06 March 2025

Spor Tahkim Mahkemesinin (CAS) Kararlarının Denetimi: Hukuk Sözcüsü Ćapeta’nın Royal Football Club Seraing (C-600/23) Ön Karar Prosedüründeki Görüşü

 

 

Fotoğraf Bilgileri: Eser Sahibi: Fanny Schertzer / Wikimedia Commons

 

İlke Göçmen, Prof. Dr., Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Avrupa Birliği Hukuku Anabilim Dalı / Jean Monnet Chair (2019-2022) / The Alexander von Humboldt Foundation – Georg Forster Research Fellow for Sustainable Development (2023-2024)


Giriş

Hukuk Sözcüsü (HS) Ćapeta, 16 Ocak 2025 tarihinde Royal Football Club Seraing (C-600/23) ön karar prosedüründe görüşünü açıklamıştır. Somut uyuşmazlıktaki ana meseleyi, Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği’nin (Fédération Internationale de Football Association, “FIFA”) Spor Tahkim Mahkemesi (Court of Arbitration for Sport, “CAS”) dâhil uyuşmazlık çözüm sistemi ile Avrupa Birliği (“AB”) hukuku kapsamındaki etkili yargısal koruma ilkesi arasındaki ilişki oluşturmaktadır (paragraf 2). Basın açıklamasında özetlendiği şekliyle, HS Ćapeta’ya göre CAS kararları, FIFA kurallarının AB hukukuyla uyumluluğunu sağlamak için AB üyesi devlet mahkemeleri (“ulusal mahkemeler”) tarafından denetime açık olmalıdır. Etkili yargısal koruma ilkesi, CAS kararlarına karşı ulusal mahkemeye erişimi veya bu kararların denetimini sınırlandıran türdeki ulusal hukukun önüne geçmelidir.

Peki, HS Ćapeta, bu sonuca nasıl varmaktadır? Bu blog postta Royal Football Club Seraing ön karar prosedürü hakkında birtakım bilgiler verildikten sonra HS Ćapeta’nın görüşü aktarılacaktır.

1. Ön Karar Prosedürü Hakkında Bilgiler

Royal Football Club Seraing ön karar prosedürü hakkında kısaca aşağıdaki bilgiler verilebilir.

Somut uyuşmazlıkta yer alanlar şöyle toparlanabilir (paragraf 3-8). Royal Football Club Seraing, alt liglerdeki Belçika futbol kulüplerinden birisi olup yeni yönetimi aracılığıyla 2013/14 sezonundan itibaren ulusal ve uluslararası başarı istemeye başlamıştır. Doyen Sports, Malta hukukuna tabi olarak kurulmuş bir şirket olup Avrupa’daki futbol kulüplerine finansal destek sunmaktadır. FIFA, İsviçre hukukuna tabi olarak kurulmuş kâr amacı gütmeyen bir birlik olup kendi ülkelerinde futbolun organizasyonu ve kontrolünden sorumlu ulusal birlikleri bir araya getirmektedir. Avrupa Futbol Federasyonları Birliği (Union européenne des Sociétés de Football Association, “UEFA”) İsviçre hukukuna tabi olarak kurulmuş kâr amacı gütmeyen bir birlik olup Avrupa kıtasındaki ulusal birlikleri bir araya getirmektedir. Belçika Futbol Federasyonu, Belçika hukukuna tabi olarak kurulmuş kâr amacı gütmeyen bir birlik olup UEFA ve FIFA üyesidir.

Uyuşmazlık konusu FIFA kuralları şöyle toparlanabilir (paragraf 9-13). Öncelikle, FIFA’nın “Oyuncuların Statüsü ve Transferi Hakkındaki Düzenlemeler”i (Regulations on the Status and Transfer of Players, “STP Düzenlemeleri”) mevcuttur. STP Düzenlemeleri, ya ulusal birlikler üstünde doğrudan bağlayıcıdır ya da ulusal birlikler tarafından bir iç işleme dönüştürülmeleri gerekmektedir. Ana hatlarıyla, FIFA, 2014 Aralık’ında STP Düzenlemelerinde değişikliğe giderek, 1 Ocak 2015 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere, üçüncü tarafların oyuncuların ekonomik haklarına sahip olmasının (third-party ownership, “TPO”) geçiş dönemini takiben yasaklanmasını öngörmüştür. Üçüncü taraflar, “transfer edilen oyuncu, oyuncuyu birinden diğerine transfer eden iki kulüp veya oyuncunun kayıtlı olduğu önceki kulüpleri dışındaki herhangi bir taraf” olarak tanımlanmıştır. İşbu değişiklik ulusal birlikler tarafından bir iç işleme dönüştürülecektir.

Somut uyuşmazlıktaki gidişatın FIFA uyuşmazlık çözüm sistemi içindeki yönü şöyle özetlenebilir (paragraf 14-21). Seraing kulübü, Doyen Sports şirketi ile ilki 30 Ocak 2015 tarihinde ve üç oyuncu için, ikincisi 7 Temmuz 2015 tarihinde ve bir oyuncu için ekonomik hakların devrine ilişkin iki ayrı sözleşme yapmıştır. 4 Eylül 2015 tarihinde FIFA Disiplin Komitesi, Seraing kulübüne söz konusu iki ayrı sözleşme ile bir üst paragraftaki kuralı ihlal ettiği gerekçesiyle iki yıl oyuncu kaydetme yasağı getirmiştir ve 150.000 İsviçre Frank’ı para cezası vermiştir. 7 Ocak 2016 tarihinde FIFA İtiraz Komitesi, Seraing kulübünün bu karara karşı itirazını geri çevirmiştir. 9 Mart 2016 tarihinde Seraing kulübü bu karara karşı itiraz yoluyla CAS’a gitmiştir. 9 Mart 2017 tarihinde CAS, uygulanabilir hukuk olarak FIFA kurallarını, İsviçre hukukunu ve AB hukukunu (özel olarak iç pazar ve rekabet hukukunu) temel alarak STP Düzenlemelerindeki değişiklikleri hukuka uygun bulmuştur. 15 Mayıs 2017 tarihinde Seraing kulübü bu karara karşı İsviçre Federal Yüksek Mahkemesine iptal başvurusu gerçekleştirmiştir. 20 Şubat 2018 tarihinde bu başvuru geri çevrilmiştir.

