyiz başvurusunu yalnızca kısa/özet bir gerekçeyle reddedebilme yetkisinin (veya farklı bir ifadeyle CILFIT istisnasına dayanarak başvurmama kararının nasıl gerekçelendirileceğinin) AB hukuku ile bağdaşır olup olmadığını değerlendirmiştir. Bununla birlikte, kararın esasına geçmeden önce içtihat hukukunu kimi noktalardan farklı şekilde yorumlayan Hukuk Sözcüsü görüşüne de değinmek gereklidir. 

Hukuk Sözcüsü Ćapeta’nın Görüşü

Hukuk Sözcüsü Ćapeta, nihai ulusal mahkemelerin yalnızca uyuşmazlık açısından ilgili ve yorum gerektiren bir AB hukuku sorusu mevcutsa ön karar başvurusu yapmakla yükümlü olduğunu belirtmektedir. Ancak Ćapeta, CILFIT koşullarının çoğu zaman, ABAD’ın ön karar başvurusunda bulunma yönündeki (kural olarak) koşulsuz yükümlülüğe bazı “istisnalar” getirdiği şeklinde yorumlandığını ifade etmiştir. Hukuk Sözcüsü’ne göre, bu “istisnalar” gerçekte bir istisna teşkil etmemekte, yalnızca bir AB Hukuku sorusunun ulusal mahkeme önünde “ileri sürülmüş” sayılmasının ne anlama geldiğini açıklığa kavuşturmaktadır. Bu bağlamda, söz konusu durumlar, nihai mahkemenin önünde bir AB hukuku sorusunun aslında “ileri sürülmediği” kanaatine varabileceği hâlleri izah etmektedir (para.28). Dolayısıyla, klasik yaklaşıma göre ön karar başvuru yükümlülüğü esas, CILFIT hâlleri ise istisna niteliğindeyken, Hukuk Sözcüsü, bu yükümlülüğün ancak somut olayda gerçek bir AB hukuku sorusu mevcutsa doğacağını ileri sürmektedir. Kanımızca, Hukuk Sözcüsünün bu yaklaşımı, yerleşik içtihattan ayrışan bir yorum sunmaktadır. Bununla birlikte, Acte clair ve acte éclairé, makul şüphenin bulunmadığı hâller olarak kabul edilmekle birlikte, başvurmama kararının ayrıca somut gerekçelerle açıklanması gerektiği ayrıca vurgulanmıştır. 

Nitekim Ćapeta’ya göre, ABİHA m.267/3 bağlamında gerekçe gösterme yükümlülüğünün amacı, nihai ulusal mahkemenin somut olayda AB hukukunun yorumuna ilişkin bir sorun bulunup bulunmadığını ciddi biçimde değerlendirmesini sağlamak ve bu suretle AB hukukunun yeknesaklığının teminine katkıda bulunmaktır. (para. 51) Ek olarak, nihai mahkemenin ön karar başvurusu yapmama nedenini tarafların anlayabileceği şekilde (en azından dolaylı olarak) açıklamaması hâlinde, AB Temel Haklar Şartı’nın 47. maddesi kapsamında öngörülen gerekçe gösterme yükümlülüğünün yerine getirilmiş sayılmayacağı vurgulanmaktadır. Bu nedenle, gerekçe açık ya da zımni biçimde bulunmalıdır. Ancak devamla, taraflar kararı anlayabildiği sürece kısa gerekçenin tek başına dışlanamayacağını ifade etmiştir. (para. 68-69) Bu bağlamda, Hukuk Sözcüsünün, CILFIT koşullarını dar yorumlamakla birlikte, ulusal hukukta öngörülen kısa/özet gerekçeli kararları ancak yeterli ve anlaşılabilir bir gerekçe içermeleri şartıyla kabul edilebilir gördüğü söylenebilir.

