Showing posts with label Hukuk Sözcüsü Görüşü. Show all posts
Showing posts with label Hukuk Sözcüsü Görüşü. Show all posts

29 April 2026

C-767/23 Remling Kararı Işığında Ön Karar Başvurusu Yapma Yükümlülüğü ve Başvurmama Kararının Gerekçelendirilmesi

C-767/23 Remling Kararı Işığında Ön Karar Başvurusu Yapma Yükümlülüğü ve Başvurmama Kararının Gerekçelendirilmesi


Fotoğraf Bilgileri: Eser Sahibi: Luxofluxo / Wikimedia Commons

Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) 24 Mart 2026 tarihinde ön karar prosedürü kapsamında verdiği Remling (C-767/23) kararını açıklamıştır. Bu karar ile Avrupa Birliği (AB) Hukukunun temel yönlerine yeniden vurgu yapıldığı görülmektedir. Nitekim, karar kapsamında, nihai (ulusal) mahkemelerin, ön karar prosedüründe ABAD’a başvurma yükümlülüklerinin gerekçelendirilmesi hususu tekrar ele alınmıştır. Bu karar aynı zamanda, ön karar prosedürünün esaslarını oluşturan önceki tarihli ABAD içtihadının bir devamı niteliğindedir. (bkz. CILFIT  C-283/81 / Consorzio Italian Management e Catania Multiservizi C‑561/19)

Remling kararının önemi ile ilgili olarak da ayrıca şu tespitlerde bulunulabilir. Birincisi, bu dava Büyük Dairede görülmüştür. İkincisi, Hollanda, Almanya, İtalya, Finlandiya ve Komisyon davaya ilişkin gözlemlerini sunmuştur. Üçüncü olarak, Hukuk Sözcüsü Ćapeta 26 Haziran 2025 tarihinde Gerekçeli Görüşünü vermiştir. Adalet Divanı, dava konusu olayın hiçbir yeni hukuksal sorun ortaya çıkarmadığı görüşündeyse davanın Hukuk Sözcüsünün görüşü olmaksızın yürütülmesine karar verebilmektedir (Adalet Divanı Statüsü m.20). O halde, bu davada Hukuk Sözcüsünün görüşü alındığına göre, bu durum, davanın hukuki öneminin yüksek olduğu şeklinde yorumlanabilir. Dördüncüsü, bu karar, “medya ilgisini çeken veya vatandaşların yaşamında etki doğuran konular hakkında” kamuoyunu bilgilendirmeyi amaçlayan basın açıklamaları ve dava özetleri arasında kendisine yer bulmuştur.

Bu yazıda öncelikle, AB Hukukunda ön karar prosedürü kısaca ele alınacak ve Hukuk Sözcüsü görüşü ile birlikte ABAD’ın kararı incelenecektir.

Ön Karar Prosedürü ile İlgili Genel Bilgiler

Avrupa Birliğinin İşleyişi Hakkında Antlaşma’da (ABİHA) ön karar prosedürü düzenlenmektedir. Buna göre: “Avrupa Birliği Adalet Divanı, aşağıdakiler hakkında ön karar verme yetkisine sahiptir:

a) Antlaşmaların yorumu,

b) Birlik kurum, organ, ofis veya ajanslarının tasarruflarının geçerliliği ve yorumu.

Bu tür bir sorunun bir üye devlet mahkemesinde ortaya konması halinde, bu mahkeme kendi kararını vermek için konuya ilişkin bir karara gerek duyarsa, Adalet Divanı’ndan bu sorun hakkında karar vermesini talep edebilir.

Bu tür bir sorunun, iç hukuka göre kararlarına karşı kanun yolunun kapalı olduğu bir ulusal mahkemede görülmekte olan bir davada ortaya konması halinde, bu mahkeme Divan’a başvurmakla yükümlüdür...” (ABİHA m.267)

Antlaşmadaki bu düzenlemeye göre ön karar prosedürü, üye devlet mahkemelerinin ABAD’a yönelttiği sorularla, (i) AB hukukunun yorumlanmasına ve (ii) Birlik kurum ve organlarının işlemlerinin hukuka uygunluğunun denetlenmesine ilişkin meseleleri kapsayan yargısal bir mekanizmadır. 

Bu prosedürün başlangıç noktası üye devlet mahkemeleridir. Bu bağlamda, bir üye devlet mahkemesi, önündeki olay bakımından AB hukukuna ilişkin belirli bir sorunun çözümüne ihtiyaç duymalıdır (ve kendi kararını vermek için bu soruna ilişkin bir karara gerek duymalıdır). Daha sonraki adımda ise üye devlet mahkemesinin hukuki statüsüne bakılmalı ve ön karar prosedürüne başvuru hakkı ve/veya yükümlülüğü değerlendirilmelidir. Son olarak ise ABAD, ulusal mahkemenin önündeki olaydan kaynaklanan soruları üzerinden Birlik hukukunun yorumu veya Birlik tasarrufunun geçerliliği ile ilgili olarak ön karar prosedürü çerçevesinde yargılama yapmakta ve kararını vermektedir. 