Somut uyuşmazlıktaki gidişatın FIFA uyuşmazlık çözüm sistemi dışındaki yönü şöyle özetlenebilir (paragraf 22-37). 3 Nisan 2015 tarihinde Doyen Sports şirketi FIFA, UEFA ve Belçika Futbol Federasyonu’na karşı Belçika Ticaret Mahkemesi nezdinde dava açarak, ana hatlarıyla, STP Düzenlemelerindeki değişikliklerin AB hukukuna (özel olarak iç pazar ve rekabet hukukuna) aykırı olduğunun tespitini talep etmiştir. 8 Temmuz 2015 tarihinde Seraing kulübü işbu davaya katılmıştır. 17 Kasım 2016 tarihinde Belçika Ticaret Mahkemesi, ileri sürülen iddiaları görmekte yetkisinin olmadığına karar vermiştir. 19 Aralık 2016 tarihinde Seraing kulübü Belçika İstinaf Mahkemesi önüne giderek, diğerlerinin yanı sıra, STP Düzenlemelerindeki değişikliklerin AB hukukuna aykırılığı iddiasında bulunmuştur. İşbu dava sürerken bir üst paragraftaki CAS ve İsviçre Federal Yüksek Mahkemesi kararları açıklanmıştır. Bunun üzerine, 12 Aralık 2019 tarihinde Belçika İstinaf Mahkemesi, Belçika hukuku uyarınca, –STP Düzenlemelerindeki değişikliklerin AB hukukuna uygunluğunu da inceleyen– CAS kararının nihai olduğunu ve İsviçre Federal Yüksek Mahkemesi kararı ile birlikte kesin hüküm (res judicata) gücü kazandığına karar vermiştir. Seraing kulübü bu karara karşı temyiz yoluyla Belçika Yargıtayına gitmiş, Belçika Yargıtayı da ön karar prosedürü aracılığıyla ilgili AB hukukunun yorumu talebiyle Avrupa Birliği Adalet Divanına (ABAD) gitmiştir. Seraing kulübü, Doyen Sports şirketi, FIFA, UEFA ve Belçika Futbol Federasyonu’nun yanı sıra Belçika, Almanya, Fransa ve Litvanya hükümetleri ile Avrupa Komisyonu ön karar prosedürüne yazılı görüş sunmuştur. Seraing kulübü, Doyen Sports şirketi, FIFA, UEFA ve Belçika Futbol Federasyonu’nun yanı sıra Belçika, Yunanistan, Fransa, Litvanya ve Hollanda hükümetleri ile Avrupa Komisyonu ön karar prosedürüne sözlü olarak katılmıştır.

2. Hukuk Sözcüsü Ćapeta’nın Görüşü

HS Ćapeta, analizine birtakım genel tespitlerle başlamıştır (paragraf 38-49, 60). Spor, “iyisiyle kötüsüyle, bazen çok etkili ve zengin olan spor örgütlerinin düzenleyici yetkiler kullandığı özerk bir sistem olarak örgütlenmektedir”. Futbol da durum budur ve FIFA en yüksek düzenleyici örgüt olarak hem kulüplerin hem oyuncuların takip etmesi gereken kuralları koymaktadır. Diğer yandan, spor, ekonomik etkinlik oluşturduğu ölçüde, AB iç pazar ve rekabet hukukuna tabidir. FIFA spor kuralları ile ilgili uyuşmazlıklar, CAS’ın münhasır ve zorunlu yetkisiyle, FIFA uyuşmazlık çözüm sistemi aracılığıyla çözülmektedir. CAS kararları, yalnızca İsviçre Federal Yüksek Mahkemesi önüne, o da oldukça sınırlı sebeplerle, götürülebilmektedir. Öyle ki, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (“AİHM”) Semenya v. Switzerland kararında (§§ 234-240) bu hukuk yolunun temel hak korumasını sağlamaya elverişli olmadığına karar vermiştir. Öte taraftan, AB Temel Haklar Şartı (“ABTHŞ”) md. 47 ile düzenlenen etkili yargısal koruma hakkı, AB hukuku kaynaklı bir hakkın FIFA kuralları veya bu kurallara dayalı kararlar nedeniyle potansiyel ihlali karşısında gündeme gelebilecektir. AB Antlaşması md. 19 uyarınca “Üye devletler, Birlik hukukunun kapsadığı alanlarda etkili hukuki koruma sağlamak için gerekli hukuki başvuru yollarını temin eder”. O halde, üye devletler, AB hukuku kaynaklı bir hakkın ihlal edildiğini iddia eden bir bireyin yasayla kurulmuş, bağımsız ve ön karar prosedürüne başvurma yetkisine sahip bir mahkemeye erişimini sağlamalıdır. CAS veya İsviçre Federal Yüksek Mahkemesi bu tür mahkemeler arasında yer almadığı için, onların FIFA kuralları ile AB hukuku kaynaklı hakların uyumluluğuna yönelik değerlendirmeleri AB hukuku kapsamındaki etkili yargısal koruma gerekliliğini sağlamaz. Ayrıca, somut uyuşmazlıkta, Belçika mahkemeleri, Belçika hukuku uyarınca CAS kararı, İsviçre Federal Yüksek Mahkemesi kararı ile birlikte, kesin hüküm (res judicata) gücü kazandığı için FIFA kurallarının AB hukuku ile uyumluluğunu gözden geçirememiştir. Peki, etkili yargısal koruma ilkesi, Belçika hukukunun bu sonuca yol açan kuralının önüne geçmekte midir? HS Ćapeta’ya göre “cevap dosdoğru bir evet gibi görünmektedir”.