C-767/23 sayılı Remling Kararı ve ABAD’ın Konuya Yaklaşımı

ABAD’a göre, ön karar prosedürü, AB yargı sisteminin temel unsurlarından biri olup, ulusal mahkemeler ile ABAD arasında bir diyalog mekanizması kurarak AB hukukunun yeknesak yorumunu sağlamayı amaçlamaktadır (para. 19). Bu çerçevede, ulusal hukukta kararlarına karşı kanun yolu kapalı olan nihai mahkemeler, kural olarak, önlerine gelen AB hukuku sorularını Divan’a götürmekle yükümlüdür (para. 20). Bu yükümlülük, üye devletlerde AB hukukuna aykırı içtihatların oluşmasını engellemeyi hedefleyen iş birliği ilkesine dayanmaktadır (para. 21).

Bununla birlikte, nihai ulusal mahkemeler bu yükümlülükten yalnızca CILFIT istisnalarının varlığı hâlinde kurtulabilirler (para. 22). Ancak bu durumda ulusal mahkeme, başvuru yapmama kararını alırken, ilgili AB hukuku sorusunun uyuşmazlık bakımından ilgisiz olduğunu, daha önce Divan tarafından yorumlandığını veya yorumunun açık olduğunu somut ve açık bir şekilde gerekçelendirmek zorundadır (para. 23-24). Nitekim yalnızca kısa ve soyut bir gerekçeye dayanarak başvurudan kaçınılması, bu yükümlülüğün yerine getirildiği anlamına gelmemektedir (para. 26). 

ABAD’a göre ayrıca, bu gerekçelendirme yükümlülüğü yalnızca tarafların açıkça ön karar başvurusu talep ettiği durumlarla sınırlı değildir. Taraflardan birinin AB hukukuna dayanması, mahkemenin bu yükümlülüğünü tetiklemek için yeterlidir (para. 29). Nitekim ulusal mahkeme, gerekli gördüğü takdirde, tarafların talebi olmasa dahi re’sen ön karar başvurusunda bulunabilmektedir (para. 30-31). 

Son olarak ABAD, ulusal hukukta yargılamanın hızlandırılması amacıyla öngörülen özet/kısa gerekçe gibi mekanizmaların, nihai mahkemelerin bu yükümlülüğünü ortadan kaldırmadığını vurgulamaktadır. Bu tür durumlarda dahi ulusal mahkeme, CILFIT istisnalarından hangisinin somut olayda uygulandığını açık ve somut şekilde ortaya koymalıdır (para. 32). Bu nedenle ABAD’a göre, somut olay bakımından istisnaları ortaya koymayan, yalnızca bir kısa/özet gerekçeye dayanarak ön karar başvurusunda bulunmaktan kaçınılmasına imkân tanıyan ulusal düzenlemeler, AB hukuku ile bağdaşmamaktadır. Bu bağlamda ulusal mahkemelerden beklenen, somut olayda CILFIT içtihadında belirlenen istisnalardan birinin neden uygulanabilir olduğunu açık, somut ve ayrıntılı bir şekilde ortaya koymuş olmalarıdır (para. 38).

Sonuç

ABAD’ın, Hukuk Sözcüsü görüşünden farklı olarak, Remling kararında benimsediği yaklaşım, ön karar prosedürünün AB hukuk düzenindeki kurucu ve merkezi işlevini bir kez daha görünür kılmaktadır. Bu kararın en dikkat çekici yönlerinden biri, Birlik hukukundan kaynaklanan yükümlülüklerin, ulusal usul mekanizmalarına başvurularak dolanılmasının mümkün olmadığını açık bir biçimde ortaya koymasıdır. Nitekim ABAD’ın, önüne gelen bu uyuşmazlık vesilesiyle AB hukukunun temel yapı taşlarına ve özellikle yargısal işbirliği mantığına yeniden vurgu yapması, sistematik bütünlük açısından önemli bir katkı sunmaktadır.