Ön karar prosedürü çerçevesinde verilen kararlar iki bakımdan oldukça önemlidir. Birincisi, AB Hukukunun yorumlanması açısındandır. Böyle bir durumda ABAD, ön karar prosedürü çerçevesinde AB hukukunu yorumlar ve ulusal mahkeme de önündeki davaya AB hukukunu uygulamaya karar verirse bu yorum ile bağlı olarak AB hukukunu uygular. Daha geniş bir çerçevede ise yorumlanan AB kuralı, yürürlüğe girdiği andan itibaren anlaşılması ve uygulanması gerektiği şekliyle açıklığa kavuşturulduğundan, tüm üye devlet mahkemeleri ön karar prosedürü çerçevesindeki önceki kararlar ile bağlı sayılmaktadır. Bu da AB içtihat hukukunun gelişmesi ve Birlik çapında yeknesak olarak uygulanması açısından oldukça önemli bir durumdur. İkincisi, ABAD, Birlik otoritelerinin tasarruflarının hukuka uygunluk denetimi hakkında karar vermişse, Birlik otoriteleri en kısa sürede ABAD’ın kararı doğrultusunda gerekli tedbirleri alacaktır. 

Ön karar Prosedürü Çerçevesinde Ulusal Mahkemelerin Başvuru Hakkı ve/veya Yükümlülüğü

Ön karar prosedürü Antlaşmada açıkça düzenlenmekle birlikte kimi ifadelerin ayrıca açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Bu bakımdan ulusal mahkemelerin ön karar prosedürüne başvurma hak ve yükümlülükleri ele alınmalıdır. Burada sorulması gereken soru şudur: Hangi ulusal mahkemeler başvurma hakkına, hangi mahkemeler başvurma yükümlülüğüne sahip olacaktır? Bu bağlamda alt ulusal mahkemeler ve nihai ulusal mahkemeler aynı şekilde mi değerlendirilecektir?

Bu husus ön karar prosedürünün ikili yapısı ışığında değerlendirilmelidir. Yukarıda da bahsedildiği üzere ön karar prosedürü hem AB Hukukunun (Antlaşmaların) yorumu hem de Birlik tasarruflarının geçerliliği ve yorumu bakımından kullanılabilmektedir. 

AB Hukukunun yorumu söz konusu olduğunda alt ulusal mahkemeler (kararlarına karşı kanun yolu açık olan mahkemeler) yalnızca başvuru hakkına sahiptir. Yalnızca başvuru hakkına sahip olmak, istenirse ön karar prosedürüne başvurulabileceği anlamına gelmektedir. Böyle bir durumda alt ulusal mahkeme önündeki olayı ve AB Hukuku ile cevaplanması gereken durumun kararını etkileyip etkilemeyeceğini kendisi değerlendirerek başvuru yapıp yapmamaya karar verebilecektir. Bu durumda alt ulusal mahkemenin takdir yetkisinden bahsedilebilecektir. 

AB Hukukunun yorumu söz konusu olduğunda nihai ulusal mahkemeler hem hakka sahip hem de yükümlülük altında olarak değerlendirilmektedir. Nihai ulusal mahkeme, söz konusu dava yönünden kararlarına karşı kanun yolu kapalı olan mahkeme olarak anlaşılmalıdır. Genel bir kural olarak bu mahkemeler başvuru yapmakla yükümlü olsalar da kimi durumlarda bu yükümlülükten kurtulmakta ve başvuru hakkına sahip olmaktadır. Bu durumlar, CILFIT koşulları/kriterleri olarak adlandırılmaktadır. 

Bu koşullardan birincisi, AB Hukukuna ilişkin sorunun uyuşmazlığın çözümü için gerekli olmamasıdır. İkincisi, benzer bir durum ile ilgili olup halihazırda yanıtlanmış bir soru ile maddi olarak özdeş olan bir sorunun söz konusu olmasıdır. Dolayısıyla, uygulanacak AB hukuku kuralının, ulusal mahkeme önündeki somut olaya nasıl uygulanacağı konusunda herhangi bir şüpheye yer bırakmayacak ölçüde, ABAD tarafından halihazırda yeterince açıklığa kavuşturulmuş olup olmadığına bakılmaktadır (acte éclairé doktrini). Üçüncüsü, Birlik hukukunun doğru uygulanışı ile ilgili şüphe yoksa nihai mahkeme başvuru yükümlülüğünden kurtulmaktadır (acte clair doktrini). Ancak, özellikle bu son unsurun gerçekleşmesi bakımından hukuken çok dar bir pencere bırakıldığının da altı çizilmelidir. ABAD, sonraki dönemde bu içtihadını devam ettirerek, Consorzio Italian Management e Catania Multiservizi kararıyla, nihai mahkemelerin ön karar başvurusunda bulunmama kararlarını, ilgili CILFIT istisnasını açıkça ortaya koyacak şekilde gerekçelendirmeleri gerektiğini belirtmiştir.

Ön karar prosedürü çerçevesinde geçerlilik söz konusu olduğunda ise alt ulusal mahkemeler hakka veya yükümlülüğe sahipken nihai ulusal mahkemeler ise sadece yükümlülük taşımaktadır. 

Remling kararı ile birlikte ABAD, (AB Hukukunun yorumu bakımından) nihai mahkemelerin başvuru yükümlülükleri ve bu yükümlülükten kurtulmalarıyla birlikte, bu durumun nasıl gerekçelendirilmesi gerektiği üzerinde durmuştur.  

