02 July 2026

Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) Genel Mahkeme’nin 3 Haziran 2026 tarihli Meta Platforms Inc. v Commission (T-1078/23) Kararı

 

*Görsel, blog editörü tarafından yapay zekâ destekli bir araç kullanılarak üretilmiştir.


Cemre Çise Kadıoğlu Kumtepe

Dr. Öğr. Üyesi,

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Bilişim ve Teknoloji Hukuku Anabilim Dalı

 

Giriş

Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) nezdindeki Genel Mahkeme, 3 Haziran 2026 tarihinde Meta Platforms Inc. v Commission (T‑1078/23) davasındaki kararını açıklamıştır. Bu dava, Komisyonun Dijital Piyasalar Yasası (“Digital Markets Act -  DMA) uyarınca Meta Platforms Inc.’e ait (“Başvuran” veya “Meta”) “Messenger” ve “Marketplace” hizmetlerinin temel platform hizmeti (TPH) olarak belirlenmesi yönündeki kararına karşı Meta tarafından açılan bir iptal davasıdır. Bu kapsamda kararın Messenger’ın TPH olarak belirlenmesine ilişkin kısmı haklı bulunurken, kararın Marketplace’in TPH olarak belirlenmesine ilişkin kısmı iptal edilmiştir.

 

TPH’ler DMA m. 2(2)’de tahdidi olarak sayılmıştır. Çevrimiçi aracılık hizmetleri, çevrimiçi sosyal ağ sağlayıcıları ve numaradan bağımsız kişilerarası iletişim hizmeti (number-independent interpersonal communication service - NIICS) de TPH’ler arasındadır. Bu TPH’leri sağlayan ve DMA m. 3’teki varsayımları taşıdığı tespit edilen teşebbüsler ise geçit bekçisi (gatekeeper) olarak belirlenmekte ve DMA uyarınca birtakım yükümlülüklere tabi olmaktadır. Bir platform hizmetinin TPH olarak belirlenmesi, teşebbüsün geçit bekçisi olarak belirlenmesinin ve DMA altındaki yükümlülüklere tabi olmasının ön koşuludur.

 

Komisyon C(2023) 6105 sayılı 5 Eylül 2023 tarihli kararıyla Meta’nın sosyal ağ hizmeti sağlayıcısı Facebook, numaradan bağımsız kişilerarası iletişim hizmeti sunan Messenger ve çevrimiçi aracılık hizmet sağlayıcısı Marketplace TPH’leri bakımından geçit bekçisi olarak belirlemiştir. Meta, söz konusu kararın iptal edilmesini ve dava sürecinde bazı verilerin gizli tutulmasını talep etmiştir. (para. 14, 15) Müdahil Fransa tarafından desteklenen Komisyon davanın reddedilmesini talep etmiştir. (para. 13)

 

Karar hem TPH’lerin niteliği hem de idari kararların içeriği ile bu kararlara karşı açılacak iptal davalarına yönelik önemli tespitlerde bulunmaktadır. Bu yazıda, Genel Mahkemenin söz konusu kararı ışığında TPH ve geçit bekçisi kavramı ile idari kararlara karşı başvuru ile bu kararların gerekçelendirilmesi ele alınacaktır. Başvuranın gizlilik talebine değinildikten sonra kararda kabul edilen Marketplace’e yönelik ikinci itiraz ele alındıktan sonra Messenger itirazına değinilecektir.

 

1. Başvuranın Gizlilik Talebi

Genel Mahkeme öncelikle Başvuranın gizlilik talebini karar bağlamıştır. Marketplace platformunda “güçlü satıcı” (power sellers) olarak belirlenen kullanıcılar, Komisyon tarafından kullanıcı sayısının hesaplanmasında esas alınmıştır. Meta bu ifadenin gizli tutulmasını talep etmişse de Genel Mahkeme Başvuranın hüküm ve koşullarda yaptığı değişikliklerin zaten kamuoyuyla paylaşılmış olması, “güçlü satıcı” ifadesinin gizlilik gerektirmemesi, savunma açısından gerekli olması ve duruşmada zaten açıklanmış olması nedeniyle gizlilik talebini reddetmiştir. (para. 21-23)

 

2. Marketplace’in Temel Platform Hizmeti (TPH) Olarak Belirlenmesine Yönelik İtiraz

 

2.1. İtirazın Görülmesinde Hukuki Çıkar Olup Olmadığı

5 Eylül 2023’te Marketplace TPH olarak belirlendikten sonra Komisyon, Başvuranın 2023 ve 2024’te önemli değişiklikler yaptığını; dolayısıyla DMA’da belirlenen eşiklerin aşılmadığını ve DMA m. 3(1)(b) açısından önemli bir geçit kapısı (gateway) olmadığını belirterek 23 Nisan 2025 tarihli kararıyla Marketplace’i TPH listesinden çıkarmıştır.

 

Bu karar üzerine Genel Mahkemenin, Başvuranın Komisyonun ilk kararına yönelik itirazını incelemede yasal çıkarı olup olmadığı sorusunu cevaplaması gerekmiştir. Genel Mahkeme, Komisyon bu yönde bir itiraz ileri sürmemiş olmasına rağmen, bu hususu re’sen incelemiştir. (para. 28) Bu doğrultuda idari işlemlerin kaldırılmasının kararı yasal hale getirmeyeceğinin ve ileriye yönelik etki doğurduğunun; mahkemenin iptal kararının ise geçmişe yönelik etki doğurduğunun altı çizilmiştir. Başvuranın ilk konuma getirilmesi, tazminat taleplerinin değerlendirilmesi, gelecekte karar verecek kişilerin gerekli değişiklikleri yapmasının sağlanması (para 29) nedeniyle süreç içinde kaldırılan idari karara karşı iptal davası açılmasında Başvuranın hukuki çıkarının olduğu ifade edilmiştir. (para. 30)

 

2.2. Marketplace’in Temel Platform Hizmeti (TPH) ve Önemli Bir Geçit Kapısı Olup Olmadığı 

Başvuran, Marketplace’in önemli bir geçit kapısı olarak belirlenmesine dört başlık altında itiraz etmiştir:

1. DMA m. 2(5)’in yanlış uygulanmış olması,

2. Komisyon tarafından uygulanan testin uygun olduğu kabul edilse bile 31 Temmuz 2023 tarihinde yapılan değişikliklerden sonra Fransa ve Almanya’da işletme kullanıcılarının araç ve gayrimenkul satış imkanının kaldırıldığından Marketplace’in bu kriterleri sağlamaması,

3. Kullanıcıların “ürünler” kategorisi altında bir ayda yirmiden fazla ilan ve “araç, araba kısımları, kiralık/satılık mülkler” altında beşten fazla ilan koyamamasına yönelik 31 Temmuz 2023 tarihli değişikliklerin Komisyon tarafından göz ardı edilmiş olması,

4. Komisyonun piyasa araştırması başlatmaması ve gerekli usuli güvencelerin aksine Komisyonun yeni delil sunması.

 

Genel Mahkeme bu argümanlar arasından ikinci ve üçüncü başlıkları öncelikle ele almıştır ve bu savunmalarında Başvuranı haklı bularak Marketplace’e yönelik kararı iptal etmiş, diğer başlıkları değerlendirmemiştir.

 

Genel Mahkemenin kararı sadece DMA’nın yorumlanmasına değil, Komisyon kararlarının gerekçelendirilmesine yönelik önemli değerlendirmeler içermektedir. Özetle Komisyon, 2020-2022 arasını incelemeye aldığını, 2023 değişikliklerinin Komisyon kararına etkisi olmadığını (para. 216); öyle olsa bile kendisine sunulan yeni belgeleri incelediğini ve Marketplace’e yönelik değerlendirmesinin sabit kaldığını ifade etmiştir. (para. 218) Komisyon, değerlendirme yöntemini açıklamış; bu kapsamda kullanıcı sayısını belirlerken “power sellers” sayısını esas aldığını ve yapılan değişikliklerin bu yöntemi etkilemediğini belirtmiştir. (para. 235-238)

 

Genel Mahkeme, Komisyonun bu açıklamalarını yüzeysel bularak, ABİHA m. 296 kapsamında idarenin tüm hukuki ve maddi sebeplere değinmesi gerekmese de verdiği kararı tutarlı şekilde gerekçelendirmesi gerektiğini ifade ederek Komisyonun gerekçesinin belirsiz ve varsayımsal olduğunu, (para. 244) 31 Temmuz 2023 değişikliklerinin analiz edilmediğini (para. 245) ve Komisyon kararında yer alan “durumun şartlarına göre belirlenmesi” gerektiğine yönelik ifadenin soyut olduğunu tespit etmiştir. (para. 246) Komisyonun işletme kullanıcılarının sayısını belirlerken esas aldığı “power sellers” nitelemesinin 31 Temmuz 2023 değişikliğiyle kalkacak olmasının da Komisyonun gerekçesinin anlaşılmasını zorlaştırdığı ifade edilmiştir. (para. 256) Söz konusu değişikliklerin halihazırda yapılıyor olduğu Komisyona bildirilmiş olmasına rağmen Komisyonun bu değişiklikleri “gelecekte alınacak önlemler” olarak değerlendirmesi yanlış bulunmuştur. (para. 256)

 

Komisyonun Marketplace’in çevrimiçi aracı hizmet sağlayıcısı bir geçit kapısı olarak belirlenmesi yönündeki kararının bir diğer dayanağı, işletmelerin kişisel hesaplar aracılığıyla Marketplace’e erişebildiğine yönelik ekran görüntüleridir. (para. 236-238) Genel Mahkeme çevrimiçi aracı hizmet sağlayıcı şartının sağlandığına dair bu delil ve açıklamaların net şekilde anlaşılmadığını ifade etmiştir. (para.260) Komisyonun Marketplace’te yapılacak değişikliklerden önce görüşlerini Başvurana iletmiş olması da bu eksikliği gidermemektedir. (para. 261)

 

Sonuç olarak, Genel Mahkeme, Komisyonun karar gerekçesinin ABAD içtihadıyla ortaya konan şartları taşımadığı için Marketplace’e yönelik itirazı kabul ederek kararın bu kısmını iptal etmiştir. Dolayısıyla, aslında Başvuranın 31 Temmuz 2023’te yaptığı değişikliklerin Marketplace’in çevrimiçi aracı hizmet sağlayıcı olarak belirlenmesinin önüne geçtiği, Marketplace’in çevrimiçi aracı hizmet sağlayıcı olmaması gerektiği yönünde bir tespitte bulunulmamıştır.