Bu yazıya atıf için: Merve Ağzıtemiz, "C-767/23 Remling Kararı Işığında Ön Karar Başvurusu Yapma Yükümlülüğü ve Başvurmama Kararının Gerekçelendirilmesi" Yaşayan Avrupa Birliği  Hukuku Blogu, 29 Nisan 2026, https://yasayanabhukuku.blogspot.com/2026/04/c-76723-remling-karar-isgnda-on-karar.html 





02 March 2026

Anne Frank Davası: Hukuk Sözcüsü Rantos’un 15 Ocak 2026 tarihli Görüşüne İlişkin Değerlendirme

 



Fotoğraf: Eser Sahibi: Heather Cowper / wikimedia commons

 

                                                         Dr. Fatmanur Cebeci Çorum

Dr. Öğretim Görevlisi,

Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Hukuk Fakültesi,

Bilişim Hukuku Anabilim Dalı

                                                                       

1. Giriş

Coğrafi engellemeler (Avrupa Birliği (AB) hukukunda teknik olarak kullanıldığı adıyla ‘geo-blocking’), son yıllarda AB’de oldukça tartışılan bir kavram olmuştur. Dijital Tek Pazar Stratejisi’nin benimsenmesi ile 2015 yılından bu yana tartışılan coğrafi engellemeler, kullanıcının konumuna bağlı olarak internet üzerindeki dijital bir ürüne erişimi engelleyen her türlü yöntem olarak tanımlanabilir.[1] Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) Hukuk Sözcüsü Szpunar, Google v. CNIL davasındaki görüşünde coğrafi engellemeyi, kullanıcının coğrafi konumuna bağlı olarak internette ürüne erişimi sınırlayan bir teknik olarak tanımlamıştır.[2] Avrupa Birliği, 2018 yılında Haksız Coğrafi Engellemeler Tüzüğü’nü kabul etmiş ve nihayetinde coğrafi engellemeler de yasal bir zemine oturtulmuştur.

Bununla birlikte, coğrafi engellemeler ve bununla ilişkili telif hakkı problemleri ABAD’ın gündemine gelmeye başlamıştır. Bu kapsamda ilk kez Temmuz 2021’de, ABAD’dan, Telif Hakkı Direktifi’nin 3. maddesi uyarınca[3] ‘kamuya iletim’ kavramının, içerik sağlayıcıları tarafından etkili coğrafi engelleme tedbirleri uygulanmış olmasına rağmen bu tedbirlerin aşılması hâlinde nasıl yorumlanması gerektiğini açıklığa kavuşturması istenmiştir; bu talep Grand Production v GO4YU davası kapsamında gündeme gelmiştir. Bu doğrultuda Hukuk Sözcüsü Szpunar görüşünü de yayımlamıştır. Ancak Ocak 2023’te Avusturya Yüksek Mahkemesi (Supreme Court of Austria) ön karar talebini geri çektiğini ABAD’a bildirmiştir. ABAD da, bu nedenle, mevcut davanın kaydının sicilinden silinmesine karar vermiştir.

Aynı doğrultuda, 14 Kasım 2024 tarihinde Hollanda Yüksek Mahkemesi de Anne Frank davası için ön karar usulü kapsamında ABAD’a başvurduğunu açıklamıştır. Bu blog yazısı, bu davanın arka planını açıklamayı ve bu dava kapsamında Hukuk Sözcüsü Rantos’un görüşünü değerlendirmeyi amaçlamaktadır.

2. Anne Frank Davası’nın Arka Planı

Anne Frank’ın günlüğü, Anne Frank ile ailesinin bazı üyelerinin önce Auschwitz’e, ardından da Nazi Almanyası’nın Bergen-Belsen toplama kampına gönderilmeleriyle başlayan ve yaklaşık iki yıl süren süreci konu alan kişisel notlardan oluşmaktadır. Anne Frank’in vefatının ardından günlükler, aileden hayatta kalan tek kişi olan babası Otto Frank’e intikal etmiştir. Otto Frank de ölümünden önce söz konusu eserin mali haklarını Anne Frank Fonds’a devretmiştir.[4]

Günlük üzerindeki telif hakkı koruma süresi, 2016 yılı itibarıyla Belçika dâhil birçok ülkede sona ermiş; bu ülkelerde eser kamu malı (public domain) statüsüne girmiştir. Buna karşılık Hollanda’da telif hakkı koruma süresi 2037 yılına kadar devam etmektedir.[5]