Bu arka planda, HS Ćapeta, özellikle şu soruya yanıt aramıştır: Etkili yargısal koruma ilkesi, AB hukukuna uygunluk incelemesi bir üçüncü ülkenin mahkemesi tarafından yapıldığında, bir tahkim kararına kesin hüküm gücü veren ulusal hukukun önüne geçer mi (paragraf 61)? ABAD, daha önce de tahkim ile AB hukuku arasındaki ilişkiyi yorumlayan kararlar (Nordsee kararı, Eco Swiss kararı ve Achmea kararı) vermekle birlikte, HS Ćapeta’ya göre, FIFA uyuşmazlık çözüm sistemindeki CAS gibi zorunlu tahkimler yönünden spesifik başka bir yorum geliştirilmelidir (paragraf 62-63).

HS Ćapeta, önce, tahkim ile AB hukuku arasındaki ilişkiyi yorumlayan kararlar ile mevcut uyuşmazlıktaki durumu karşılaştırmıştır. Nordsee kararı ve Eco Swiss kararı ile ticari tahkim için geliştirilen içtihat hukuku, iki sebeple, FIFA sistemindeki CAS zorunlu tahkimine uyarlanmamalıdır (paragraf 64-81): (i) ticari tahkim gönüllü nitelikteyken FIFA’nın tahkim kuralları zorunlu nitelik taşımaktadır ve (ii) ticari tahkimde taraflardan bir tanesi kararı uygulamazsa diğer taraf onun icrası için mahkeme önüne gitmeliyken FIFA uyuşmazlık çözüm sistemi icra anlamında, bu tür bir mahkeme önüne gitmeyi gerekli kılmayan, kendi kendine yeterli bir sistem oluşturur. Achmea kararı ile uluslararası ikili yatırım anlaşmaları kapsamındaki yatırımcı – devlet uyuşmazlık tahkimi için geliştirilen içtihat hukuku ise, somut uyuşmazlık yönünden, AB hukukunun etkili yargısal korumasının ve birörnekliğinin önemini tekrarlamanın ötesinde, kıyaslanabilir bir yön taşımamaktadır (paragraf 82-94).

HS Ćapeta, sonra, FIFA uyuşmazlık çözüm sistemindeki CAS gibi zorunlu tahkimler yönünden spesifik başka bir yorum geliştirmeye çalışmıştır. HS Ćapeta, mahkemeye erişim yönünden şu tespitleri yapmıştır (paragraf 100-107). Mahkemeye erişim sorusu, ticari tahkim söz konusu olduğunda gündeme gelmemektedir, çünkü icra aşamasında bunun güvenceye alınacağı varsayılmaktadır. Oysaki FIFA tahkim sistemi, kendi kendine yeterli bir sistem olduğundan böyle bir varsayımdan yararlanamaz. Peki, o zaman, “üye devletler, AB hukuku tarafından garanti altına alınan hakları potansiyel olarak ihlal eden bir CAS kararına karşı etkili yargısal koruma sağlamak için hangi yargısal çözümleri sağlamalıdır”? Örneğin, Komisyona göre CAS kararının yargısal denetimi doğrudan istenebilmeliyken FIFA’ya göre tazminat davası gibi dolaylı yollar bu amaçla yeterli görülebilir. HS Ćapeta’ya göre “etkili yargısal koruma ilkesi, AB hukukuna aykırı FIFA kurallarının uygulanmasını değerlendirmek ve gerekirse önlemek için doğrudan bir yargı yolunu gerektirir”. O halde, somut uyuşmazlıktaki CAS kararına kesin hüküm gücü tanıyan ulusal kural, bir ulusal mahkemenin FIFA kurallarının AB hukuku ışığında yargısal denetimini gerçekleştirme olasılığı tanımak adına, bir kenara bırakılmalıdır.

HS Ćapeta, denetimin kapsamı yönünden şu tespitleri yapmıştır (paragraf 108-122). Örneğin sadece kamu düzeni meseleleri ile sınırlı olan gibi, sınırlı yargısal koruma, FIFA’nın zorunlu ve münhasır tahkim sistemi bağlamında yeterli olamamaktadır. O nedenle de, ulusal mahkemeler, CAS kararı olsun olmasın, AB hukukunun herhangi bir kuralı ve tüm kuralları ışığında FIFA kurallarını inceleyebilmelidir. Dahası, ulusal mahkemeler, bir davanın önüne ne şekilde getirildiğinden bağımsız olarak, böyle bir incelemeyi gerçekleştirebilmelidir. Sonuç olarak, etkili yargısal koruma ilkesi, AB hukukuna uygunluk incelemesi bir üçüncü ülkenin mahkemesi tarafından yapıldığında, bir tahkim kararına kesin hüküm gücü veren ulusal hukukun önüne geçer şeklinde yorumlanmalıdır (paragraf 126).

Sonuç

Royal Football Club Seraing ön karar prosedürü, AB hukuku ile spor, özellikle futbol arasındaki ilişkiye dair önemli bir meseleyi gündeme getirmektedir. ABAD, özellikle 1990’lı yılların ortalarından itibaren AB iç pazar ve rekabet hukuku ile spor arasındaki ilişkiye ışık tutan bir dizi karar açıklamıştır. Bunlar arasından, 1995 karar tarihli Bosman kararı veya 2008 karar tarihli MOTOE kararının yanı sıra yakın tarihte açıklanan ve bloğumuzda da incelenen 2023 karar tarihli Royal Antwerp Football Club (C-680/21) kararı ve European Superleague kararı gösterilebilir (incelemeler için bkz. (1) ve (2)). Seraing ön karar prosedürü ise, kendisinden öncekilerden farklı olarak, maddi hukuktan kaynaklı değil kurumsal hukuktan kaynaklı bir meseleyi gündeme getirmektedir: Bu kez, FIFA / CAS nezdindeki uyuşmazlık çözüm sistemi ile AB hukuku kapsamındaki etkili yargısal koruma ilkesi arasındaki ilişki sorgulanmaktadır. HS Ćapeta, dosdoğruca, etkili yargısal koruma ilkesi gereği ulusal mahkemeler, bir davanın önüne ne şekilde getirildiğinden bağımsız olarak, CAS kararı olsa dahi, AB hukukunun herhangi bir kuralı ve tüm kuralları ışığında FIFA kurallarını inceleyebilmelidir, sonucuna varmaktadır. Not düşmek gerekir ki HS görüşü ABAD üstünde bağlayıcı bulunmamaktadır, dolayısıyla ABAD HS görüşü ile örtüşen veyahut da ondan ayrılan bir karar alabilecektir. FIFA / CAS nezdindeki uyuşmazlık çözüm sisteminin AB hukuku karşısındaki akıbeti, ABAD’ın kararını beklemeyi gerektirmektedir.