 

3. Messenger’in Temel Platform Hizmeti (TPH) Olarak Belirlenmesine Yönelik İtiraz

Meta’nın, sunduğu hizmetler arasında bulunan Messenger’ın TPH olarak belirlenmesine dört temel başlıkta itiraz etmiştir ancak bu itiraz aşağıda ele alınacak olan her bir başlık altında reddedilmiştir.

 

3.1. Messenger’ın Facebook Sosyal Ağ Hizmetinin Bir Parçası Olup Olmadığının Değerlendirilmesi

DMA m. 3(1)’deki şartları kümülatif olarak taşıyan teşebbüs sunduğu TPH bakımından geçit bekçisi ilan edilmektedir. TPH’ler ise m. 2(2)’de tahdidi olarak sayılmış olup aralarında numaradan bağımsız kişilerarası iletişim hizmeti (NIICS) sunan platformlar da yer almaktadır. NIICS, Elektronik İletişim Yasası (2018/1972 sayılı Direktif) m. 2(7) atfıyla ulusal veya uluslararası numaralandırma planlarındaki bir veya daha fazla numarayla bağlantı kurmayan veya ulusal veya uluslararası numaralandırma planlarındaki bir veya daha fazla numarayla iletişimi sağlamayan kişiler arası iletişim hizmeti olarak tanımlanmakta, WhatsApp gibi hizmetlere işaret etmektedir. Komisyon Messenger’ın Facebook’tan bağımsız bir NIICS hizmeti olduğunu değerlendirmiştir. (para. 40-41)

 

Genel Mahkeme, Messenger’ın bağımsız şekilde kullanılabildiğini, tacir niteliğindeki kullanıcıların tüketicilerle iletişime geçmesini sağladığını ve ayrı bir uygulama üzerinden erişilebildiğini göz önünde bulundurarak Komisyonun tespitini haklı bulmuştur. (para. 42-44) Messenger’ın tüm kullanıcılarının Facebook kullanıcısı olması durumunda dahi bu iki uygulamanın tek platform olarak değerlendirilemeyeceği belirtilmiş ve Messenger’ın ayrı bir uygulama gibi sunulmuş olması da dikkate alınmıştır. (para. 58)

 

Başvuran ayrıca Komisyonun Messenger’a yönelik değerlendirmelerini ayrımcı ve keyfi olduğunu ileri sürmüş; Messenger’a ilişkin kararı Apple iMessage (C/2024/2710), TikTok (C/2024/6122), LinkedIn (C/2023/551), Booking.com (C/2024/4360) gibi platformlara yönelik kararlar ile kıyaslamıştır. Genel Mahkeme, Apple iMessage hizmetiyle Messenger’ı kıyasladığında çevrimiçi sosyal ağ hizmetinin mesajlaşma fonksiyonu olmadığını belirtmiştir. (para. 67) TikTok ve LinkedIn’in mesajlaşma hizmetlerinin ayrı bir uygulama olarak sunulmadığını, Messenger’ın hem ayrı bir uygulama olarak sunulduğunu hem de Facebook hesabından bağımsız şekilde kullanılabildiğini tespit etmiştir. (para. 68) Genel Mahkeme, Booking.com ve ilişkili platformu RentalCars.com uygulamalarıyla kıyaslandığında ise kullanıcıların her iki uygulamaya farklı hesaplarla erişebildiğini ancak farklı uygulamaya gerek kalmadan Booking.com kullanıcılarının RentalCars.com üzerinden araba kiralayabildiğini; dolayısıyla, Booking.com-RentalCars.com ilişkisinin Facebook-Messenger ilişkisinden farklı olduğunu belirterek Komisyonun kararının ayrımcı ve keyfi olmadığına karar vermiştir. (para. 70) Ayrıca, Komisyonun DMA’nın Ekini doğru şekilde uygulayarak farklı kategorilerde bulunan Messenger ve Facebook’u ayrı TPH olarak belirlemesini doğru bulmuş (para. 80) ve sonuç itibariyle Başvuranın bu itirazını da reddetmiştir.

 

3.2. Messenger’ın Numaradan Bağımsız Kişilerarası İletişim Hizmetleri Olarak Belirlenmesi

Bu başlık altında Başvuran, Messenger’ın NIICS olarak nitelendirilmesine itiraz etmemekle birlikte, DMA uyarınca ‘NIICS sunan bir TPH’ olarak belirlenmesinin hatalı olduğunu; sohbet işlevinin sosyal ağ TPH’nin bir parçası olarak görülmesi gerektiğini belirtmiştir. (para. 83-84)

 

Genel Mahkeme, Messenger’ın DMA uyarınca NIICS olarak değerlendirilebileceğini, sosyal ağın bir parçası olsa bile sohbet işlevinin Messenger’ın ayrı bir TPH olarak belirlenmesine engel olmadığını ve AB yasama organının DMA’da bu durumu göz önünde bulundurduğunu belirtmiştir. (para. 98, 99)

 

Komisyon Messenger’ın başka bir uygulamanın ufak ve tali bir özelliği değil de başlı başına ayrı bir uygulama olduğunu belirtmiştir. (para. 100-102) Genel Mahkeme, Başvuranın itirazının dayanaktan yoksun olmadığını ancak Komisyonun gerekli analizleri yaptığını vurgulayarak bu itirazı da reddetmiştir. (para. 104)

 

3.3. Messenger Önemli Bir Geçit Kapısı Mıdır?

Başvuran, DMA m. 3(1)(b) ve m. 3(9)’un yanlış yorumlanarak Messenger’ın önemli bir geçit kapısı olarak belirlenmesinin haksız olduğunu belirtmektedir. Öncelikle Komisyonun m. 3(1)(b)’yi yanlış yorumlayarak m. 3(2)(b)’deki sınırların aşılmadığı yönünde sunulan delilleri kabul etmediği iddia edilmiştir. (para 110) Genel Mahkeme, Komisyonun incelemesi sonucunda Başvuran tarafından sunulan argümanların DMA’daki varsayımları çürütmeye yeterli olmadığına dair kararını doğru bulmuştur. (para. 120) DMA’nın ispat yükünü tersine çevirdiği dikkate alındığında teşebbüsün gerekli delilleri vermesi gerektiğini ve ispat eşiğinin yüksek olduğunu belirtmiştir. (para 120, 121) Başvuranın açıklama ve itirazlarını yetersiz bulmuştur. (para. 126-127)

 

Genel Mahkeme, Başvuranın Samsung internet tarayıcısı, Apple iMessage, Alphabet Gmail, Microsoft Outlook karşısında ayrımcı muameleye maruz kaldığı itirazlarını da değerlendirmiştir. Samsung internet tarayıcısı ile Messenger arasında benzerlik kurulamamıştır. Bahsi geçen diğer uygulamaların ise Messenger ile aynı kategoride (NIICS) olmaları dışında hangi koşullarının kıyaslanabilir nitelikte olduğunun anlaşılamadığını ifade etmiştir. (para. 141-143)

 

Bu başlık altındaki ikinci itiraz, DMA m. 3(9) kapsamında kullanıcı sayısının belirlenmesinde kullanılan kriterdir. Genel Mahkeme, Komisyonun hesaplama yöntemini onaylayarak (para. 158) ayda en az bir kere TPH’yi kullanan veya katılan kullanıcı sayısının hesaplanması gerektiğini belirtmiştir. (para. 151, 154)

 

Başvuranın bu başlık altındaki üçüncü itirazı Komisyonun DMA m. 17(1) ve 17(3) uyarınca piyasa araştırması yapmadan karar vermiş olmasına ilişkindir. (para. 163) Genel Mahkeme, m. 17(1) hükmünün geçit bekçisi olabilecek platformun sunduğu bazı TPH’lerin eşikleri aştığı ancak diğerlerinin aşmadığı durumunda uygulanacağını, söz konusu durumda eşikler aşıldığı için bu maddenin uygulanmayacağını belirtmiştir. (para. 169, 170) DMA m. 17(3) hükmünün ise eşikleri aşsa bile m. 3(1)’deki şartların olup olmadığının incelenmesi için piyasa araştırması yapılmasına yönelik olduğunu, ancak Başvuranın bu yönde yeterli kanıt sunmadığını belirtmiştir. (para. 171)

 

Genel Mahkeme, Microsoft Edge, Bing, Advertising ile Apple iMessage için piyasa araştırması açılmasına rağmen Messenger için araştırma yapılmamış olmasının ayrımcı ve keyfi olmadığının; Komisyonun durumun şartlarını değerlendirip önceki kararlarla bağlı olmadan hareket edebileceğinin; m. 3(5)’in lafzından bu yöntemin takdir yetkisi çerçevesinde kullanılabileceğinin; bahsi geçen uygulamaların aynı kategoride olmadığını dolayısıyla eşit muamele ilkesine aykırılık oluşmadığının ve hatta Apple’ın piyasa araştırması açılması için yeterli delil sunmasına rağmen Messenger bakımından böyle bir durumun söz konusu olmadığının altını çizerek bu itirazı da reddetmiştir. (para. 173-177)

 

3.4. Başvuranın Savunma Hakkı İhlal Edilmiş Midir? 

Son olarak Başvuran, Komisyonun yeni kanıt sunduğunu ve bunlara yorum yapmasına fırsat verilmediği için savunma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. (para. 179) Genel Mahkeme, Komisyonun sadece karşı çıkılabilecek noktaları bildirmesinin yetmeyeceğini, karşı tarafın dinlenmesi gerektiğini belirtmiştir. (para. 183) Bununla birlikte, Başvuranın bildirimden sonra düzenlenen toplantılarda yorum yapma hakkını elde ettiği (para. 189); bazı bulgulara idari süreçte karşı çıkmadığı (para. 195); sunulan yeni delillerin bu süreçte tartışılan konulara ilişkin olduğu (para. 198); kamuya açık raporlara ilk gözlemlerinde yer verdiği (para. 203); delillerden bazılarının halihazırda Başvuranın sunduğu değerleri destekler nitelikte kullanıldığı (para. 204) görüldüğünden bu hakkın ihlal edilmediğine karar verilmiştir.