Somut olayda, Anne Frank Fonds (davacı), Anne Frank Foundation ve Royal Netherlands Academy of Arts and Sciences ile birlikte Association for Research and Access to Historical Texts (bundan sonra ‘Association’ olarak anılacaktır) aleyhine dava açmıştır. Association, Hollanda’da hâlen telif hakkı koruması altında bulunan Anne Frank günlüğünün bazı versiyonlarını içeren bilimsel bir edisyonunu, www.annefrankmanuscripten.org adresli internet sitesinde Hollandaca olarak yayımlamıştır.[6]

Davaya konu internet sitesinde, Hollanda’da telif hakkı koruması devam eden metin versiyonları da yer almaktadır. Bununla birlikte davalılar iki teknik önlem uygulamıştır. İlk olarak, bir coğrafi engelleme sistemi kurularak siteye yalnızca eserin kamu malı statüsünde bulunduğu ülkelerden erişim sağlanması mümkün kılınmıştır. İkinci olarak ise siteye kamu malı statüsündeki ülkelerden erişim sağlandığında, kullanıcılardan siteye bu ülkelerden eriştiklerini teyit etmeleri istenmiştir.[7]

Davacı Anne Frank Fonds, telif hakkıyla korunan belgelerin basit bir VPN (Virtual Private Network) aracılığıyla Hollanda’dan çevrimiçi olarak erişilebilir olması nedeniyle davalıların telif hakkını ihlal ettiğini ileri sürmüş ve ihtiyati tedbir talebiyle Amsterdam Bölge Mahkemesi’nde dava açmıştır.[8] Davalılar ise, herhangi bir telif hakkı ihlalini önlemeye yönelik etkili koruma tedbirleri aldıklarını savunmuştur.[9]

Hollanda mahkemesi, Anne Frank’in eserine ilişkin telif hakkı ihlali iddiasını reddetmiştir. Mahkeme, hiçbir teknik önlemin mutlak surette kusursuz olmadığını; erişimin ülkesel temelde sınırlandırılması bakımından coğrafi engelleme dışında daha etkili bir yöntem bulunmadığını değerlendirmiştir. Ayrıca Amazon, Netflix ve Disney gibi büyük dijital platformların da telif hakkıyla korunan içeriklere erişimi sınırlandırmak istediklerinde coğrafi engelleme yöntemine başvurduklarına işaret edilmiştir. Mahkeme, davalıların internet sitesine Hollanda’dan erişimi engellemek veya en azından ciddi biçimde zorlaştırmak ve caydırmak için makul ölçüde mümkün olan tüm tedbirleri aldıkları sonucuna varmıştır. Bu nedenle eserlerin Hollanda’da kamuya iletilmediği kabul edilmiş ve bir telif hakkı ihlali bulunmadığına hükmedilmiştir.[10] Aynı şekilde, Hollanda istinaf mahkemesi, asıl davadaki tüm davalıların internet sitesine Hollanda’dan erişimi engellemek veya en azından caydırmak amacıyla makul çaba gösterdikleri gerekçesiyle ihtiyati tedbir talebini reddetmiştir. Bunun üzerine asıl davadaki davacı, temyiz yoluna başvurmuştur. Bu koşullar altında, Hollanda Yüksek Mahkemesi (Hoge Raad der Nederlanden), yargılamayı durdurmaya ve aşağıdaki soruları ön karar usulü kapsamında yanıtlaması amacıyla ABAD’a göndermeye karar vermiştir:[11]

1.   İnternette yayımlanan bir eserin belirli bir ülkede ‘kamuya iletim’ sayılabilmesi için o ülke kamuoyuna özellikle yöneltilmiş olması gerekip gerekmediği,

2.   Coğrafi engelleme ile erişim engellenmiş olsa dahi, VPN gibi araçlarla engelin aşılabilmesi hâlinde engellenen ülkede yine de kamuya iletimden söz edilip edilemeyeceği ve bu değerlendirmede alınan teknik tedbirlerin yeterliliğinin önem taşıyıp taşımadığı,

3.   Engellemenin VPN aracılığıyla aşılması kamuya iletim teşkil ediyorsa, bu iletimin hukuken eseri internet ortamında yayımlayan kişiye atfedilip atfedilemeyeceği ve araya üçüncü bir hizmet sağlayıcının girmesinin sonucu değiştirip değiştirmeyeceği.