C-767/23 Remling Kararındaki Olay ve Ulusal Mahkemenin Temel Sorusu

Olayın temelinde, Fas vatandaşı olan A.M.’nin, Hollanda’da yaşayan ve Hollanda vatandaşı olan eşi ve çocukları nedeniyle genel geçerli bir oturma izni talebinde bulunması yer almaktadır. Ancak bu başvuru, A.M.’nin hâlihazırda İspanya’da oturma iznine sahip olduğu gerekçesiyle reddedilmiştir. İdari başvurunun da reddedilmesi üzerine A.M., bu karara karşı Hollanda’da dava açmış fakat mahkeme, önceki ABAD (Chavez-Vilchez and Others C-133/15) içtihadına dayanarak, çocuklarının İspanya’da oturma izni bulunmadığını veya elde edemeyeceklerini ispat yükünün A.M.’ye ait olduğunu belirterek davayı reddetmiştir. (para. 4-6)

A.M. bu kararı temyiz ederek üst (nihai) mahkemeye başvurmuş ve AB hukukunun yanlış yorumlandığını belirterek, ilk derece mahkemesinin ABAD’a ön karar başvurusunda bulunmamasını da eleştirmiştir. Ayrıca kendisi de açıkça ön karar başvurusu yapılması talebinde bulunmuştur. Buna karşılık üst mahkeme, söz konusu AB hukuku meselesinin ABAD içtihadı ışığında açık olduğunu değerlendirerek ön karar başvurusu yapma yükümlülüğünün bulunmadığını ve davayı kısa/özet gerekçeyle sonuçlandırabileceğini belirtmiştir. (para. 7-8)

Ulusal nihai mahkemenin bu yaklaşımı, ulusal hukukta yer alan ve belirli durumlarda kararların kısa gerekçeyle verilmesine imkân tanıyan bir düzenlemeye dayandırılmıştır. Bu düzenleme, göç hukukuna ilişkin davalarda temyiz yolunun geniş tutulması ile yüksek mahkemenin yalnızca hukukun birliği, gelişimi veya genel yargısal koruma açısından önemli meseleler üzerinde yoğunlaşabilmesi arasında bir denge kurmayı amaçlamaktadır. Bununla birlikte nihai mahkeme, ön karar başvurusu yapmama kararının kısa/özet gerekçeyle açıklamasının AB hukuku ile bağdaşır olup olmadığı konusunda tereddüde düşmüş ve meseleyi ön karar prosedürüyle ABAD önüne taşımıştır. (para. 9-17)

Remling kararı ile ABAD, Hollanda hukukunun nihai mahkemeye verdiği, temyiz başvurusunu yalnızca kısa/özet bir gerekçeyle reddedebilme yetkisinin (veya farklı bir ifadeyle CILFIT istisnasına dayanarak başvurmama kararının nasıl gerekçelendirileceğinin) AB hukuku ile bağdaşır olup olmadığını değerlendirmiştir. Bununla birlikte, kararın esasına geçmeden önce içtihat hukukunu kimi noktalardan farklı şekilde yorumlayan Hukuk Sözcüsü görüşüne de değinmek gereklidir. 

Hukuk Sözcüsü Ćapeta’nın Görüşü

Hukuk Sözcüsü Ćapeta, nihai ulusal mahkemelerin yalnızca uyuşmazlık açısından ilgili ve yorum gerektiren bir AB hukuku sorusu mevcutsa ön karar başvurusu yapmakla yükümlü olduğunu belirtmektedir. Ancak Ćapeta, CILFIT koşullarının çoğu zaman, ABAD’ın ön karar başvurusunda bulunma yönündeki (kural olarak) koşulsuz yükümlülüğe bazı “istisnalar” getirdiği şeklinde yorumlandığını ifade etmiştir. Hukuk Sözcüsü’ne göre, bu “istisnalar” gerçekte bir istisna teşkil etmemekte, yalnızca bir AB Hukuku sorusunun ulusal mahkeme önünde “ileri sürülmüş” sayılmasının ne anlama geldiğini açıklığa kavuşturmaktadır. Bu bağlamda, söz konusu durumlar, nihai mahkemenin önünde bir AB hukuku sorusunun aslında “ileri sürülmediği” kanaatine varabileceği hâlleri izah etmektedir (para.28). Dolayısıyla, klasik yaklaşıma göre ön karar başvuru yükümlülüğü esas, CILFIT hâlleri ise istisna niteliğindeyken, Hukuk Sözcüsü, bu yükümlülüğün ancak somut olayda gerçek bir AB hukuku sorusu mevcutsa doğacağını ileri sürmektedir. Kanımızca, Hukuk Sözcüsünün bu yaklaşımı, yerleşik içtihattan ayrışan bir yorum sunmaktadır. Bununla birlikte, Acte clair ve acte éclairé, makul şüphenin bulunmadığı hâller olarak kabul edilmekle birlikte, başvurmama kararının ayrıca somut gerekçelerle açıklanması gerektiği ayrıca vurgulanmıştır. 