 

Sonuç

Bu karar, Dijital Piyasalar Yasası’nın (DMA’nın) uygulanmasına ilişkin önemli ilkeler ortaya koymasının yanı sıra, Komisyonun geçit bekçisi belirleme sürecindeki takdir yetkisinin sınırlarını da açıklığa kavuşturmaktadır. Genel Mahkeme, Messenger bakımından Komisyonun değerlendirmesini hukuka uygun bularak DMA’da öngörülen geçit bekçisi rejiminin etkili şekilde uygulanmasına yönelik yaklaşımı desteklemiş; buna karşılık Marketplace bakımından, maddi değerlendirmeden ziyade kararın yeterli ve tutarlı şekilde gerekçelendirilmemesi nedeniyle iptal kararı vermiştir. Bu yönüyle karar, DMA kapsamındaki belirleme kararlarının yalnızca ekonomik ve teknik analizlere değil, aynı zamanda AB hukukunun temel ilkelerinden olan idarenin kararlarını gerekçelendirme yükümlülüğüne de uygun olması gerektiğini göstermektedir. Ek olarak, her ne kadar Komisyon kararını geri çektiyse de Genel Mahkeme Başvuranın kaldırılan Komisyon kararına itiraz etmesinde hukuki çıkarı olduğunu vurgulayarak idari kararların karşısında yargı kararlarının etki ve niteliğine dikkat çekmiştir. Dolayısıyla karar, geçit bekçisi rejiminin uygulanmasında Komisyonun geniş takdir yetkisine sahip olduğunu kabul etmekle birlikte, bu yetkinin etkili yargısal denetime elverişli, açık ve tutarlı gerekçelerle kullanılmasının zorunlu olduğunu, idarenin kararlarının kaldırılmış olmaları halinde dahi denetime tabi olduğunu ortaya koymaktadır.

 

Bu yazıya atıf için: Cemre Çise Kadıoğlu Kumtepe, “Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) Genel Mahkeme’nin 3 Haziran 2026 tarihli Meta Platforms Inc. v Commission (T-1078/23) Kararı”, Yaşayan Avrupa Birliği Hukuku Blogu, 13/5/2026, Link: <https://yasayanabhukuku.blogspot.com/2026/07/T-1078-23.html> 


Bu yazıyı faydalı buldunuz mu? Hiç bir içeriği kaçırmayın bizi takip edin.

29 June 2026

Covid-19’un Hukuki Yansımaları: Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın Ministero della Difesa Kararında Zorunlu Aşılama ve İnanç Temelinde Ayrımcılık

Covid-19’un Hukuki Yansımaları: Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın Ministero della Difesa Kararında Zorunlu Aşılama ve İnanç Temelinde Ayrımcılık



Merve Ağzıtemiz, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, AB Hukuku Anabilim Dalı

Fotoğraf: United States Census, Wikimedia Commons

 

GİRİŞ

Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD), askerî personelin mesleki faaliyetini sürdürebilmesinin zorunlu SARS-CoV-2 aşılamasına bağlanmasına ilişkin verdiği Ministero della Difesa kararında, 2000/78 sayılı Çerçeve İstihdam Direktifindeki kimi kavramların kapsamına dair önemli değerlendirmelerde bulunmuştur. Bu dava ile ABAD, askerî personel ile aynı ortamda görev yapan sivil personel arasında aşılama yükümlülüğü bakımından farklılık bulunmasının, meslek kategorisine dayalı bir farklı muamele niteliğinde olduğunu ortaya koymuştur. Bu nedenle, söz konusu muamelenin 2000/78 sayılı Çerçeve İstihdam Direktifi’nde sınırlı olarak sayılan ayrımcılık temelleri kapsamında değerlendirilemeyeceğini belirtmiştir. ABAD ayrıca, aşılamaya yönelik itirazın kamu sağlığına ilişkin bilimsel veya politik görüşlere dayanması hâlinde, bunun Direktif anlamında “inanç” olarak kabul edilemeyeceğini vurgulamıştır.

Ministero della Difesa kararının önemi ile ilgili olarak şu tespitlerde bulunulabilir. Birincisi, İtalya, Fransa ve Avrupa Komisyonu davaya ilişkin gözlemlerini sunmuştur. İkincisi, Hukuk Sözcüsü Ćapeta, 20 Kasım 2025 tarihinde Gerekçeli Görüşünü vermiştir. ABAD, dava konusu olayın hiçbir yeni hukuksal sorun ortaya çıkarmadığı görüşündeyse davanın Hukuk Sözcüsünün görüşü olmaksızın yürütülmesine karar verebilmektedir (Adalet Divanı Statüsü m.20). O halde, bu davada Hukuk Sözcüsünün görüşü alındığına göre, dava konusu olayın, yeni hukuksal sorun ortaya çıkardığı kanaati oluştuğu yönünde bir yorum yapılabilecektir. Üçüncüsü bu karar, “medya ilgisini çeken veya vatandaşların yaşamında etki doğuran konular hakkında” kamuoyunu bilgilendirmeyi amaçlayan basın açıklamaları ve dava özetleri arasında kendisine yer bulmuştur. (Ayrıca bkz.)

Bu yazıda öncelikle ABAD önüne gelen olay ele alınacak, devamında 2000/78 sayılı Çerçeve İstihdam Direktifi ve ilgili maddeleri değerlendirilecek ve bu değerlendirme çerçevesinde ABAD kararı incelenecektir.

 

VAKALAR

Başvurucu, İtalyan Kara Kuvvetleri İstihkâm sınıfında görev yapan kıdemli bir subay olup, askerî personele getirilen SARS-CoV-2 aşılama yükümlülüğüne uymayı reddetmesi nedeniyle görevinden uzaklaştırılmıştır. (para.11) Başvurucu, bu uygulamaya karşılık ulusal itiraz yollarına başvurmuş ve kimi iddialar öne sürmüştür.

Birincisi, kendi görev yaptığı komutanlıkta çalışan sivil personel ile karşılaştırıldığında doğrudan ayrımcılığa maruz kaldığını iddia etmiştir. Söz konusu sivil personel, meslek ve istihdam ilişkisi bakımından askerî personelden farklı bir rejime tabi olmakla birlikte, başvurucununkine benzer görevleri yerine getirmekte ancak aşılama yükümlülüğüne tabi tutulmamaktadır. (para.12-13)

İkincisi, başvurucu, aşılanmış askerî personelle karşılaştırıldığında, inançları temelinde dolaylı ayrımcılığa maruz kaldığını ve bu ayrımcılığın bilimsel temeller üzerinden de haklı gösterilemediğini öne sürmüştür. Dosyaya sunulan raporlara göre, 48 saatten daha kısa bir süre önce alınmış negatif sürüntü testi sonucu ile işyerine giren aşısız bir kişi, aşılı çalışma arkadaşlarıyla karşılaştırıldığında, başkalarını enfekte etme bakımından benzer, hatta daha düşük bir risk oluşturmaktadır. Bu çerçevede başvurucu, aşılanmayı gerçekten reddetmiş olmakla birlikte, her 48 saatte bir sürüntü testi yaptırmaya hazır olduğunu belirtmiştir. (para.14)

Başvurucu, bu iddiasını desteklemek üzere diğer sektörlerdeki çalışanları da örnek göstermektedir. Buna göre, İtalyan mevzuatının, SARS-CoV-2 aşılama yükümlülüğüne tabi olmayan ve başvurucunun çalışma ortamından çok daha fazla kamuya açık çalışma ortamlarında faaliyet yürüten diğer sektörlerdeki çalışanlar bakımından, aşılama sertifikası ile negatif sürüntü testi sonucunu eşdeğer kabul ettiğini ileri sürmüştür. (para.15)

Üçüncüsü, başvurucu Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı’nın (ABTHŞ) 1. ve 24. maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir. Başvurucuya göre, görevden uzaklaştırma kararı, onun mesleki faaliyetini sürdürmesini engellemiş, onu her türlü ücret, tazminat veya maaştan ve ticari bir şirkette başka bir mesleki faaliyet yürütme imkânından mahrum bırakmıştır. (para.16)

Bu iddiaların her birine ilişkin kendi değerlendirmesini ortaya koyan ulusal mahkeme, 2000/78 sayılı Çerçeve İstihdam Direktifi’nin ve başvurucunun dayandığı ABTHŞ hükümlerinin askerî personel bakımından da uygulanabileceğini kabul etmektedir. Bu nedenle, askerî personelin görevine devam edebilmesini zorunlu aşı şartına bağlayan ulusal düzenlemenin söz konusu hükümlere aykırı olması hâlinde uygulanmaması gerekecektir. Ancak ulusal mahkeme, somut olayda başvurucunun ileri sürdüğü AB hukuku ihlalinin gerçekleşip gerçekleşmediği konusunda tereddüt etmiş ve AB Hukukunun yorumuna ihtiyaç duymuştur. Dolayısıyla bu konuda yorumunu talep ederek sorularını ön karar prosedürü çerçevesinde ABAD’a yöneltmiştir.