 

Bu yazıya atıf için: İlke Göçmen, “Spor Tahkim Mahkemesinin (CAS) Kararlarının Denetimi: Hukuk Sözcüsü Ćapeta’nın Royal Football Club Seraing (C-600/23) Ön Karar Prosedüründeki Görüşü, Yaşayan Avrupa Birliği Hukuku Blogu, 06/03/2025, Link: <https://yasayanabhukuku.blogspot.com/2025/03/blog-post.html>


Bu yazıyı faydalı buldunuz mu? Hiç bir içeriği kaçırmayın bizi takip edin.

 

20 February 2025

Ortaklık Hukuku, Hollanda Uyum Kanunu (2021) Karşısında Türk Vatandaşlarına Koruma Sağlayabilecek mi?

 


Fotoğraf Bilgileri: A local office of the Immigration- and Naturalisation Service of the Kingdom of the Netherlands in The Hague, CC-BY-SA-4.0 
 

Dr. Gonca Çelik, AB İşleri Uzmanı, Avrupa Birliği Hukuku ve Çeviri Daire Başkanlığı, Avrupa Birliği Başkanlığı, T.C. Dışişleri Bakanlığı*

(*Bu yazıda yer alan görüşler yazarına ait olup çalıştığı kurumu bağlamaz.)

 

Giriş

Hollanda’nın 1990’lı yıllardan bu yana uyguladığı, ülkeye kabul ile ülkede kalış koşullarını ağırlaştırma “entegrasyon” amaçlı düzenlemelerin sonuncusu olan Hollanda Uyum Kanunu (Wet inburgering 2021) 1 Ocak 2025 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Kanun, yürürlüğe girmesi için tanınan geçiş döneminde, basın ve Hollanda Türkler için Danışma Kurulu (IOT) başta olmak üzere, Türk vatandaşlarının Ortaklık Hukuku’ndan kaynaklanan hakları konusunda çalışan sivil toplum örgütleri ve hukukçular nezdinde tartışmalara konu olmuştur. Türk vatandaşlarının Ortaklık Hukukundan kaynaklanan hakları kapsamında özellikle ikamet izni ve aile birleşimi haklarının entegrasyon gerekçesiyle kısıtlanması, halihazırda Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) tarafından farklı üye devletler ve hukuki durumlar bakımından yorumlanmıştır. Divan, yeni kısıtlama getirme yasağı (standstill) kapsamında verdiği kararlarında üye devlet düzenlemesiyle getirilen kısıtlamaları, orantılılık ve amaca uygunluk gibi ilkelere cevap vermediği durumlarda Ortaklık Hukuku’na aykırı bulurken; giderek daha net şekilde meşru sebebe dayanan yeni kısıtlama olduğu sonucuna varmıştır.

Bu çerçevede Hollanda Uyum Kanunu’nun, Ortaklık Hukuku’na aykırılık gerekçesiyle ABAD önüne gelmesi ihtimalinde ortaya çıkabilecek sonuca ilişkin değerlendirmelerde bulunulacaktır.

1. Hollanda Uyum Kanunu’nun Getirdikleri

Hollanda Göç ve Vatandaşlık Kurumu’nun internet sitesindeTürk vatandaşlarının daimi ikamet izni için uyum diploması gerekmektedir” başlığıyla ve İngilizce olarak yayınladığı 26 Temmuz 2024 tarihli açıklamasında, “1 Ocak 2025 tarihinden itibaren daimi ikamet izni için başvuran Türk vatandaşlarının uyum diploması ibraz etmesi gerekmektedir. (…) Bu kural, daimi ikamet izninin yanı sıra, uzun süreli ikamet izni ve aile üyesi olarak kalışlardan sonra talep edilen ikamet izni (geçici olmayan insani gerekçeli ikamet izni) için de geçerlidir” ifadelerine yer verilmiştir. Açıklamada ayrıca “yeni kısıtlama getirme yasağı” (standstill) başlığı altında “Türkiye ile AB arasındaki Ortaklık Hukukunda yer alan yeni kısıtlama getirme yasağının kapsamına giren Türk vatandaşları bakımından, aile üyesi olarak ikamet ettikten sonra geçici olmayan insani gerekçelere dayanan ikamet izni için yapacakları başvurularda 1 Ocak 2025 tarihinden sonra uyum diploması verme zorunluluğu olmayacaktır. Örneğin Hollanda’da işçi olarak çalışan Türk vatandaşları ve aile üyeleri için durum böyledir” denilmektedir.