Nitekim Ćapeta’ya göre, ABİHA m.267/3 bağlamında gerekçe gösterme yükümlülüğünün amacı, nihai ulusal mahkemenin somut olayda AB hukukunun yorumuna ilişkin bir sorun bulunup bulunmadığını ciddi biçimde değerlendirmesini sağlamak ve bu suretle AB hukukunun yeknesaklığının teminine katkıda bulunmaktır. (para. 51) Ek olarak, nihai mahkemenin ön karar başvurusu yapmama nedenini tarafların anlayabileceği şekilde (en azından dolaylı olarak) açıklamaması hâlinde, AB Temel Haklar Şartı’nın 47. maddesi kapsamında öngörülen gerekçe gösterme yükümlülüğünün yerine getirilmiş sayılmayacağı vurgulanmaktadır. Bu nedenle, gerekçe açık ya da zımni biçimde bulunmalıdır. Ancak devamla, taraflar kararı anlayabildiği sürece kısa gerekçenin tek başına dışlanamayacağını ifade etmiştir. (para. 68-69) Bu bağlamda, Hukuk Sözcüsünün, CILFIT koşullarını dar yorumlamakla birlikte, ulusal hukukta öngörülen kısa/özet gerekçeli kararları ancak yeterli ve anlaşılabilir bir gerekçe içermeleri şartıyla kabul edilebilir gördüğü söylenebilir.

C-767/23 sayılı Remling Kararı ve ABAD’ın Konuya Yaklaşımı

ABAD’a göre, ön karar prosedürü, AB yargı sisteminin temel unsurlarından biri olup, ulusal mahkemeler ile ABAD arasında bir diyalog mekanizması kurarak AB hukukunun yeknesak yorumunu sağlamayı amaçlamaktadır (para. 19). Bu çerçevede, ulusal hukukta kararlarına karşı kanun yolu kapalı olan nihai mahkemeler, kural olarak, önlerine gelen AB hukuku sorularını Divan’a götürmekle yükümlüdür (para. 20). Bu yükümlülük, üye devletlerde AB hukukuna aykırı içtihatların oluşmasını engellemeyi hedefleyen iş birliği ilkesine dayanmaktadır (para. 21).

Bununla birlikte, nihai ulusal mahkemeler bu yükümlülükten yalnızca CILFIT istisnalarının varlığı hâlinde kurtulabilirler (para. 22). Ancak bu durumda ulusal mahkeme, başvuru yapmama kararını alırken, ilgili AB hukuku sorusunun uyuşmazlık bakımından ilgisiz olduğunu, daha önce Divan tarafından yorumlandığını veya yorumunun açık olduğunu somut ve açık bir şekilde gerekçelendirmek zorundadır (para. 23-24). Nitekim yalnızca kısa ve soyut bir gerekçeye dayanarak başvurudan kaçınılması, bu yükümlülüğün yerine getirildiği anlamına gelmemektedir (para. 26). 

ABAD’a göre ayrıca, bu gerekçelendirme yükümlülüğü yalnızca tarafların açıkça ön karar başvurusu talep ettiği durumlarla sınırlı değildir. Taraflardan birinin AB hukukuna dayanması, mahkemenin bu yükümlülüğünü tetiklemek için yeterlidir (para. 29). Nitekim ulusal mahkeme, gerekli gördüğü takdirde, tarafların talebi olmasa dahi re’sen ön karar başvurusunda bulunabilmektedir (para. 30-31). 

Son olarak ABAD, ulusal hukukta yargılamanın hızlandırılması amacıyla öngörülen özet/kısa gerekçe gibi mekanizmaların, nihai mahkemelerin bu yükümlülüğünü ortadan kaldırmadığını vurgulamaktadır. Bu tür durumlarda dahi ulusal mahkeme, CILFIT istisnalarından hangisinin somut olayda uygulandığını açık ve somut şekilde ortaya koymalıdır (para. 32). Bu nedenle ABAD’a göre, somut olay bakımından istisnaları ortaya koymayan, yalnızca bir kısa/özet gerekçeye dayanarak ön karar başvurusunda bulunmaktan kaçınılmasına imkân tanıyan ulusal düzenlemeler, AB hukuku ile bağdaşmamaktadır. Bu bağlamda ulusal mahkemelerden beklenen, somut olayda CILFIT içtihadında belirlenen istisnalardan birinin neden uygulanabilir olduğunu açık, somut ve ayrıntılı bir şekilde ortaya koymuş olmalarıdır (para. 38).

Sonuç

ABAD’ın, Hukuk Sözcüsü görüşünden farklı olarak, Remling kararında benimsediği yaklaşım, ön karar prosedürünün AB hukuk düzenindeki kurucu ve merkezi işlevini bir kez daha görünür kılmaktadır. Bu kararın en dikkat çekici yönlerinden biri, Birlik hukukundan kaynaklanan yükümlülüklerin, ulusal usul mekanizmalarına başvurularak dolanılmasının mümkün olmadığını açık bir biçimde ortaya koymasıdır. Nitekim ABAD’ın, önüne gelen bu uyuşmazlık vesilesiyle AB hukukunun temel yapı taşlarına ve özellikle yargısal işbirliği mantığına yeniden vurgu yapması, sistematik bütünlük açısından önemli bir katkı sunmaktadır.