 

2000/78 sayılı Çerçeve İstihdam Direktifi

2000/78 sayılı Çerçeve İstihdam Direktifi, iş ve meslek hayatında eşit muamele ilkesini düzenleyen ve din ve inanç, engellilik, yaş ve cinsel yönelim temelinde ayrımcılığa karşı genel bir çerçeve oluşturan temel bir hukuki araçtır. (2000/78 sayılı Çerçeve İstihdam Direktifi m.1) Ayrımcılık temellerini sınırlı sayıda belirleyen bu Direktif, anılan temellerin kapsamına ilişkin açık bir tanım içermemektedir. Bu bağlamda örneğin engellilik kavramının içinde hastalık gibi kavramların da sayılıp sayılamayacağı gibi hususlar ABAD tarafından açıklığa kavuşturulmaktadır. (Örnek olarak bkz. Case C‑13/05 Navas) Din ve inanç temelinde ayrımcılık kavramı ise ‘din’ kısmı bakımından kısmen aydınlatılmışsa da ‘inanç’ kısmı bakımından yoruma ihtiyaç duyuyor gibi görünmektedir. Nitekim, ABAD Ministero della Difesa kararı ile bu kavramı ele almaya devam etmiştir.

Bu Direktif kapsadığı ayrımcılık temelleri yanında konu bakımından da sınırlı şekilde düzenlenmiştir. Bu bağlamda Direktif, belirli bazı alanlar bakımından uygulama alanı bulmaktadır. Bu alanlar ise, genel olarak; mesleğe erişim koşulları, mesleki eğitim, işten çıkarma ve ücret dahil istihdam ve çalışma koşulları ve işçi/işveren kuruluşlarına üyelik ya da bu kuruluşlara dahil olma olarak sıralanabilecektir. (2000/78 sayılı Çerçeve İstihdam Direktifi m.3/1)

2000/78 sayılı Çerçeve İstihdam Direktifi, eşit muamele ilkesi kapsamında kimi ayrımcılık türlerine de yer vermektedir. Bu kapsamda doğrudan ayrımcılık, bir kişinin (korunan ayrımcılık temellerine dayalı olarak) benzer durumdaki diğer bir kişiye göre daha az lehine olan muamele gördüğü, görmüş olduğu ya da göreceği zaman meydana gelmiş kabul edilmektedir. (2000/78 sayılı Çerçeve İstihdam Direktifi m.2/2(a) Dolaylı ayrımcılık ise görünüşte tarafsız bir hüküm, ölçüt veya uygulamanın, korunan ayrımcılık temellerine sahip kişileri, diğer kişilerle karşılaştırıldığında, özellikle dezavantajlı bir konumda bıraktığı zaman meydana gelmiş kabul edilmektedir. (2000/78 sayılı Çerçeve İstihdam Direktifi m.2/2(b)

2000/78 sayılı Çerçeve İstihdam Direktifi’ne ilişkin bu çerçeve dikkate alındığında, Ministero della Difesa kararında ABAD’ın ulaştığı sonuçların ayrıca değerlendirilmesi gerekmektedir.


KARAR

Yapılan ön karar başvurusu çerçevesinde ABAD’ın incelediği üç temel soru bulunmaktadır:

Birincisi, 2000/78 Sayılı Çerçeve İstihdam Direktifi’nin doğrudan ayrımcılığa ilişkin 2/2(a) maddesinin, askerî personelin mesleki faaliyetini sürdürebilmesinin şartı olarak zorunlu aşılamayı öngören, buna karşılık aynı ortamda görev yapan sivil personeli böyle bir yükümlülüğe tabi tutmayan ulusal mevzuatın önüne geçip geçmediği sorusu cevaplanmıştır.

ABAD bu soruya yanıt vermek üzere öncelikle doğrudan ayrımcılık kavramının tanımını yapmıştır. Buna göre doğrudan ayrımcılık, bir kişinin, karşılaştırılabilir bir durumda bulunan başka bir kişiye göre daha az elverişli muameleye tabi tutulduğu, tutulmuş olduğu veya tutulacağı hâllerde gerçekleşmektedir. (para. 32) ABAD, devamla Direktifin kapsamı hakkında yorum yapmıştır. Buna göre söz konusu olayda, kimi kişilerin mesleki faaliyetlerini sürdürebilmeleri için zorunlu aşılamaya tabi tutulmaları, ilgili kişilerin askerî personel veya sivil personel olmalarından kaynaklanmıştır. Ulusal mevzuat uyarınca, bu farklı istihdam kategorileri, bazı açılardan ayrı rejimlere tabidir. Dolayısıyla ABAD’a göre buradaki farklı muamele, söz konusu çalışanların belirli bir meslek kategorisine mensup olmaları nedeniyle ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda 2000/78 sayılı Direktifin kapsamını değerlendiren ABAD, ilgili Direktifin sadece belirli (sayılan) ayrımcılık temellerini kapsadığını vurgulamıştır. Belirli bir meslek kategorisinde bulunmak ise sayılan bu temeller arasında bulunmamaktadır. Bu bakımdan, bu tür bir farklı muamelenin, 2000/78 sayılı Çerçeve İstihdam Direktifi kapsamına girmeyeceği ortaya koyulmuştur. (para.35-37)

İkincisi, ABAD, 2000/78 sayılı Çerçeve İstihdam Direktifi’nin dolaylı ayrımcılığa ilişkin 2/2(b) maddesinin nasıl yorumlanması gerektiğini değerlendirmiştir. Bu kapsamda ABAD, askerî personelin mesleki faaliyetini sürdürebilmesinin zorunlu aşılamaya bağlanmasının, özellikle aynı ortamda görev yapan ve aşılamaya itiraz etmeyen diğer askerî personelle karşılaştırıldığında, inanç temelinde dolaylı ayrımcılık oluşturup oluşturmadığı sorununu ele almıştır.

ABAD, Direktifteki dolaylı ayrımcılık tanımını tekrarladıktan sonra, “din ve inanç” ifadesindeki din kavramının nasıl anlaşılması gerektiğini açıklığa kavuşturarak bu soruyu yanıtlamaya başlamıştır. ABAD’a göre, “din” kavramı hem forum internum’u, yani bir dinî inanca sahip olma olgusunu, hem de forum externum’u, yani dinî inancın kamusal alanda dışa vurulmasını kapsamaktadır. İlgili diğer AB hukuku kaynaklarındaki kavram kullanımı da değerlendirildiğinde, Direktifin uygulanması bakımından “din” ve “inanç” kavramlarının ise aynı ayrımcılık temelinin iki yönü olarak değerlendirilmesi gerektiği sonucuna ulaşıldığı görülmektedir.

ABTHŞ’nin 21. maddesinden de görüldüğü üzere, “din veya inanç” temeline dayalı ayrımcılık, “siyasi veya diğer herhangi bir görüş” temeline dayalı ayrımcılıktan ayrılmalıdır. Dolayısıyla burada “inanç”, yalnızca dinî inancı değil, felsefi veya manevi nitelikteki inançları da kapsamaktadır. Bu bağlamda, 2000/78 sayılı Çerçeve İstihdam Direktifi din veya inanç temeli bakımından koruma getirmekte fakat söz konusu Direktif siyasi görüşler veya diğer herhangi bir görüş şeklinde anlaşılan kanaatleri kapsamamaktadır. (para 41-43)

Bu çerçevede öncelikle, başvurucunun inanç temelinde ayrımcılığa uğradığı yönündeki iddiaları ele alınmıştır. Başvurucu, kendisine dayatılan zorunlu aşılamanın, SARS-CoV-2’nin bulaşmasını önleme açısından etkisiz olduğunu ve bu aşılamanın sürüntü testiyle eşdeğer olduğunu ileri sürmüştür. Bu bağlamda başvurucu, diğer faaliyet sektörlerindeki çalışanların işyerlerine ya aşılama sertifikası ya da negatif sürüntü testi sonucu sunarak erişebildiklerini iddia etmiştir. (para.44) Başvurucu ayrıca, aşılamanın etkinliği ve olumsuz etkileri bakımından sınırlı bilgi bulunduğunu öne sürmüş ve aşılı bir kişinin başkalarını enfekte etme riskinin, negatif sürüntü testi sonucunu almış aşısız bir kişinin riskiyle aynı olduğunu kanıtlamaya çalışmıştır. ABAD’a göre bu argümanlar, başvurucunun, zorunlu aşılamaya kendi inançları temelinde karşı çıkmaktan ziyade, ulusal makamların kamu sağlığı alanındaki tercihlerini ve bu tercihlerin somut olayda kendisine uygulanma biçimini tartışmaya açtığını göstermektedir. (para. 46)

Hukuk Sözcüsü’nün görüşünde de belirtildiği üzere, aynı değerlendirme başvurucunun zorunlu aşılamanın uygulanma biçimine yönelik itirazı bakımından da geçerlidir. Başvurucu, aşılamanın bir emir yoluyla dayatılması ve bu durumda emri veren makamın aşının sonuçlarından sorumlu olması yerine, askerî personelin aşıyı kendi riskleri altında yaptıracakları bir sistemin tercih edilmesini eleştirmektedir. (para.47) ABAD bu iddiaların, 2000/78 sayılı Çerçeve İstihdam Direktifi temelindeki “inanç” kavramı kapsamına girmeyeceğini ve genel olarak kamu sağlığına ilişkin olduklarını vurgulamıştır. (para.48)

Üçüncü olarak ABAD, uyuşmazlığın ABTHŞ kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği konusunu ele almıştır. ABAD’a yöneltilen soru, zorunlu aşılamayı reddeden çalışanın iş sözleşmesinin askıya alınmasının ve bunun sonucunda ailesinin geçimini sağlayamaz hâle gelmesinin ABTHŞ’nin 1. ve 24. maddelerine aykırı olup olmadığına ilişkindir.