3. Hukuk Sözcüsü Rantos’un Görüşü

Bu soruların cevapları için, 15 Ocak 2026 tarihinde Hukuk Sözcüsü Rantos kendi görüşlerini yayınlamıştır. Hukuk Sözcüsü, birinci soru bakımından, Telif Hakkı Direktifi’nin 3(1). maddesinin, bir eserin internet sitesinde yayımlanmasının ilgili ülkede ‘kamuya iletim’ olarak nitelendirilebilmesi için o ülke kamuoyuna özel olarak yöneltilmiş olmasını zorunlu kılmadığı sonucuna varmıştır. Hukuk Sözcüsü Rantos, Szpunar’ın Grand Production davasındaki görüşüne açıkça atıf yaparak, hak sahibi tarafından coğrafi engelleme uygulanmışsa, korunan içeriğin, yalnızca erişimin engellenmediği ve hak sahibi tarafından belirlenen coğrafi bölgedeki kişilere yöneltilmiş sayılacağı ve bu nedenle diğer bölgelerde kamuya iletim gerçekleşmiş kabul edilmeyeceği görüşünü benimsemiştir.[12]

İkinci soruda ise Rantos, VPN gibi araçlarla coğrafi engellemenin aşılabilmesi hâlinde engellenen ülkede yine de kamuya iletimden söz edilip edilemeyeceği ve bu değerlendirmede alınan teknik tedbirlerin yeterliliğinin önem taşıyıp taşımadığı hususunu tartışmış ve bu noktada hiçbir güvenlik tedbirinin mutlak surette ihlal edilemez olmadığının altını çizmiştir.[13] Kullanıcıların coğrafi engelleme tedbirini aşmalarını mümkün kılan hukuka aykırı araç veya yöntemlerin kolaylığı, değerlendirmede dikkate alınması gereken unsurlardan biri olduğunu, ancak bununla birlikte, etkili ve güncel koruma tedbirleri uygulanmış olduğu sürece, davalıların üçüncü kişilerin hukuka aykırı fiillerinden sorumlu tutulmalarının mümkün olmadığını değerlendirmiştir. Bu çerçevede Rantos’a göre, telif hakkıyla korunan bir içeriğin yayımlandığı ve etkili bir coğrafi engelleme tedbirine tabi olan bir internet sitesi bakımından, söz konusu içeriğin koruma altında bulunduğu ülkede ‘kamuya iletim’ gerçekleştiği sonucuna varılamaz.

Son soru bakımından Rantos, coğrafi engelleme tedbirinin aşılması nedeniyle eserin engellenen ülkede internet üzerinden erişilebilir hâle gelmesinin kamuya iletim sonucunu doğurduğu varsayılsa dahi, esere erişimin engellendiği bir ülkedeki kullanıcının bu engeli aşmak amacıyla VPN veya benzeri hizmetlerden yararlanması hâlinde, ilgili hüküm uyarınca bu hizmet sağlayıcısının kullanıcının fiillerinden sorumlu tutulamayacağını, hizmet sağlayıcının korunan esere bu ülkede erişim sağlanması amacıyla söz konusu hukuka aykırı kullanımı aktif biçimde teşvik etmesi hâli dışında, belirtmiştir.[14]

4. Değerlendirme

Anne Frank davası, coğrafi engelleme tedbirlerine ilişkin olarak ABAD’ın yaklaşım ve değerlendirmelerinin ortaya konulması bakımından önem arz etmektedir. Zira daha önce Grand Production v GO4YU davasında, ön karar başvurusunda bulunan Avusturya Yüksek Mahkemesi talebini geri çekmiş ve bu nedenle ABAD’ın karar verme imkânı bulunmamıştı. Dolayısıyla, eğer esastan sonuçlanırsa, Anne Frank davası bu konuda ABAD’ın yaklaşımını göreceğimiz ilk dava olacaktır.