Bu yazıya atıf için: Merve Ağzıtemiz, "C-767/23 Remling Kararı Işığında Ön Karar Başvurusu Yapma Yükümlülüğü ve Başvurmama Kararının Gerekçelendirilmesi" Yaşayan Avrupa Birliği  Hukuku Blogu, 29 Nisan 2026, https://yasayanabhukuku.blogspot.com/2026/04/c-76723-remling-karar-isgnda-on-karar.html 





27 August 2025

DİN VE İNANCA DAYALI MESLEKİ GEREKLİLİKLER AÇISINDAN GERÇEKLİK KRİTERİ: HUKUK SÖZCÜSÜ MEDINA’NIN KATHOLISCHE SCHWANGERSCHAFTSBERATUNG (C-258/24) ÖN KARAR PROSEDÜRÜNDEKİ GÖRÜŞÜ

 

DİN VE İNANCA DAYALI MESLEKİ GEREKLİLİKLER AÇISINDAN GERÇEKLİK KRİTERİ: HUKUK SÖZCÜSÜ MEDINA’NIN KATHOLISCHE SCHWANGERSCHAFTSBERATUNG (C-258/24) ÖN KARAR PROSEDÜRÜNDEKİ GÖRÜŞÜ


Fotoğraf Bilgileri: Eser Sahibi: A.-K.D. / Wikimedia Commons

Merve Ağzıtemiz, Ankara Üniversitesi / Hukuk Fakültesi - Avrupa Birliği Hukuku Anabilim Dalı

Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) önünde görülen C-258/24 sayılı ön karar prosedüründe, Hukuk Sözcüsü Medina 10 Temmuz 2025 tarihinde görüşünü bildirmiştir. Bu davadaki temel soru, inanç temelli kuruluşlar olarak faaliyet gösteren işverenlerin, istihdam sürecinde, mesleki gereklilikler kapsamında belirli dini koşulları arayıp arayamayacağıdır. Bu husus, ayrımcılık hukuku bakımından oldukça önemli bir tartışmayı yeniden gündeme getirmiştir. Zira bu dava, Egenberger (ve ayrıca C-68/17-IR) kararının devamı niteliğinde olup, Egenberger’de bırakılan boşlukların doldurulma potansiyeli taşıdığından ayrıca önem arz etmektedir.

Bu yazıda öncelikle Avrupa Birliği’nin ayrımcılıkla mücadele alanındaki temel düzenlemelerinden biri olan 2000/78 sayılı Çerçeve İstihdam Direktifinin mesleki gereklilikler ile ilgili derogasyonu ele alınacak, ardından öncül karar niteliğinde olan Egenberger ve IR kararlarının ilgili paragrafları kısaca incelenecek ve son olarak Katholische Schwangerschaftsberatung davasında verilen Hukuk Sözcüsü görüşüne yer verilecektir.


2000/78 Sayılı Çerçeve İstihdam Direktifi

2000/78 sayılı Çerçeve İstihdam Direktifi, iş ve meslek hayatında eşit muamele ilkesini düzenleyen ve din ve inanç, engellilik, yaş ve cinsel yönelim temelinde ayrımcılığa karşı genel bir çerçeve oluşturan temel bir hukuki araçtır. Bununla birlikte Direktif, belirli sınırlı durumlarda ayrımcılık yasağının derogasyonlarını da içermektedir. Bunlardan biri de mesleki gerekliliklerdir (m. 4/1).

Mesleki gereklilik, din veya inanç, engellilik, yaş veya cinsel yönelimle ilgili bir özelliğin, belirli bir mesleki faaliyetin niteliği veya yürütüldüğü bağlam nedeniyle, meşru ve orantılı bir yaklaşımla, gerçek ve belirleyici bir gereklilik olarak kabul edilebildiği durumlarda söz konusu olmaktadır. İşverenler, istihdam sürecinde bu çerçevedeki koşulları karşılayan çalışanları tercih edebilmektedir. Ancak bu istisna dar yorumlanmalı ve yalnızca sınırlı hallerde uygulanmalıdır.

Çerçeve İstihdam Direktifi, mesleki gereklilikler derogasyonu kapsamında dini kurumlar bakımından özel bir düzenleme de içermektedir. (bkz. m. 4/2) Bu düzenleme ise ikili bir şekilde kaleme alınmıştır. Birincisi, kiliseler ve inanç ya da düşünce temelli değerleri bulunan kamu veya özel kuruluşlar, kuruluşun değerleri dikkate alınarak, mesleki faaliyetlerin niteliği veya yürütüldüğü bağlam nedeniyle, bir kişinin inancı veya düşüncesi “gerçek, meşru ve haklı” bir mesleki gereklilik oluşturduğunda farklı muamele uygulayabilecektir. Ancak bu farklı muamelenin hem üye devletlerin anayasal düzenlemeleri hem de AB hukukunun genel ilkeleri ışığında değerlendirilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla bu derogasyon başka temellere dayalı ayrımcılığı haklı çıkaracak şekilde genişletilmemelidir.

İkincisi, Direktifin diğer hükümlerine aykırılık teşkil etmemek koşuluyla, din veya inanç temelli kuruluşların, ulusal anayasa ve yasalara uygun biçimde hareket ederek, çalışanlarının iyi niyetle hareket etmelerini ve kurumun değerlerine sadık kalmalarını talep etme haklarının da korunduğu açıkça düzenlenmiştir. Bu düzenleme Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkındaki Antlaşma’nın (ABİHA) 17. maddesinde hüküm altına alınan, Birliğin, kiliselerin statülerine yaklaşımı çerçevesine de uygundur.