Burada bir ön bilgi olarak ABTHŞ’nin ilgili hükümlerinin içeriğinden bahsetmek gereklidir. Buna göre ABTHŞ’nin 1. maddesi insan onuru kavramını düzenlemektedir. Bu çerçevede, insan onurunun ihlal edilemeyeceği ve insan onuruna saygı gösterilip korunması gerektiği hüküm altına almaktadır. ABTHŞ’nin 24. maddesi ise çocuk hakları başlığını taşımaktadır. Bu düzenlemeyle, çocukların esenlikleri için gerekli bakım ve korunmadan yararlanma hakları güvence altına alınmış, ayrıca çocuğun üstün yararı ile ebeveynleriyle ilişkilerini sürdürme hakkı gibi hususlar da korunmuştur.

ABAD, ABTHŞ’nin ilgili maddelerini incelemeden önce, ABTHŞ’nin uygulama kapsamına değinmektedir. Buna göre, ABTHŞ, üye devletlere yalnızca AB hukukunu uyguladıkları durumlarda yöneltilebilmektedir. ABAD’a göre, “Birlik hukukunu uygulama” kavramı ise AB hukuku ile ulusal önlem arasında belirli bir bağlantı derecesi bulunmasını gerektirmektedir. Bu bağlantı, ilgili alanların yalnızca yakın olmasının ya da bir tarafın diğeri üzerinde dolaylı etki doğurmasının ötesine geçmelidir. (para. 51-52) ABAD, ilk iki soruya verdiği cevaba atıfla, askerî personelin mesleki faaliyetini sürdürebilmesinin zorunlu aşılamaya bağlanmasından doğan farklı muamelenin 2000/78 sayılı Çerçeve İstihdam Direktifi’nin kapsamına girmediğini yeniden vurgulamıştır. Bu bağlamda, somut olaydaki ulusal mevzuat, ABTHŞ’nin ilgili düzenlemesi ışığında, “Birlik hukukunu uygulama” olarak değerlendirilemeyecektir. Dolayısıyla ABAD’a göre ABTHŞ’nin ilgili maddeleri somut olaya uygulanabilir değildir. (para. 55-56)

Sonuç olarak ABAD, askerî personelin mesleki faaliyetini sürdürebilmesinin zorunlu aşılamaya bağlanmasının, aynı ortamda görev yapan sivil personel için böyle bir yükümlülük bulunmasa dahi 2000/78 sayılı Direktif’in 2(2)(a) maddesi kapsamına girmediğine; aşıya itirazın kamu sağlığına ilişkin görüşlere dayanması hâlinde ise bunun Direktif anlamında “inanç” sayılamayacağına ve bu nedenle söz konusu farklı muamelenin 2(2)(b) maddesi kapsamında da değerlendirilemeyeceğine karar vermiştir.

 

SONUÇ

Ministero della Difesa kararı, 2000/78 sayılı Çerçeve İstihdam Direktifi’nin kapsamına ilişkin önemli bir hatırlatma niteliğindedir. Karar, işçiler veya personel kategorileri arasındaki her farklı muamelenin, kendiliğinden AB ayrımcılık hukuku kapsamında yasaklanan bir ayrımcılık sayılmayabileceğini göstermektedir. Bir farklı muamelenin Direktif kapsamında incelenebilmesi için, bu muamelenin din veya inanç, engellilik, yaş ya da cinsel yönelim gibi Direktif’te sınırlı sayıda düzenlenen ayrımcılık temellerinden biriyle bağlantılı olması gerekir. Bu nedenle ABAD, askerî personel ile sivil personel arasındaki farklı muamelenin, meslek kategorisine dayanması sebebiyle, Direktif’in 2/2(a) maddesi kapsamına girmediği sonucuna varmıştır.

Kararın ikinci önemli yönü, “inanç” kavramının sınırlarına ilişkindir. ABAD, aşılamaya yönelik itirazın kamu sağlığına ilişkin bilimsel veya politik değerlendirmelere dayanması hâlinde, bunun 2000/78 sayılı Direktif anlamında korunan bir “inanç” olarak kabul edilemeyeceğini belirtmiştir. Böylece ABAD, dinî, felsefi veya manevi nitelikteki inançlar ile kamu sağlığı politikalarına yönelik görüş veya itirazlar arasında bir ayrım yapmıştır. Bu yaklaşım, özellikle iş sağlığı ve güvenliği, aşı, test veya benzeri yükümlülüklere karşı ileri sürülen itirazların her durumda ayrımcılık yasağı kapsamında korunmayabileceğini göstermesi bakımından önemlidir.

Son olarak bu karar, üye devletlerin, askerî personel bakımından sınırsız bir takdir yetkisine sahip olduğu anlamına gelmemektedir. Bu tür ulusal tedbirler, gerekli şartları taşıması hâlinde AB hukukunun ilgili düzenlemeleri bakımından denetlenebilir durumdadır.


Bu yazıya atıf için: Merve Ağzıtemiz, "Covid-19’un Hukuki Yansımaları: Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın Ministero della Difesa Kararında Zorunlu Aşılama ve İnanç Temelinde Ayrımcılık" Yaşayan Avrupa Birliği  Hukuku Blogu, 29 Haziran 2026, https://yasayanabhukuku.blogspot.com/2026/06/covid-19un-hukuki-yansmalar-avrupa.html

13 May 2026

Dijital Hizmetler Yasası’nı Çok Büyük Çevrimiçi Platformlara Uygulamak: Genel Mahkeme’nin 19 Kasım 2025 tarihli Amazon EU Sàrl v Commission (T-367/23) Kararı

 

*Görsel, blog editörü tarafından yapay zekâ destekli bir araç kullanılarak üretilmiştir.

 

Cemre Çise Kadıoğlu Kumtepe

Dr. Öğr. Üyesi,

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Bilişim ve Teknoloji Hukuku Anabilim Dalı

 

Giriş

Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) bünyesindeki Genel Mahkeme, 19 Kasım 2025 tarihinde Amazon EU Sàrl v Commission (T‑367/23) davasındaki kararını açıklamış; Komisyon’un Amazon Store’un çok büyük çevrimiçi platform olarak belirlenmesi yönündeki kararını haklı bulmuştur. Karar, iddiaların kabul edilebilirliğine yönelik tartışmalara ek olarak, sistemik risk kavramının ele alınması, AB Temel Haklar Şartı altındaki hakların ve yasama yetkisinin sınırlarının Dijital Hizmetler Yasası (“Digital Services Act – DSA”) olarak kısaltılan 2022/2065 (EU) sayılı Dijital Hizmetler İçin Tek Pazar Hakkında Tüzük bağlamında değerlendirilmesi nedeniyle önem arz etmektedir. Karar aynı zamanda DSA’nın yorumlanmasına yönelik ilk detaylı karar olduğundan dikkate değerdir. 

16 Kasım 2022’de yürürlüğe giren ve 17 Şubat 2024 tarihinde uygulanmaya başlayan DSA, Avrupa Birliği’nde aracılık hizmetleri bakımından iç pazarın düzgün işleyişini tesis ederken, yenilikçiliği korumayı, AB Temel Haklar Şartı’nda yer alan temel hakların etkili şekilde korunduğu güvenli, öngörülebilir ve güvenilir çevrimiçi ortam yaratmayı hedefleyen kapsamlı bir platform düzenlemesidir. (DSA m.1(1)) Bu bağlamda tüketicinin en yüksek düzeyde korunması da DSA’nın temel amaçları arasında yer almaktadır. 

DSA, aracılık hizmeti sağlayıcılarına ilişkin sınırlı ve koşullu muafiyet hallerini düzenlemekte ve bu aracıları sınıflandırarak kategorilerine göre uyarlanmış farklı özen yükümlülükleri getirmektedir. (DSA m. 1(2)) Bu yükümlülükler kademeli olarak düzenlenmiş, en sıkı özen yükümlülükleri çevrimiçi platformların alt kategorisi olan çok büyük çevrimiçi platformlar (“very large online platforms – VLOPs”) ve çok büyük çevrimiçi arama motorları (“very large online search engines – VLOSEs”) olarak belirlenen aracı hizmet sağlayıcılara getirilmiştir.     

Komisyon, DSA m. 33 uyarınca 25 Nisan 2023 itibariyle 17 platformu VLOP ve VLOSE olarak belirlemiştir. Bu kapsamda Amazon EU Sàrl’nin işlettiği Amazon Store, VLOP olarak belirlenmiş, Amazon EU Sàrl ise, Genel Mahkeme önünde, Komisyon’un bu kararının iptali için dava açmıştır. Genel Mahkeme ise bu davayı reddetmiştir. Bu yazıda, DSA çerçevesinde çok büyük çevrimiçi platform kavramı olarak belirlenme süreci ile sonuçları, Komisyon ve Genel Mahkeme kararı çerçevesinde ele alınacaktır.

 

1. Uyuşmazlığın Konusu

Davacı Amazon EU Sàrl (“Davacı”), tüketici ürünlerini pazarlayan veya başka satıcıların bu tür ürünleri satmasına aracılık eden çevrimiçi pazaryeri olarak nitelendirilebilecek Amazon Store’u (“Amazon”) işletmektedir. Komisyon, DSA m. 33(4)’e dayanarak Amazon’u çok büyük çevrimiçi platform (“VLOP”) olarak belirlemiştir. Davacı ve yanında Alman E-ticaret Birliği (Bundesverband E-Commerce und Versandhandel Deutschland eV (bevh)) itiraz edilen kararın iptal edilmesini veya DSA m. 38 ve m. 39 uyarınca doğan yükümlülüklerinden muaf olacak şekilde kararın kısmen iptal edilmesini ve Komisyon’un masraflara katlanmasını talep etmiştir. (para. 9). Komisyon ve yanında Avrupa Parlamentosu, Avrupa Birliği Konseyi ile Avrupa Tüketici Organizasyonu (Bureau européen des unions de consommateurs (BEUC)) Genel Mahkeme’nin davayı reddetmesini ve Davacı aleyhine masraflara hükmetmesini talep etmiştir. (para. 10-11). Davacı, Komisyon kararının iptal edilmesi maksadıyla DSA m.33(1), 38 ve 39’un hukuka aykırı olduğunu iddia etmiştir.