Anne Frank davası kapsamında Hukuk Sözcüsü Rantos’un görüşü önemli bazı noktalar içermektedir. İlk olarak, Rantos’a göre bir ‘kamuya iletim’ fiilinin varlığı için, söz konusu yayının belirsiz sayıda kişiye, daha önce erişim imkânına sahip olmadıkları korunan belgelere erişme olanağını sunmuş olması yeterlidir. Bu kişilerin fiilen erişim sağlamış olup olmamaları ya da yayının belirli bir kamu kitlesine özellikle yöneltilmiş bulunup bulunmaması belirleyici değildir.[15] Bu çerçevede, bir fiilin ‘kamuya iletim’ olarak nitelendirilebilmesi bakımından erişilebilirlik ölçütünün esas alınmasının, coğrafi engelleme bağlamında daha önceki tek görüşü bildirmiş olan Hukuk Görüşü Szpunar’ın yaklaşımıyla paralellik arz ettiği belirtilmelidir.[16]

İkinci bir husus ise, Hukuk Sözcüsü Szpunar’ın Grand Production v GO4YU davasındaki görüşünde sınırlı kalan VPN değerlendirmelerinin, Hukuk Sözcüsü Rantos’un görüşünde de benzer şekilde dar bir çerçevede ele alınmış olmasıdır. VPN sağlayıcısının sorumluluğu bakımından Rantos, erişimin engellendiği ülkedeki bir kullanıcının coğrafi engeli aşmak amacıyla VPN veya benzeri hizmetlerden yararlanması hâlinde, hizmet sağlayıcısının bu ülkede korunan esere erişim sağlanmasına yönelik hukuka aykırı kullanımı aktif biçimde teşvik etmemesi durumunda, kullanıcının fiillerinden dolayı sorumlu tutulamayacağı yönünde bir değerlendirme ile yetinmiştir.[17]

Bununla birlikte, söz konusu Görüş’te dikkat çekici bir diğer husus, meselenin insan hakları ve ifade özgürlüğü perspektifinden kısmen de olsa ele alınmış olması ve Rantos’un çeşitli noktalarda bu boyuta açıkça atıf yapmış bulunmasıdır. Bu çerçevede Görüş, Telif Hakkı Direktifi’nin 3(1). maddesinin yorumunda yalnızca hak sahibinin münhasır yetkisine değil, aynı zamanda bilgiye erişim özgürlüğüne de ağırlık verilmesi gerektiğini, burada bir adil denge kurulması gerektiğini ortaya koymaktadır.[18] Özellikle davacı, eserin tamamen yayımlanmamasını veya korunan belgelerin yalnızca kısmen erişime açılmasını; ayrıca kütüphane bilgisayar terminallerine benzer sınırlı bir erişim modeli ya da kullanıcı adı ve şifre ile korunan abonelik esaslı bir erişim sistemi uygulanmasını önermiştir. Rantos, bu kapalı erişim modellerinin, telif korumasını güçlendirmekle birlikte, kamu malı statüsündeki ülkelerdeki kullanıcıların bilgiye erişimini ciddi biçimde sınırlandıracağını değerlendirmiştir.[19] Bu değerlendirmeler ifade özgürlüğü ve telif hakkı arasındaki çekişmenin ABAD tarafından da detaylı bir incelemeye tabi tutulmasını sağlayabileceği için son derece kıymetlidir.

Son olarak belirtmek gerekir ki, Hukuk Sözcüsü görüşleri bağlayıcı nitelikte değildir; dolayısıyla ABAD, nihai kararında farklı bir sonuca ulaşabilir. Bununla birlikte, ABAD’ın bu meselede esastan bir karar vererek, özellikle VPN sağlayıcıları ile kullanıcılarının sorumluluğu ve temel hak ve özgürlükler bağlamında telif hakkı ile ifade ve bilgi özgürlüğü arasındaki adil dengeye ilişkin daha ayrıntılı bir değerlendirme ortaya koyması tarafımızca temenni edilmektedir.