Hollanda Göç ve Vatandaşlık Kurumu’nun internet sitesindeki Türk vatandaşlarına ilişkin açıklamadan, Hollanda’da mukim bir Türk vatandaşı işçinin aile üyesi sıfatıyla bu ülkeye gelmiş olan Türk vatandaşlarının ikamet izni taleplerinde uyum diploması talep edilmeyeceği anlaşılmaktadır. Bununla birlikte bahsi geçen durumun dışında farklı hukuki statülerde bulunan Türk vatandaşlarının, Hollanda’dan farklı ikamet izinleri için başvuru yapması mümkündür. Örneğin Hollanda’da işçi olarak çalışan bir Türk vatandaşının aile üyesinin, aile birleşimi yoluyla ilk defa Hollanda’ya gelmek amacıyla ikamet izni talep etmesi söz konusu olabileceği gibi; bir süredir geçici ikamet izniyle Hollanda’da çalışmakta olan bir Türk vatandaşının uzun süreli veya daimi ikamet izni için başvurması mümkündür. Hollanda Göç ve Vatandaşlık Kurumu tarafından yapılan açıklama, farklı hukuki statülerde bulunan Türk vatandaşlarının Ortaklık Hukukundan kaynaklanan hakları bakımından değerlendirme yapmaya imkan vermemektedir.

Hollanda Uyum Kanunu (Wet inburgering 2021), 16 yaşından büyük olan ve yaşlılık aylığı almaya hak kazanma yaşına ulaşmamış yabancıların uyum yükümlülüğüne tabi olmasını öngörmektedir. Kanun’un 3/II/b maddesinde uluslararası anlaşma veya uluslararası kuruluşların kararları sebebiyle bazı kişilerin uyum yükümlülüğünden istisna tutulduğu (exception) ifade edilmiştir. Ayrıca Kanun’un 4/I/e. maddesinde halihazırda yeterince uyumlu olduğunu ortaya koyan kişilere Bakan tarafından muafiyet (exemption) tanınabileceği hükme bağlanmıştır. Türk vatandaşları bakımından ortaya çıkabilecek uyuşmazlıklar da düşünülerek, uyum diploması zorunluluğuna, kapsamı belirsiz bazı istisnalar getirilmiş olması muhtemeldir. Kanun’da yer alan istisna ve muafiyet hükümleri genel ve muğlak olsa da, bu hükümlerin Türk vatandaşları lehine yorumlanması ve uygulanması mümkün görünmektedir.

2. Türkiye-AB Ortaklık Hukukunda Durum

Bilindiği üzere Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu Arasında Bir Ortaklık Yaratan Anlaşma’nın (Ankara Anlaşması) 12. maddesinde tarafların, işçilerin serbest dolaşımını kademeli olarak gerçekleştirmek için, Avrupa Birliği’nin Kurucu Antlaşmaları’nın aynı konuyu düzenleyen hükümlerinden esinleneceği hükme bağlanmaktadır. Ankara Anlaşması’nın imzalanmasından yedi yıl sonra imzalanan ve ortaklık ilişkisini hazırlık döneminden geçiş dönemine taşıyan Katma Protokol’ün “Kişilerin ve hizmetlerin dolaşımı” başlıklı II. Kısmında yer alan “İşçiler” başlıklı 36. madde uyarınca taraflar arasında işçilerin serbest dolaşımı kademeli olarak gerçekleştirilecektir. Ortaklık Konseyi bu konuda gerekli usulleri kararlaştıracaktır.  

Ortaklığın Geliştirilmesine ilişkin 19 Eylül 1980 tarihli 1/80 sayılı Ortaklık Konseyi Kararı” (1/80 sayılı OKK) ayrımcılık yasağının (Madde 10) yanında, Türk işçilerin (Madde 6) ve aile bireylerinin (Madde 7), üye devletlerde çalıştıkları ve ikamet ettikleri sürelere bağlı olarak gelişen çalışma hakları ile, Türk işçilerin çocuklarının eğitim hizmetlerinden yararlanma hakkını (Madde 9) düzenlemiştir. 1/80 sayılı OKK’nın 13. maddesi ise “yeni kısıtlama getirme yasağı”nı düzenlemekte olup, buna göre Topluluk üye devletleri ve Türkiye, kendi topraklarında yasal olarak ikamet eden ve istihdam edilen işçiler ve aile bireylerine uygulanan işe girme şartlarına, yeni kısıtlamalar getiremezler.

Bu düzenlemeler, ABAD kararlarıyla yorumlanmış olup; Hollanda Uyum Kanunu’nun konusu bakımından, Türk vatandaşlarının üye devletlerde ikamet izni alma koşullarına üye devletler tarafından zaman içerisinde getirilen kısıtlamalara ilişkin kararlar önem arz etmektedir.

2.1. Hollanda’da ikamet etmekte olan Türk işçilerin hakları

Halihazırda Hollanda’da ikamet etmekte olan Türk işçiler bakımından değerlendirilmesi gereken ilk husus 1/80 sayılı OKK 6/I. maddesinden kaynaklanan haklardır. Bu çerçevede Türk vatandaşlarının bir yıllık, üç yıllık ve dört yıllık yasal çalışmadan sonra kendilerine tanınan çalışma haklarına bağlı olarak ikamet hakları bulunmakta olup; ABAD kararları uyarınca bu ikamet haklarının yeni koşullara tabi tutulması yoluyla zorlaştırılması hukuka aykırıdır. Nitekim ABAD, 1/80 sayılı OKK 6/I. maddesinin, Türk işçinin düzenli olarak çalıştığı süreyle orantılı şekilde ev sahibi üye devletteki durumunu güçlendirmek amacını taşıdığını (Gülbahçe, C-268/11, paragraf 48 vd.) ve Türk işçi için getirilen düzenli çalışma şartının, tartışmasız bir oturum iznini gerekli kıldığını (Doğan, C-383/03, paragraf 19), 1/80 sayılı OKK’dan kaynaklanan hakların, ulusal hukukla şarta bağlanamayacağını ve ancak 1/80 sayılı OKK hükümlerinin, hak kazanma koşulları üzerinde etkisi olabileceğini (Ünal, C-187/10, paragraf 42-44)  hüküm altına almıştır. Bu kapsamda 1/80 sayılı OKK 6/I. maddesinde tanınan bu haklara dayanarak yapılan ikamet izni taleplerinde uyum diploması şartı uygulanamayacaktır.