Komisyon, Konsey ve BEUC Davacı’nın iddialarının kabul edilemez (inadmissible) olduğunu ileri sürmüşse de Genel Mahkeme kabul edilebilirlik itirazını reddederek davayı esastan incelemeye geçmiştir. Mahkeme, DSA m. 33(1)’in hukuka aykırılık itirazını öncelikle ele almış ve bu hükmün AB Temel Haklar Şartı m. 7, 11(1), 16, 17(1) ve 20’ye aykırılık teşkil edip etmediğini değerlendirmiş ve hukuka aykırılık tespit etmemiştir. Davacı’nın DSA m. 38 ve 39’a yönelik hukuka aykırılık itirazlarını ise söz konusu maddeler m. 33(1) ile ilişkili olduğundan ayrıca değerlendirmemiş ve hukuka aykırı bulmamıştır (para. 208-209).

 

2. DSA Uyarınca Çok Büyük Çevrimiçi Platform (VLOP) Kavramı ve VLOP Olarak Belirlenme Süreci

Çok büyük çevrimiçi platformlar (VLOP), üç aracı hizmet sağlayıcı türünden biri olan ‘yer sağlama hizmet sağlayıcıları’ arasında sayılan çevrimiçi platformlar arasında yer alan ve DSA’daki bazı eşikleri geçtikleri için daha sıkı özen yükümlülüklerine tabi tutulması öngörülen platformları ifade etmektedir. DSA m. 33(1)’de belirlenen bu eşiğe göre aylık ortalama aktif hizmet alıcısı sayısı 45 milyona eşit veya daha fazla olan platformlar VLOP olarak nitelendirilmektedir. DSA m. 33(4) ise Komisyon’a bu eşikleri aşan platformları re’sen veya platformun sağladığı veriler doğrultusunda VLOP olarak belirleme yetkisi vermektedir. Komisyon bir platformu VLOP olarak belirleyeceği yönündeki ön bulgularını platforma ileterek 10 gün içinde görüş sunmasını ister ancak platformun herhangi bir görüş sunmaması VLOP olarak belirlenmesi önünde engel teşkil etmemektedir. VLOP olarak belirlenen platformlar Komisyon tarafından tutulan veri tabanında listelenmektedir.

 

3. VLOP’ların Uyması Gereken Ek Özen Yükümlülükleri

VLOP’lar diğer aracı hizmet sağlayıcılarının ve bunlar özelinde çevrimiçi platformların tabi olduğu özen yükümlülüklerine ek olarak DSA Bölüm III, Kısım 5 altında yer alan m. 33-43 hükümlerine uymak zorundadır. Bu maddelerde özetle, VLOP’ların belirlenmesi (m. 33), VLOP’ların risk değerlendirmesi yapması (m. 34), tespit edilen risklerin giderilmesi yönünde alınacak tedbirlerin belirlenmesi (m. 35), olağanüstü hallerde devreye sokulacak kriz yönetim mekanizması oluşturulması (m. 36), ek yükümlülüklerine uyumlarının denetlenmesi için bağımsız denetim sürecinin yürütülmesi (m. 37), öneri sistemleri arasında profillemeye dayanmayan en az bir seçeneğin bulundurulması (m. 38), çevrimiçi reklamcılıkta şeffaflığın artırılması adına kütüphane oluşturulması (m. 39), izin verilen araştırmacılara kamu yararına yapacakları araştırmalarda kullanmak üzere veri sağlanması (m. 40), DSA yükümlülüklerine uyumun sağlanması süreçlerini yönetecek uyum biriminin oluşturulması (m. 41), şeffaflık bildirim yükümlülükleri (m. 42) ve Komisyon’un denetimi için ücret ödenmesi (m. 43) düzenlenmektedir. 

Söz konusu uyuşmazlıkta Davacı, m. 33(1) kapsamına girmesi nedeniyle tabi olduğu m. 38, m. 39 ve m. 40 yükümlülüklerinin AB Temel Haklar Şartı m. 7, 11(1), 16, 17(1) ve 20’ye aykırılık teşkil ettiğini ileri sürdüğünden öncelikle bu yükümlülüklere değinilecek, ardından tarafların iddiaları ve Genel Mahkeme’nin değerlendirmeleri ele alınacaktır.

 

3.1. Öneri Sistemlerine Yönelik Ek Yükümlülükler (m. 38)

DSA m. 27’de büyüklüklerinden bağımsız olarak tüm çevrimiçi platformların öneri sistemlerinde kullandıkları parametrelere yönelik bazı bilgileri açıklamaları gerekmektedir. DSA m. 38 ise m. 27’de yer alan öneri sistemleri şeffaflığına ek olarak getirilmiştir. DSA m. 38, VLOP ve VLOSE’ler öneri sistemlerini oluştururken bu sistemlerden en az birinin 2016/679 (EU) Genel Veri Koruma Tüzüğü (GDPR) m. 4(4)’te tanımlanan profilleme yöntemine dayanmaması gerektiğini düzenlemektedir. Bu hüküm uyarınca profilleme, kişisel verilerin otomatik şekilde işlenmesi neticesinde gerçek kişinin özellikle işteki performansı, ekonomik durumu, sağlığı, kişisel tercihleri, ilgi alanları, güvenilirlikleri, davranışları, konum ve hareketlerinin incelenmesi veya tahmin edilmesini ifade etmektedir. 

Bu kapsamda VLOP’ların öneri sistemlerinde profilleme yapmalarında bir engel olmamakla birlikte bu sistemlerden en az birinin profilleme yöntemiyle yapılmaması, başka bir deyişle kişilerin verilerini kullanarak onlara ilişkin inceleme ve tahminlerde bulunulmaması gerekmektedir.

 

3.2. Reklamcılık Faaliyetlerine Yönelik Ek Yükümlülükler (m. 39)

DSA m. 27’de büyüklüklerinden bağımsız olarak tüm çevrimiçi platformlarda gösterilen reklamlara ilişkin bazı şeffaflık yükümlülükleri getirilmiştir. DSA m. 39 bunlara ek olarak VLOP ve VLOSE’lere bazı yükümlülükler getirmiştir. Bunlar arasında reklamın içeriği, reklamın kimin tarafından verildiği, reklam ücretini ödeyen kişi, reklamın gösterilme süresi, reklamın hedef kitlesi, ticari iletiler, reklamın ulaştığı kullanıcı sayısı gibi bilgilerin yer aldığı reklam kütüphanesi oluşturma zorunluluğu bulunmaktadır. Örneğin, Google’ın veya Meta’nın reklam kütüphanesi çeşitli kriterlerde arama yapılmasına müsaade etmektedir. 

 

3.3. Araştırmacılarla Veri Paylaşımına Yönelik Ek Yükümlülükler (m. 40)

DSA m. 40(4) uyarınca VLOP’lar kriterleri sağlayan araştırmacılara Birlik’teki sistemik risklerin belirlenmesi ve anlaşılması adına sadece araştırma maksadıyla kullanılmak üzere verilere erişim sağlamak zorundadırlar. Bu şartlar arasında araştırma kurumuyla ilişkili olma, ticari çıkarlardan bağımsız olma, araştırma fonunu beyan etme, veri gizlilik ve güvenliğini sağlayabilecek durumda olma, istenen verinin zaman aralığının uygun ve orantılı olması, araştırma sonuçlarının kamuya açık ve ücretsiz şekilde paylaşılması bulunmaktadır. (DSA m. 40(8)) 

 

4. DSA m. 33(1)’in AB Temel Haklar Şartı’na Aykırılığı

4.1. DSA m. 33(1)’in AB Temel Haklar Şartı m. 16’ya Aykırılığı

AB Temel Haklar Şartı m. 16, teşebbüs özgürlüğünü düzenlemekte, Birlik ile ulusal hukuk ve uygulamalara uygun şekilde ticari faaliyette bulunma özgürlüğünü tanımaktadır. 

Davacı, m. 33(1)’in platforma önemli derecede yük getirerek teşebbüs özgürlüğünü sınırladığını, DSA m. 33-43’te getirilen ek yükümlülüklerin DSA’nın amacına ulaşmak için uygun olmadığını, zira DSA’nın sistemik riskleri azaltma maksadı olmasına rağmen çevrimiçi pazaryeri olarak nitelendirilebilecek Amazon’un bu türden sistemik riske yol açmasının mümkün olmadığını çünkü bir “sistem” olmadığını; daha az kısıtlayıcı ve masraflı önlemler alınabileceğini ileri sürmüştür. 

Genel Mahkeme m. 16’da tanınan hakkın ekonomik ve ticari faaliyette bulunma, sözleşme akdetme ve serbest rekabet özgürlüklerini kapsadığını; sorumluluk halleri çerçevesinde kişilerin ekonomik, teknik ve finansal kaynaklarını kullanımını içerdiğini ve bu kaynakların serbestçe kullanımını engelleyen tedbirlerin bu özgürlüğü ihlal edebileceğini belirtmiştir (para. 49, 50). Tedbirlerin masraflı önlemler alınmasını gerektirmesinin, işletmenin faaliyetlerini düzenlemesinde önemli etki doğurmasının, zor ve karmaşık önlemler alınmasını gerektirmesinin gerçekten kaynakların serbestçe kullanımını engelleyebilecek tedbirler arasında olabileceğini belirtmiştir (para. 53). DSA m. 33-43 arasında düzenlenen hükümlerin de bu yönde tedbirler içerdiğini tespit etmiştir (para. 54). 