C-414/16 Egenberger ve C‑68/17 IR Kararları

Egenberger kararıyla ABAD, Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı’nın (ABTHŞ) bireyler arası uyuşmazlıklarda nasıl uygulanabileceğini ortaya koymuştur. Bununla birlikte, Çerçeve İstihdam Direktifinde yerini bulan din ve inanç temelli mesleki gereklilikler derogasyonuna ilişkin de içtihadını oluşturmaya başlamıştır.

Somut olayda, Evangelisches Werk isimli kuruluş, bir uluslararası sözleşme çerçevesinde rapor hazırlatmak üzere belirli süreli iş ilanı açmış, fakat ilana başvurabilmek için Hristiyan Kilisesi’ne üyelik şartı getirmiştir. Kiliseye üye olmayan Bayan Egenberger, ilana başvurmuş ancak elenmiştir. Olay ulusal mahkeme tarafından ön karar prosedürüyle ABAD önüne taşınmıştır.

ABAD, burada bir yanda kiliselerin özerklik hakkı, diğer yanda işçilerin ayrımcılıktan korunma hakkı bulunduğunu, bu nedenle aralarında adil bir denge kurulması gerektiğini belirtmiştir (para. 51). Bununla birlikte, dinin, gerçek, meşru ve haklı bir mesleki gereklilik oluşturduğu durumlarda farklı muamelenin ayrımcılık sayılmayabileceğini kabul etmiş ancak her somut olayda bunun sıkı bir denetime tabi olması gerektiğini vurgulamıştır (para. 55). Bu bağlamda ABAD, mesleki gerekliliklerin hukuka uygun olarak yorumlanabilmesi için Direktifte yerini bulan üç kriteri yorumlamıştır. Buna göre:

Gerçeklik kriteri: Kilisenin/kuruluşun değerlerinin dayandığı din veya inancın kabul edilmesinin, söz konusu mesleki faaliyetin bu değerlerin tezahürü için önemi veya kilisenin özerklik hakkını kullanması nedeniyle gerekli görülmesidir. Özet olarak, ilgili mesleki faaliyetin, kilisenin değerlerinin tezahürü için gerekli olması unsurudur. (para.65)

Meşruluk kriteri: Kilisenin/kuruluşun değerlerinin dayandığı din veya inancın açıklanması gerekliliğinin, bu değer veya anlayışla ilgisi olmayan bir amaca ulaşmak için kullanılmamasını sağlamak olarak açıklanmaktadır. Özetle, bu şartın, din/inanç dışındaki amaçlar için kullanılmaması anlamına gelmektedir. (para. 66)

Haklılık kriteri: Mesleki gerekliliği uygulayan kilisenin/kuruluşun, olayın koşullarına göre bunu uygulamanın kendi değerleri veya özerklik hakkını korumak olduğunu göstermekle yükümlü olmasını kapsayan kriterdir. Ayrıca böyle bir derogasyonun uygulanmasının gerçekten gerekli olduğunun da ortaya koyulması gerekmektedir. Dolayısıyla, mesleki gerekliliğin uygulanmaması halinde, kilisenin değerlerinin veya özerkliğinin zarar görmesinin muhtemel ve ciddi olması unsurlarına bu aşamada bakılacaktır. Ayrıca bu gerekliliklerin orantılı olması gerektiği de belirtilmiştir (para. 67-68).

Sonuç olarak, Çerçeve İstihdam Direktifinin 4/2. maddesindeki mesleki gereklilikler, söz konusu kilise ya da kuruluşun değerleri ya da özerkliği ile bağlantılı olmayan çıkarım ve değerlendirmeleri kapsamayacaktır.

Egenberger kararından sonra verilen IR kararında, din ve inanç temelli mesleki gereklilikler tekrardan ele alınmıştır. Burada, JQ, Alman hukukuna göre kurulmuş ve Köln Başpiskoposu’nun denetimine tabi IR adlı limited şirket tarafından yönetilen bir hastanede İç Hastalıkları Bölüm Başkanı olarak görev yapmaktadır. IR, JQ’nun, Katolik inancına göre evlendiği ilk eşiyle boşandıktan sonra, bu evliliği kilise hukuku uyarınca geçersiz kılınmadan, ikinci kez sadece medeni nikâhla evlendiğini öğrendiğinde onu işten çıkarmıştır. IR’ye göre JQ, kilise hukuku bakımından geçersiz bir evlilik yaparak iş sözleşmesinden doğan sadakat yükümlülüğünü açıkça ihlal etmiştir. (para.23 vd.)

ABAD burada, Katolik Kilisesi tarafından savunulan evlilik anlayışına bağlı kalmanın, JQ’nun yürüttüğü mesleki faaliyetlerin niteliği (hastane ortamında tıbbi danışmanlık ve bakım sağlanması ile başında bulunduğu iç hastalıkları bölümünün yönetilmesi) dikkate alındığında, IR’nin değerlerini ilerletmek için gerekli görünmediğini belirtmektedir. Dolayısıyla öne sürülen bu gerekliliğin, gerçek bir gereklilik olmadığına ilişkin vurgu yapılmıştır. (para.58-59)

 

C-258/24 Katholische Schwangerschaftsberatung

Egenberger kararı ile mesleki gerekliliklerde gerçek, meşru ve haklı olma kriterleri genel olarak açıklanmış, IR kararı ile de mesleki gerekliliğin gerçekliği kısa da olsa tekrar sorgulanmıştır. Katholische Schwangerschaftsberatung davası ise ABAD’ın bu kriteri daha kapsamlı yorumlayabilmesi yönünde bir potansiyel barındırmaktadır.