2.2. Türk işçilerin Hollanda’da ikamet etmekte olan aile üyelerinin hakları

Hollanda’da ikamet etmekte olan Türk işçilerin Hollanda’da ikamet etmekte olan aile üyeleri bakımından ise 1/80 sayılı OKK’nın 7. maddesi Türk işçisinin onunla birlikte ikamet hakkına sahip bulunan aile bireylerine, üç yıl ve beş yıl ikamet şartına bağlı çalışma hakkı tanımıştır. Dolayısıyla Türk vatandaşlarının aile üyelerinin de, yeni kısıtlama getirme yasağına başvurma gereği olmaksızın, bazı ikamet hakları bulunmaktadır. Divan’a göre, 1/80 sayılı OKK’nın 7. maddesinde tanınan çalışma hakkı, ikamet hakkını da beraber getirmektedir (Ergat, C-329/97, paragraf 40). ABAD’a göre, 7. maddede yer alan üç yıllık ve beş yıllık birlikte yaşama süresinin dolmasından itibaren üye devletler artık Türk işçisinin aile bireyinin ikameti hakkında yeni koşullar kabul edemez (Uçar (C‑508/15) ve Kılıç (C‑509/15), paragraf 70). Bu kapsamda 1/80 sayılı OKK 7. maddesinde tanınan bu haklara dayanarak yapılan ikamet izni taleplerinde uyum diploması şartı uygulanamayacaktır.

2.3. Yeni kısıtlama getirme yasağı

Hollanda’ya yeni gelecek olan Türk vatandaşları ve aile bireyleri ile yukarıda anılan 1/80 sayılı OKK’nın 6/I. ve 7. maddelerinin hükümlerine giren ve girmeyen Türk vatandaşları bakımından ise 1/80 sayılı OKK’nın 13. maddesinde yer alan yeni kısıtlama getirme yasağı uygulama alanı bulacaktır. Avrupa Birliği’nin (AB) kurucu üyesi olan Hollanda’nın yürürlük tarihleri itibariyle Ortaklık Hukuku düzenlemeleriyle bağlı olduğu ve Türk vatandaşlarının çalışma hakkı ile ikamet gibi çalışmaya bağlı haklarına, 1/80 sayılı OKK’nın yürürlüğe girdiği tarihten daha ağır koşullar yani yeni kısıtlamalar getirilemeyeceği, Divan kararlarıyla da ortaya koyulmuştur. Hatta ABAD bir adım daha atarak, halihazırda yürürlükte olan düzenlemeye getirilen bir ağırlaştırmanın, 1/80 sayılı OKK’nın söz konusu üye devlet bakımından yürürlüğe girdiği tarihteki koşullardan daha aleyhte bir durum yaratmasa bile, yeni kısıtlama getirme yasağına aykırı olduğu sonucuna varmıştır (Toprak C-300/09, Oğuz C-301/09).

1/80 sayılı OKK’nın 6/I. ve 7. maddelerinden yararlanan Türk vatandaşlarının da 13. maddeden yararlanıp yararlanamayacağı sorusu ön karar başvurusu ile Divan’a taşınmış olup; Divan, üye devletin istihdam piyasasına entegre olmuş Türk vatandaşlarının da 1/80 sayılı OKK’nın 13. maddesi kapsamında değerlendirildiğini, 1/80 sayılı OKK’nın 6/I. ve 7. maddeleri kapsamında serbest dolaşımdan faydalanan Türk işçisi ve aile bireyinin oturma izinlerinin iptal edilmesine yönelik düzenlemenin, yeni kısıtlama teşkil ettiğini hüküm altına almıştır (Staatssecretaris van Justitie en Veiligheid, C-402/21).

Divan 1/80 sayılı OKK’nın 13. maddesinde düzenlenen yeni kısıtlama getirme yasağının amacının, sadece üye ülke işgücü piyasalarına entegre olmuş Türk işçilerin haklarının korunması olmadığını; 1/80 sayılı OKK’nın 6. maddesinde düzenlenen koşulları taşımayan Türk vatandaşlarının da, mevcut haklarda lehe olan durumun korunmasını amaçlayan söz konusu hükümden yararlanması gerektiğini (Toprak C-300/09, Oğuz C-301/09); AB üyesi devletlere ilk kez giriş yapmak üzere ikamet izni almak ya da üye devletlerde var olan ikamet iznini uzatmak için başvuran Türk vatandaşlarının bu korumadan yararlandığını hüküm altına almıştır (Komisyon v. Hollanda, C-92/07). Sonuç olarak Hollanda’da ikamet etmekte olan Türk vatandaşlarının yanı sıra Hollanda’ya yeni giriş yapacak olan Türk vatandaşları da yeni kısıtlama getirme yasağından yararlanmaktadır.

Diğer taraftan üye devletlerin, 1/80 sayılı OKK’nın 13. maddesinde düzenlenen yeni kısıtlama getirme yasağına aykırı düzenleme ve uygulamaları, meşru bir amaçla gerekçelendirmesi mümkündür. Orantılılık ve amaca uygunluk ilkelerine aykırı olmamak kaydıyla meşru bir amacı gerçekleştirmek üzere yeni kısıtlama getirme yasağına aykırı olarak gerçekleştirilen düzenleme ve uygulamalar, hukuka uygun kabul edilmektedir. ABAD içtihadı uyarınca üye devletler tarafından yeni kısıtlama getirme yasağına aykırı düzenleme veya uygulamalar için ileri sürülen gerekçeler içerisinde meşru bir sebep olarak kabul edilenlerden biri de Türk vatandaşlarının bulundukları AB üyesi devlete entegrasyonunun sağlanması amacıdır. Divan, yeni kısıtlama getirme yasağına aykırı olarak Türk işçinin veya aile üyesinin serbest dolaşım hakkına getirilen bir kısıtlamanın, entegrasyon amacıyla orantılı olması ve üye devletin, getirilen kısıtlamayı uygulama biçiminin (örneğin üye devlet idaresine verilen geniş takdir yetkisinin), amaca ulaşmak için gerekenden daha ileriye gitmemesi gerektiğini ifade etmiştir (Staatssecretaris van Justitie en Veiligheid, C-402/21;  Udlændingenævnet, C-279/21; Udlændingenævnet, C-379/20).