Bununla birlikte Genel Mahkeme, AB Temel Haklar Şartı m. 52(1) atfıyla m. 16’nın mutlak hak olmadığını ve maddenin kapsamındaki özgürlüğün kısıtlanabileceğini belirtmiştir. Bu doğrultuda yapılacak kısıtlama (i) yasa ile öngörülmeli, (ii) ilgili hakkın ve özgürlüğün özüne saygı göstermeli, (iii) AB’nin kabul ettiği genel çıkar hedefleri veya başkalarının haklarını ve özgürlüklerini koruma gereksinimi ile yapılmalı, (iv) orantılılık ilkesine uygun olmalıdır (gerekli olmalı ve hedefi veya gereksinimi gerçekten karşılamalıdır). Mahkeme, Davacı’nın kısıtlamanın yasayla yapılmadığı, hakkın özüne zarar verdiğini ve girişimcilik faaliyetlerini etkilediğini iddia etmediğini göz önünde bulundurmuştur (para. 60). Ek olarak, AB yasama organına politik, ekonomik ve sosyal tercihler bakımından geniş yetki tanındığını (para. 57); dolayısıyla alınacak tedbirlerin bir ihlal oluşturması için açıkça uygunsuz (manifestly inappropriate) olması gerektiğini belirtmiştir (para. 58). Bu kapsamda tüketicinin en yüksek düzeyde korunması hakkını gözeterek yapılacak yasama faaliyetleri m. 16 özgürlüğünün kısıtlanmasının gerekçesi olarak görülebilecektir.

 

4.1.1. Çevrimiçi pazaryerlerinin sistemik risk taşımadığı iddiası

DSA m. 34(1) VLOP’ların risk değerlendirmesinde sistemik riskleri belirlemesini zorunlu tutmaktadır. Bu sistemik riskler (i) yasadışı içeriklerin yayılması, (ii) AB Temel Haklar Şartı’nda güvence altına alınan haklar ve özellikle m. 1, 7, 8, 11, 21, 24, 38’deki haklar üzerinde oluşabilecek olumsuz etkiler, (iii) kamusal söylem ve seçim süreçleri ile kamu güvenliği üzerindeki fiili veya öngörülebilir olumsuz etkiler ile (iv) cinsiyet temelli şiddet, kamu sağlığının ve çocukların korunmasına ilişkin fiili veya öngörülebilir olumsuz etkiler ve kişinin fiziksel ve ruhsal esenliğine yönelik ciddi olumsuz sonuçlar olarak sayılmıştır. 

Davacı çevrimiçi pazaryerlerinin finansal sistemler gibi birbirleriyle ilintili kurumlardan oluşan bir “sistem” oluşturmadığını dolayısıyla sistemik risklere yol açamayacağını ileri sürmüştür (para. 69). Davacı, yorum ve reklamların pazarlanan ürünlere ilişkin olduğunu, tüketicileri riske atmadığını ve hatta küçük platformların yasadışı içerik ve ürünlerin yayılmasında daha etkili olduğunu iddia etmiştir (para. 74). 

Genel Mahkeme, DSA’nın platformun bir sistem olup olmadığıyla ilgilenmediğini, topluma yönelik sayılan sistemik risklerin engellenmesinin amaçlandığını ifade etmiştir. Reklam veya yorumların yasadışı ya da politik içerik paylaşımına engel olmadığını, Amazon’un hüküm ve koşullarında da bunlara yönelik kurallar getirildiğini; büyük pazaryerlerinde yasadışı içeriklerin olabileceğini, Amazon’da da bu türden içeriklerin her ne kadar kaldırılmaya çalışılsa da bulunabildiğini tespit etmiştir (para. 73).

 

4.1.2. Daha az kısıtlayıcı tedbirler alınabileceği iddiası

Davacı, DSA’da daha az kısıtlayıcı tedbirler getirilebileceğini ileri sürmüştür. Bunlar arasında (i) çevrimiçi pazaryerlerinin m. 33(1) kapsamından çıkarılması, (ii) platform bazında varsayımlara dayalı niteliksel kriterler getirilmesi ve sadece kullanıcı sayısının baz alınmaması, (iii) m. 39 uyarınca hazırlanacak reklam kütüphanesinin tüm kamuya değil de sadece araştırmacı ve kurumlara açılması bulunmaktadır. 

Genel Mahkeme, çevrimiçi pazaryerlerinin de sistemik risklere yol açabileceğini belirtmiştir. Niteliksel değerlendirmenin VLOP’ların belirlenme sürecini uzatacağını, belirsizliği ve masrafları artıracağını tespit etmiştir (para. 84). Ayrıca, m. 39’daki önlemlerin tüketicilerin maruz kaldıkları reklamlara ilişkin bilgiye erişme imkânı tanıdığını; özellikle çocuklara sunulan reklamlar açısından medya ve tüketici hakları birliklerinin bu kütüphaneyi takip edebileceğini; sadece araştırmacı ve kurumlara açılmasının DSA’nın amaçlarını gerçekleştirmek açısından yetersiz kalacağı sonucuna varmıştır (para. 89).

 

4.1.3. Daha az külfetli tedbirler alınabileceği iddiası

Davacı DSA hükümlerinin daha az külfetli olacak şekilde düzenlenebileceğini m. 38, 39 ve 40 yükümlülükleri özelinde iddia etmiştir. 

Davacı DSA m. 38 uyarınca öneri sistemlerine getirilen kısıtlamanın tüketicileri fırsatlardan haberdar etmeyi engellediğini; dolayısıyla tüketicinin menfaatine olmadığını, sistemik riskleri engellemediğini ve küçük işletmelerin öncelenmesine yol açtığını iddia etmiştir (para. 94). Genel Mahkeme, m. 38 sayesinde VLOP kullanıcılarının kişisel verileri kullanılmadan seçilen ürünlerin kendilerine sunulmasına fırsat tanındığını; VLOP’ların profilleme yapmasına engel olunmadığını ve kullanıcıların profilleme yapılmadan sunulan önerilerden memnun değilse profillemeye dayanarak yapılan öneri sistemine geçebileceğini ve tüketicilere seçme hakkı tanıyarak sistemik risklerin engelleneceğini belirtmiştir. Küçük işletmelerin öncelendiğine dair yeterli bulguya rastlanmamıştır (para. 99). 

Davacı DSA m. 39 yükümlülüklerinin reklam verenin faaliyetlerini açıklamayı gerektirmesi nedeniyle reklam verenlerin VLOP’lar yerine daha küçük platformları tercih etmeye başlayacağını ileri sürmüştür (para. 107). Genel Mahkeme bu konuda yeterli delil sunulmadığını belirtmiş ve Davacı’nın rakiplerinin benzer reklam stratejisi belirleyebiliyor olması yönündeki endişelerini yersiz bulmuştur. Bu kapsamda Davacı, reklamın başarısına yönelik bilgilerin bu strateji için çok önemli olduğunu belirtmiştir. Mahkeme, reklam içeriğinin m. 39 hükmü olmasa da herkese açık olduğunu, reklam başarısından ürünlerin satış grafiğinin anlaşılması halinde m. 39 uyarınca bu bilgilerin istenmediğini ifade etmiştir (para. 111). 

Davacı, DSA m. 40 uyarınca araştırmacılara çevrimiçi pazaryerlerinin sistemik risk yarattığı ortaya konmamışken sınırsız şekilde veri verilmesinin m. 16 özgürlüğünü ihlal ettiğini belirtmiştir (para. 113). Genel Mahkeme, yukarıdaki iddialarda olduğu üzere çevrimiçi pazaryerlerinin sistemik riske yol açabileceğini yineledikten sonra araştırmacıların platformlardan veri almasına izin veren bu hükmün sistemik risklerin tespiti, belirlenmesi ve anlaşılmasına katkı sunduğunu; platformların araştırmacıdan veri gizliliğine yönelik aldığı tedbirleri göstermesini talep edebileceğini dolayısıyla hak ihlali yaratmadığını ifade etmiştir (para. 118, 119). Davacı yanında bevh’nin, m. 40 hükmünün bilişim sistemlerinin karmaşık şekilde değiştirilmesini gerektirmesi nedeniyle masraflı ve külfetli olduğu yönündeki iddiasına Genel Mahkeme, VLOP’ların kaynaklarının fazla olduğunu ve tüketicinin korunmasını VLOP’lar üzerinde doğabilecek bazı olumsuz etkilerden öncelenmesi gerektiğini belirtmiştir (para. 120).

 

4.2. DSA m. 33(1)’in AB Temel Haklar Şartı m. 17(1)’e Aykırılığı

AB Temel Haklar Şartı m. 17(1), mülkiyet hakkını düzenlemektedir. Davacı DSA m. 33-43 hükümlerinin faaliyetlerini önemli derece etkilediğini dolayısıyla mülkiyet hakkını ihlal ettiğini ileri sürmüştür (para. 123). 

Genel Mahkeme mülkiyet hakkının genel çıkarlar için gerekli ise yasayla düzenlenebileceğini ve idari yüklerin mülkiyet hakkına müdahale sayılmayacağını ifade etmiştir (para. 125). Bu hükümlerle idari yük getirilse bile platform sahipliğinin Davacı’dan alınmadığını belirtmiştir (para. 128). Ek olarak Genel Mahkeme, ilgili hükümlerin mülkiyet hakkına müdahale olarak görülmesi durumunda da yukarıda 4.1. Başlıkta ele alınan m. 16’ya ilişkin açıklamalar doğrultusunda ihlal olmadığına hükmetmiştir (para. 128).

 

4.3. DSA m. 33(1)’in AB Temel Haklar Şartı m. 20’ye Aykırılığı

AB Temel Haklar Şartı m. 20 uyarınca herkes yasa önünde eşittir. Davacı arama motorları, sosyal ağlar ve içerik paylaşım hizmetleri ile çevrimiçi pazaryerlerinin sistemik risklerinin aynı olmadığını dolayısıyla farklı platformlara aynı şekilde davranılmasının m.20’yi ihlal ettiğini ileri sürmüştür (para. 131). Genel Mahkeme, çevrimiçi pazaryerlerinin de sistemik riske neden olabileceğini yineledikten sonra bu risklerin sadece tüketicilere yönelik riskler veya tehlikeli ürünlerle sınırlı olmadığını, bilgi ve içeriğin bu platformlarda yayılmasının pazaryerlerinin tali veya önemsiz özelliği olmadığını dolayısıyla DSA’daki ‘çevrimiçi platform’ tanımı kapsamına girdiğini belirtmiştir (para. 140; DSA m. 3(i)). Yasamaya verilen geniş yetkisi çerçevesinde düzenlemenin açıkça uygunsuz ve keyfi uygulamaya sebebiyet vermediği sonucuna ulaşmıştır. 