Somut olayda, Katholische Schwangerschaftsberatung, Almanya’daki Katolik Kilisesi bünyesinde faaliyet gösteren bir kadın meslek birliğidir. Amacı, özellikle zor durumdaki çocuklara, gençlere, kadınlara ve onların ailelerine yardım etmektir. (para.3) Bu birlik, çalışanlarının iş sözleşmelerinde, Katolik Kilisesi’nin temel düzenlemelerine (22 Eylül 1993 tarihli Kilise hizmetindeki iş ilişkilerine ilişkin Temel Düzenleme) atıfta bulunmaktadır. Bu düzenleme, sadakat yükümlülüklerini açıkça öngörmektedir ve bu yükümlülüğün ağır ihlali işten çıkarma sebebidir. Katolik inananlar açısından kiliseden ayrılmak da bu kapsamda ağır bir ihlal sayılmaktadır. (para.4-5)

JB, 2006 yılından itibaren bu birlikte, diğerlerinin yanı sıra, hamilelikle ilgili projelerde danışman olarak çalışmıştır. Kendisiyle birlikte çalışanlar arasında Katolik Kilisesinden başka kiliselere üye olan kişiler de bulunmaktadır. Ekim 2013’te izindeyken, Katolik Kilisesi’nden ayrılma niyetini yetkili belediye makamına bildirmiştir. JB’nin temel amacı, yüksek gelirli eşi olan Katolik bir kişi sıfatıyla tabi olduğu ek kilise vergisinden muaf olmaktır. (para.6) Birlik ise JB’yi Katolik Kilisesi’ne yeniden katılmaya ikna etmeye çalışmıştır. JB’nin reddi üzerine, söz konusu kararının sadakat yükümlülüğünün ağır ihlali olduğu gerekçesiyle Haziran 2019’da JB işten çıkarılmıştır. (para.7) Ulusal mahkeme önüne gelen bu olay, ön karar prosedürü ile ABAD önüne taşınmış ve öncelikli olarak Hukuk sözcüsü görüşü verilmiştir.

Bu olayda temel sorun, bir dini kuruluşun, bağlı bulunduğu kiliseden ayrılması nedeniyle çalışanını işten çıkarmasının ayrımcılık teşkil edip etmediğinin değerlendirilip değerlendirilemeyeceğidir. Hukuk sözcüsü Medina, bu temel soruya cevap verirken ikili bir yol izlemiştir.

Birincisi, Hukuk Sözcüsü 2000/78 sayılı Direktifin 4/2. maddesi üzerinden hareket etmekte ve önceki tarihli ABAD kararlarındaki unsurları yinelemektedir. Buna göre, din ve inanç temelindeki farklı muamelenin hukuka uygunluğu, işverenin getirdiği mesleki gereklilik ile söz konusu faaliyet arasında nesnel olarak doğrulanabilir bir doğrudan bağın bulunmasına bağlıdır. (para.22) Bu bağlamda gerçek, meşru ve haklı bir mesleki gereklilik şartının bulunması gerekmektedir. Tıpkı Egenberger kararında olduğu üzere:

“Gerçek” kriterinin, bir kilise/ kuruluşun değerlerini oluşturan din veya inancı benimsemenin gerekli olması unsurunu ortaya koyduğu; (para.23)

“Meşru” kriterinin, dini koşulun din dışı amaçlarla kullanılmamasını ifade ettiği; (para.24)

“Haklı” kriterinin ise, mesleki gerekliliği öne süren kilise/ kuruluşun, değerlerine veya özerklik hakkına zarar verebilecek muhtemel ve önemli bir riskin varlığını göstermekle yükümlü olduğunu içerdiği vurgulanmıştır. (para.25)

Mesleki gerekliliklere uygulanan bu üç kriterin kümülatif olduğu unutulmamalıdır. Dolayısıyla, bu kriterlerden birinin dahi yerine getirilmemesi, din ve inanç temelindeki farklı muamelenin haklı gösterilemeyeceği anlamına gelmektedir. (para.29) Somut olayda ise bu kriterlerden “gerçek” unsurunun karşılanmadığı ayrıca ve özellikle vurgulanmış ve bu hususta açıklamalar yapılmıştır. Zira söz konusu mesleki faaliyetin icrası kiliseye üyelik koşuluna bağlanmamışsa veya çalışanlar aynı faaliyeti farklı inançlara mensup olarak da yerine getirebiliyorsa, kiliseye üyeliğin devamı gerçek bir mesleki gereklilik haline gelmemektedir. (para.32)

İkincisi, Hukuk Sözcüsü ulusal hukuk AB hukuku çatışmasına ve Birliğin, üye devletlerdeki kiliselerin ulusal hukuk çerçevesindeki statülerine yaklaşımına değinmekte ve bu hususu mesleki gereklilik kriterleri ile bağdaştırmaktadır. Nitekim Hukuk Sözcüsü, Katolik Kilisesi’nden ayrılmanın kilise hukuku uyarınca en ağır ihlallerden biri olması, Alman Anayasa Mahkemesi’nin içtihadında da bu durumun kilisenin özerklik hakkı çerçevesinde geçerli bir fesih nedeni olarak kabul edilmesi ve ABİHA’nın 17. maddesinde hüküm altına alınan kiliselerin statülerine yaklaşım gibi hususlar çerçevesinde yorumunu yapmıştır.