Türk vatandaşlarının Ortaklık Hukukundan kaynaklanan hakları bağlamında ABAD tarafından kısıtlayıcı yorum yapılan diğer konu daimi ikamet iznidir. ABAD, Danimarka Yüksek Mahkemesi tarafından yapılan ön karar başvurusuna (Meislev, C-375/23) ilişkin olarak 4 Temmuz 2024 tarihinde verdiği kararda, daimi ikamet iznine getirilen yeni koşulları, yeni kısıtlama getirme yasağı kapsamında değerlendirmemiştir. Bir diğer ifadeyle ABAD’ın yorumu uyarınca daimi ikamet izni, Türk vatandaşlarının 1/80 sayılı OKK’dan kaynaklanan serbest dolaşım haklarını kullanmaları için gerekli görülmemiş ve bu sebeple daimi ikamet izni alma koşulların üye devletlerce yeni kısıtlamalar getirilebileceği kabul edilmiştir. Bu çerçevede Hollanda nezdinde daimi ikamet izni almak üzere Türk vatandaşlarınca yapılacak başvurularda yeni kısıtlama getirme yasağı altında koruma bulunmamaktadır.

Sonuç

Hollanda Göç ve Vatandaşlık Kurumu’nun internet sitesinde yapılan açıklama, dikkatleri “yeni kısıtlama getirme yasağı”na çekmektedir. Ancak 1/80 sayılı OKK’nın 6/I. ve 7. maddeleri kapsamında olan Türk vatandaşlarına kural olarak uyum diploması zorunluluğu uygulanamayacağından, Uyum Kanunu’nda yer alan istisna hükmü esasen bu hususta ortaya çıkabilecek uyuşmazlıklarda uygulanmak üzere öngörülmüş olabilir. Zira ABAD içtihadında bu iki maddeye dayanan kararlarda hukuka aykırılık daha açıktır ve yeni kısıtlama getirme yasağına ilişkin içtihattan farklı olarak, meşru gerekçelerle hukuka uygun kabul edilmemiştir.

Yeni kısıtlama getirme yasağı ise daha geniş bir uygulama alanı bulabilecektir. Uyum Kanunu’nun, yeni kısıtlama getirme yasağına aykırı olduğu gerekçesiyle Hollanda mahkemelerinde açılan bir davanın, ön karar başvurusu yoluyla ABAD’a taşınması halinde; ABAD’ın uyum diploması zorunluluğunu, yeni kısıtlama getirme yasağına aykırı ancak meşru amaca dayanan bir düzenleme olarak yorumlaması muhtemeldir. Bununla birlikte ABAD, ortaya koyduğu ilkelere göre nihai değerlendirmenin her bir somut olayın özelliklerine göre Hollanda mahkemelerince yapılmasına hükmedecektir. Bu bakımdan ABAD önüne taşınsa dahi, uyum diploması uygulamasının Hollanda mahkemeleri ve idaresi tarafından uygulanması belirleyici olacaktır.

Getirilen kısıtlamanın entegrasyon amacına dayanan meşru bir kısıtlama olduğu yönündeki muhtemel Hollanda iddiası bakımından ise elverişlilik ve orantılılık ilkesi çerçevesinde yapılacak değerlendirme, başvurulan ikamet izni ve davacının durumu gibi somut olayın özellikleri nazara alınarak bir hakim tarafından sonuca bağlanabilmektedir. Hollanda Uyum Kanunu’nda yer alan ve Bakan tarafından muafiyet tanınabilecek halleri öngören hükümlerinin, bu ilkelerin değerlendirilmesinde Hollanda tarafından ileri sürülmesi muhtemeldir.

Diğer taraftan AB ülkelerinde yaşayan ve/veya çalışan üçüncü ülke vatandaşları ile bunların aile üyelerinin hakları, AB yasama tasarrufları ve AB anayasal kaynakları ile de garanti altına alınmıştır. Bu bağlamda Türk vatandaşlarına ilişkin bazı uyuşmazlık Divan önüne gelmiştir. Örneğin 1997 yılından beri Avusturya’da yaşayan Türk vatandaşı KV’nin, yeterli düzeyde Almanca bilgisi bulunduğuna ilişkin belge sunmadığı gerekçesiyle, konut yardımından yararlandırılmamasına ilişkin uyuşmazlıkta Divan, Avusturya düzenlemesini, “Uzun Süreli İkamet Eden Üçüncü Ülke Vatandaşlarının Statüsü Hakkında 25 Kasım 2003 sayılı ve 2003/109/AT sayılı Direktif”in ilgili düzenlemesine aykırı bulmuştur. Ancak Divan konuyu etnik kökene dayalı ayrımcılık bakımından incelemeyi reddetmiştir (KV, C-94/20). Dolayısıyla konu bakımından elverdiği ölçüde, özellikle ABAD tarafından meşru gerekçeye dayalı olması sebebiyle hukuka uygun bulunması muhtemel olan yeni kısıtlama getirme yasağına aykırılık iddiaları bakımından, AB anayasal düzenlemeleri ve yasama tasarrufları altında bir koruma normunun aranması seçeneğinin değerlendirilebileceği akla gelmektedir.

 

Bu yazıya atıf için: Gonca Çelik, “Ortaklık Hukuku, Hollanda Uyum Kanunu (2021) Karşısında Türk Vatandaşlarına Koruma Sağlayabilecek mi?”, Yaşayan Avrupa Birliği Hukuku Blogu, 20/02/2025, Link: <https://yasayanabhukuku.blogspot.com/2025/02/ortaklikhukukuhollandauyumkanunu.html>


Bu yazıyı faydalı buldunuz mu? Hiç bir içeriği kaçırmayın bizi takip edin.