Bu yazıya atıf için: Fatmanur Cebeci Çorum, “Anne Frank Davası: Hukuk Sözcüsü Rantos’un 15 Ocak 2026 tarihli Görüşüne İlişkin Değerlendirme”, Yaşayan Avrupa Birliği Hukuku Blogu, 2/3/2026, Link: <https://yasayanabhukuku.blogspot.com/2026/03/AG-in-C-788-24.html>


Bu yazıyı faydalı buldunuz mu? Hiç bir içeriği kaçırmayın bizi takip edin.



[1] Trimble, Marketa (2017) “The Role of Geoblocking in the Internet Legal Landscape” IDP, Revista de Internet, Derecho y Política S. 33, ss. 45-58, s. 46.

[2] Opinion of Advocate General Szpunar in Case C-507/17 Google LLC v Commission nationale de l’informatique et des libertés (CNIL) ECLI:EU:C:2019:15, par. 71. Daha fazla tanım için bkz: Cebeci Çorum, Fatmanur. 2025. “‘Bu İçeriğe Bulunduğunuz Konumda Erişilemiyor’: İnternet Ortamında Yapılan Coğrafi Engellemelerin AB Hukukunda Yansımaları”. Yıldırım Beyazıt Hukuk Dergisi, sy 1: ss 192-194. https://doi.org/10.33432/ybuhukuk.1570016.

[3] Telif Hakkı Direktifi 3. maddesi, eserlerin umuma iletimi hakkı ve diğer konuların kamunun erişimine sunulması hakkını düzenlemektedir. 1. fıkrası Türkçe’ye şu şekilde çevrilebilir: Üye devletler, eser sahiplerine, eserlerini, bireylerin kendi seçtikleri yer ve zamanda erişimlerine sunulmasını da içeren, telli veya telsiz araçlarla umuma her türlü iletimine izin verme ve yasaklama münhasır haklarını sağlar.

[4] Stef van Gompel, (2025) ‘Geo-Blocking Measures and the Online Publication of Anne Frank’s Diaries’, GRUR International 74(8): ss. 705–706, https://doi.org/10.1093/grurint/ikaf077.

[5] Opinion of Advocate General Rantos in Case C-788/24 Anne Frank Fonds v Anne Frank Stichting, Koninklijke Nederlandse Akademie van Wetenschappen, Vereniging voor Onderzoek en Ontsluiting van Historische Teksten ECLI:EU:C:2026:12 (bundan sonra “Hukuk Sözcüsü Görüşü” olarak anılacaktır), par. 8.

[6] Hukuk Sözcüsü Görüşü par. 9.

[7] Hukuk Sözcüsü Görüşü par. 9.

[8] Hukuk Sözcüsü Görüşü par. 10.

[9] Hukuk Sözcüsü Görüşü par. 10.

[10] Jan Jacobi, ‘Dutch court rejects copyright infringement claim on Anne Frank’s works due to geoblocking’ (IPKat, 10 February 2022) <https://ipkitten.blogspot.com/2022/02/dutch-court-rejects-copyright.html> son erişim 23 Şubat 2026.

[11] Hukuk Sözcüsü Görüşü par. 12.

[12] Hukuk Sözcüsü Görüşü par. 30.

[13] Hukuk Sözcüsü Görüşü par. 31, aynı doğrultuda Opinion of Advocate General Szpunar in Case C‑423/21 Grand Production d.o.o. v GO4YU GmbH and Others ECLI:EU:C:2022:818, par 2.

[14] Hukuk Sözcüsü Görüşü par. 43-48.

[15] Hukuk Sözcüsü Görüşü par. 23.

[16] Opinion of Advocate General Szpunar in Case C‑423/21 Grand Production d.o.o. v GO4YU GmbH and Others ECLI:EU:C:2022:818, par. 33. Aynı doğrultuda, bakınız https://ipkitten.blogspot.com/2026/02/how-anne-frank-will-also-have-say-on.html son erişim 23 Şubat 2026.

[17] Hukuk Sözcüsü Görüşü par. 46.

[18] Hukuk Sözcüsü Görüşü par. 26, 27 ve 41.

[19] Hukuk Sözcüsü Görüşü par. 41.