Buna göre, AB Hukuku, kiliselerin statüsüne karşı tarafsız bir yaklaşım sergilemektedir.  Bununla birlikte, kiliselerin statüsü ile çalışanların din ve inanç temelinde ayrımcılığa uğramama hakkı arasında adil bir denge kurulması da amaçlamaktadır. Bu bakımdan, ABİHA m.17 düzenlemesi Çerçeve İstihdam Direktifi içerisine de yedirilmiştir. (para.35) Bununla birlikte, Kiliselerin özerklik hakkının koşullara tabi olduğu ve bu hakkın, ayrımcılık yasağını ve 2000/78 sayılı Direktifin 4/2. maddesinde öngörülen kriterleri anlamsız hâle getiremeyeceği de ifade edilmiştir. (para.36) Somut olayda ise, mesleki faaliyet bağlamında, belirli bir kiliseden ayrılan bir çalışan, o kiliseye mensup olmayan diğer çalışanlarla aynı konumdadır. Dolayısıyla, dini kuruluş, söz konusu mesleki faaliyetin o kiliseye mensup olmayan kişiler tarafından da icra edilebileceğini kabul etmişse, çalışanın kiliseden ayrılması, artık söz konusu faaliyeti yerine getiremeyeceği sonucuna varmak için yeterli olmayacaktır. (para.37)

Nitekim, kilise özerkliğinin, kilise üyeliğinin söz konusu mesleki faaliyet için gerekli olmadığı bir durumda, sadece kiliseden ayrılma nedeniyle feshe izin verecek şekilde kullanımına izin verilmesi, yargısal denetimden bir kaçış yolu olarak görülebilecektir. (para.38) Burada ayrıca, çalışanların dinini değiştirme özgürlüğünün de korunması gerekmektedir. Katolik inancına sahip olsun veya olmasın, tüm çalışanların görevlerini icra ederken uymakla yükümlü oldukları temel ilke ve değerlerin belirlenmesi doğaldır. Ancak, kiliseden ayrılmak, tek başına, çalışanın bu temel ilke ve değerlere uymaya devam etmeyeceğini varsaymak için yeterli bir unsur sayılamayacaktır. Aynı durum, kiliseden ayrılmanın işverenin çalışanına duyduğu güveni otomatik olarak ortadan kaldıracağı iddiası bakımından da geçerli olacaktır. (para. 41-42) Dolayısıyla somut olayda, mesleki gereklilik açısından kümülatif olarak karşılanması gerekli kriterlerden ‘gerçek’ kriterinin karşılanmadığı ifade edilmektedir. Bu bağlamda Hukuk Sözcüsü, diğer kriterlerin yerine getirilip getirilmediğine ilişkin ayrıntılı bir inceleme yapmaya gerek görmemiştir. (para.43-44)

 

Sonuç

Katholische Schwangerschaftsberatung davasında verilen Hukuk Sözcüsü görüşü, din ve inanca dayalı mesleki gerekliliklerin sınırlarını yeniden gündeme taşımıştır. Bu bağlamda, Egenberger kararında temelleri atılan (ve IR kararı ile daha ileriye taşınan) mesleki gereklilikler ile din ve inanç özgürlüğü arasındaki denge testinin somutlaştırılması yönünde güçlü bir yaklaşım öne sürülmüştür.

Hukuk Sözcüsü görüşü, kiliselerin özerklik hakkı ile çalışanların ayrımcılığa uğramama hakkı arasındaki gerilimi dengelemek amacıyla “gerçek, meşru ve haklı” kriterlerinin dar yorumlanması gerektiğini bir kez daha vurgulamış gibi görünmektedir. Somut olay üzerinden hareketle, mesleki gerekliliklerde “gerçeklik” kriterinin yokluğu, bu kriterin kiliselerin statüsü çerçevesinde ele alınması ve bunun sonuçları ortaya koyulmuştur. Bu yaklaşım, dini kurumların özerklik haklarını korurken, çalışanların temel haklarını ihlal etmemelerini sağlayan denetim mekanizmasının güçlendirilmesi açısından önem taşımaktadır.

Sonuç olarak, ABAD, Hukuk Sözcüsü görüşünü takip ederse (ki Hukuk Sözcüsü görüşleri ABAD kararları açısından bağlayıcı değildir) bunun pratikte potansiyel bir çıktısının olacağı da düşünülebilir. Nitekim, bir AB Hukuku kavramı daha net bir şekilde yorumlanmış olacaktır. Çerçeve İstihdam Direktifinde yer alan “gerçek meşru ve haklı mesleki gereklilik” ifadesinin daha açık bir şekilde ortaya koyulması, hukuki açıdan netlik yaratacak ve içtihat hukukunu zenginleştirecektir. Bununla birlikte, unutulmamalıdır ki ABAD önüne gelen her bir olay kendine özgü olup tekrar ve dikkatle inceleme yapmayı gerektirecektir.