Davacı, çevrimiçi pazaryerlerinin kullanıcı sayısından ayrı şekilde ele alınması gerektiği; zira, yasadışı içeriğin küçük platformlarda daha hızlı yayıldığı argümanını m. 20 kapsamında tekrar etmiştir (para. 143). Genel Mahkeme, küçük platformlarda yasadışı veya tehlikeli ürünler daha hızlı yayılsa da VLOP olarak belirlenen çevrimiçi pazaryerlerinde bu türden içeriklerin bulunmasına engel olmadığını, ölçek ve etki açısından VLOP’ların etkisinin önemli olduğunu vurgulamıştır (para. 144, 146). Davacı’nın en az üç üye devlette hizmet veren platformların VLOP olabildiğini bunun da eşitlik ilkesine aykırı olduğu yönündeki iddiasını ise Genel Mahkeme üç devlet şartının AB düzeyinde sistemik risk doğurması açısından getirildiği gerekçesiyle kabul etmemiştir (para. 148, 150). 

Son olarak Genel Mahkeme, çevrimiçi pazaryerlerinin kendi ürünlerini satan sitelerden de ayrıştığını, Amazon’da milyonlarca farklı satıcının içerik ürettiğini ve DSA’daki muafiyet rejimi nedeniyle pazaryerinin yasadışı içerikten sorumluluğu doğmadan ve bu tür içeriklerden haberdar olmadan yasadışı içerikleri yayabilme riskine işaret ederek m. 20’nin ihlal edilmediğine karar vermiştir (para. 153-156).

 

4.4. DSA m. 33(1)’in AB Temel Haklar Şartı m. 11(1)’e Aykırılığı

AB Temel Haklar Şartı m. 11(1) ifade özgürlüğünü düzenlemektedir. Davacı m. 38 yükümlülüğünün ticari ifade özgürlüğünü engellediğini iddia etmiştir. Genel Mahkeme m. 11(1)’in Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi m. 10’a tekabül ettiğini ve bu kapsamda ifade özgürlüğünün ticari bilginin reklamcılık faaliyetleri çerçevesinde yayılmasını da içerdiğini belirtmiş, m. 38 hükmünün VLOP’ların öneri sistemlerine yönelik getirdiği kısıtlamaların bu bakımdan ifade özgürlüğünü sınırlayabileceğini belirtmiştir (para. 169). Ancak m. 11’in mutlak hak olmadığını; dolayısıyla yasayla, hakkın özünü zedelemeden, Birlik tarafından tanınan çıkarlar için gerekli ise orantılılık ilkesi çerçevesinde kısıtlanabileceğini ifade etmiştir. Mahkeme diğer kriterlerin sağlandığını tespit ettikten sonra düzenlemenin orantılı olup olmadığını değerlendirmiş ve takdir marjına dikkat çekerek tüketicinin korunmasının önceliklendirildiğini dolayısıyla ihlal olmadığını tespit etmiştir (para. 173).

 

4.5. DSA m. 33(1)’in AB Temel Haklar Şartı m. 7’ye Aykırılığı

AB Temel Haklar Şartı m. 7 özel ve aile yaşamına saygı hakkını düzenlemektedir. Davacı m. 39 uyarınca reklam kütüphanesi oluşturulmasını ve m. 40 çerçevesinde yeterince güvence olmadan araştırmacılara fazla miktarda bilgi aktarım zorunluluğunun sistemik riskleri önlemek için uygun olmadığını ve m. 7 haklarını ihlal ettiğini iddia etmiştir (para. 177).

Genel Mahkeme m. 40 kapsamında araştırmacılara veri aktarılabilmesi için bu araştırmacıların veri güvenliğini ve gizliliğini sağlayabileceklerini göstermiş olmaları gerektiğini belirtmiştir (para. 190). Ayrıca m. 39 kapsamındaki yükümlülüklerde kişisel veri olmadığını; kişisel verinin iletilmesi durumunda m. 7’ye müdahale oluşturabilecek nitelikte olsa da m. 7’deki hakların mutlak olmadığını ve yasayla, hakkın özünü zedelemeden, Birlik tarafından tanınan çıkarlar için gerekli ise orantılılık ilkesi çerçevesinde kısıtlanabileceğini ifade etmiştir. Bu kapsamda düzenlemenin kısa süreliğine sadece belli ekonomik faaliyete (reklamcılık) ilişkin olarak reklamın başarısının açıklanması gerekmeden gizli bilgi niteliği taşımayan reklamın içeriği gibi bilgilerin verilmesi ve hizmet alıcılarının kişisel verilerinin açıklanmasının istenmemesi ihlal oluşturmamaktadır (para. 182). DSA m. 39 reklam verenin kimliğinin açıklanmasını gerekli kılsa da aile ve özel hayata ilişkin bilgi niteliğinde değildir. Reklam veren gerçek kişi ise reklam verme amacıyla tüzel kişi oluşturup kimliğini gizlemesinde bir sakınca bulunmadığı da ifade edilmiştir (para. 197).

 

Sonuç

Bu yazıda incelenen Amazon EU Sàrl v Commission kararı, çevrimiçi pazaryerlerinin DSA kapsamındaki konumunu birçok açıdan netleştirmiştir. 

Öncelikle bir çevrimiçi platformun VLOP olarak belirlenmesi açısından karar, kullanıcı sayısına ilişkin eşikleri aşan ve en az üç üye devlette faaliyet gösteren çevrimiçi pazaryerlerinin VLOP olarak belirlenebileceğini teyit etmiştir. Milyonlarca satıcıyı bir araya getiren çevrimiçi pazaryerlerinin, yalnızca kendi ürünlerini satan e-ticaret sitelerinden yapısal olarak ayrıştığı ve bu nedenle yasadışı içerik ile ürünlerin yayılması riskini özünde barındırdığı vurgulanmıştır. Genel Mahkeme, platformların DSA m. 6’daki sorumsuzluk hükmünü dolanmasının önüne geçecek şekilde ele almıştır. 

Sistemik risk kavramı açısından Genel Mahkeme, “sistemik” ifadesinin yalnızca AB'nin finansal düzenlemelerindeki dar anlamıyla sınırlı tutulamayacağını; riskin bu platformların büyüklüğünden ve toplumsal etkisinden kaynaklandığını açıkça ortaya koymuştur. Bu yorum, m. 34(1) kapsamındaki risk kategorilerinin sınırlı sayıda olup olmadığına ilişkin tartışmayı da sınırlı sayı lehine sonuçlandırmış görünmektedir. 

Temel hak ve özgürlükler açısından Genel Mahkeme, yasamanın geniş takdir marjını göz önünde bulundurarak somut uyuşmazlık özelinde DSA hükümlerinin açıkça uygunsuz veya keyfi olmadığını tespit etmiştir. Davacı’nın iddialarının tümüyle dayanaksız olmadığı kabul edilmekle birlikte söz konusu kısıtlamaların yasal dayanağa sahip olduğu, hakların özüne dokunmadığı, Birlik çıkarları açısından zorunlu olduğu ve orantılı bulunduğu sonucuna varılmıştır. Daha az kısıtlayıcı düzenlemelerin amaçla bağdaşmayacağı da bu değerlendirmeyi destekler niteliktedir. 

Kullanıcı hakları ve şeffaflık açısından kararın, tüketicinin en yüksek düzeyde korunmasını ön plana çıkardığı görülmektedir. DSA m. 38 yorumlanırken kullanıcılara anlamlı seçenek tanınması zorunluluğu vurgulanmış; DSA m. 39 ve m. 40 ise platformların kamuoyuna karşı şeffaflığını ve hesap verebilirliğini güvence altına alan mekanizmalar olarak değerlendirilmiştir. Verilere araştırmacıların erişiminin pratikte güç olduğu, ciddi hukuki talepler gerektirdiği ise araştırmacılar tarafından dile getirilmektedir. Bu noktada Davacı’nın verilerin sınırsız ve gizliliği tehlikeye atacak şekilde araştırmacılara verileceği yönündeki iddialarının araştırmacıların tecrübeleriyle uyuşmadığını not etmek gerekir.

Uyum yükümlülüklerinin külfeti açısından bu yükümlülüklerin maliyetli olduğunun yadsınamayacağı kanaatineyiz. Ancak söz konusu külfetlerin bilinçli olarak yalnızca kaynak ve kapasiteye sahip VLOP ve VLOSE’lere yüklendiği görülmektedir. Genel Mahkeme’nin de bu durumun tek başına temel hak ihlali oluşturmadığını tespit ettiğinin altı çizilmelidir.

Son olarak Genel Mahkeme’nin kararı temyiz edilmiş olup süreç devam etmektedir (C-47/26 P ve C-40/26 P). Bununla birlikte bu kararın, Komisyon’un Xvideos, Stripchat ve Pornhub’un VLOP olarak belirlenmesine ilişkin kararlara yönelik itirazların incelenmesinde emsal teşkil edeceğine işaret edilmelidir.

 

Bu yazıya atıf için: Cemre Çise Kadıoğlu Kumtepe, “Dijital Hizmetler Yasası’nı Çok Büyük Çevrimiçi Platformlara Uygulamak: Genel Mahkeme’nin 19 Kasım 2025 tarihli Amazon EU Sàrl v Commission (T-367/23) Kararı”, Yaşayan Avrupa Birliği Hukuku Blogu, 13/5/2026, Link: <https://yasayanabhukuku.blogspot.com/2026/05/T-367-23.html>

 

Bu yazıyı faydalı buldunuz mu? Hiç bir içeriği kaçırmayın bizi takip edin.