 

31 January 2025

Avrupa Birliği'nde Konsey Dönem Başkanlığı: Polonya ve Güvenlik Öncelikleri

 Avrupa Birliği'nde Konsey Dönem Başkanlığı: Polonya ve Güvenlik Öncelikleri


Fotoğraf Bilgileri: Eser Sahibi - MOs810 - Wikimedia Commons

Merve Ağzıtemiz, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, AB Hukuku Anabilim Dalı

Polonya, Macaristan’ın ardından Ocak 2025’te (Avrupa Birliği) Konseyi Dönem Başkanlığı görevine başlamıştır. Bu görev çerçevesinde güvenlik konusunu önceliklendiren Polonya’nın, mevcut küresel kriz ortamında AB’yi nasıl yönlendireceği merak edilmektedir. Bu gibi sorulara yanıt aramak için Konsey ve başkanlık sürecinin kurumsal yapısı hakkında bilgi verilmesi uygun olacaktır. Bu bakımdan, bu yazıda öncelikle Konsey ve kurumsal yapısı, Polonya’nın Avrupa Birliği (AB) içerisindeki durumu ve Polonya’nın dönem başkanlığı hakkında bilgiler verilecektir. Sonuç olarak, bu üye devletin dönem başkanlığı sürecinde yapılması planlananlar üzerinden kısa değerlendirmeler yapılmaya çalışılacaktır.

Avrupa Birliği’nin bir Kurumu Olarak “Konsey”

Konsey, AB üyesi devletlerin hükümetlerinde görev yapan bakan düzeyindeki temsilcilerden oluşan bir Birlik kurumudur. (AB Antlaşması m.16/2) Üye devletler, hükümetleri tarafından Konsey’de temsil edilirler. (AB Antlaşması m.10/2) Burada, üye devletlerin ulusal çıkarlarının temsil edilmesi söz konusudur ve toplantılara, karara bağlanacak konuya göre, üye devletleri temsilen ilgili bakanlar katılmaktadır. (AB Antlaşması m.16/6) Konsey, tartışılacak konuya göre farklı kompozisyonlarda toplanır. Ancak alınan kararlar nihai olarak 'Konsey Kararı' olarak adlandırılır. (Bkz. Farklı Kompozisyonlar)

Konsey, AB kurumsal yapısı içerisinde önemli bir konumdadır. Avrupa Parlamentosu ile birlikte, yasama ve bütçe işlevlerini yerine getirir. Antlaşmalar’da öngörülen koşullara uygun olarak, politika belirleme ve koordinasyon işlevleri de bulunmaktadır. (AB Antlaşması m.16/1) Yüksek Temsilci, Birliğin ortak dış ve güvenlik politikasını ve ortak güvenlik ve savunma politikasını Konsey’in talimatları doğrultusunda yürütmektedir. (AB Antlaşması m.18/2. Ayrıca bkz. AB Antlaşması m.24/1) Ayrıca Konsey, yasama dışı faaliyetlerde bulunmak, güçlendirilmiş işbirliğine ilişkin yetki kararlarını vermek (AB Antlaşması m.20/2) üyelik sürecinde yer almak (AB Antlaşması m.49) ve Birliğin dış eyleminin farklı alanları arasında ve bunlarla diğer politikaları arasında tutarlılığı sağlamak (AB Antlaşması m.21/3) gibi birçok önemli görev üstlenmektedir.

Konsey’in sürekli bir başkanı bulunmamaktadır. Başkanlık görevi, eşit rotasyon esasına göre, 18 aylık sürelerle üç üye devletten oluşan 'üçlü başkanlık' (trios) formasyonu tarafından yürütülür. Bu sayede kurumsal yapıda devamlılık, tutarlılık ve işlerlik sağlanmaktadır. (2031’e kadar uygulanacak rotasyon için bkz.) Bu üçlü yapı, AB açısından uzun vadeli hedefleri belirlemekte ve Konsey tarafından 18 aylık bir dönem boyunca ele alınacak konuları ve temel meseleleri içeren ortak bir gündem hazırlamaktadır. (Polonya, Danimarka ve Güney Kıbrıs tarafından hazırlanan Ortak Program için bkz.) Bu temelde, her bir üye devlet kendi başkanlık sırasında kullanılmak üzere daha ayrıntılı bir altı aylık program hazırlamaktadır.

Rotasyon sırası gelen üye devlet hükümetinin üyeleri, başkanlık sürecinde, Konsey toplantılarına başkanlık etmektedir. (Dışişleri Konseyi toplantıları istisnadır. Bkz. AB Antlaşması m. 16/9) Konsey başkanlığı, Brüksel, Lüksemburg ve ev sahibi üye devlette düzenlenecek resmi ve gayriresmi toplantıları organize etmekte ve Konsey’i diğer AB kurumlarıyla olan ilişkilerinde temsil etmektedir. Bu bağlamda Konsey, AB önceliklerini somut ve resmi kararlara dönüştürmektedir. (Bkz. Konsey) Bu süreçte, başkanlıktan beklenen, Birlik yapısındaki etkililiği/işlerliği garanti altına almak için ulusal çıkarlarının ötesine geçerek dürüst bir arabulucu olarak hareket etmesidir. Genel olarak değerlendirildiğinde, yalnızca altı aylık bir süreyi kapsamasına rağmen, (özellikle daha küçük ölçekli) üye devletler açısından Konsey başkanlığı, önceliklerini gündeme taşıyabilme, seslerini duyurabilme ve uzlaştırıcı bir rol üstlenebilme bakımından önemli bir görev olarak nitelendirilebilir. Diğer bir yönden, başkanlığı üstlenen üye devletlerin kamuoyunda da AB’nin daha yoğun bir şekilde gündeme gelmesi  ve anlatılabilmesi söz konusu olabilecektir.

Polonya ve Avrupa Birliği

            Polonya, bir üye devlet olarak AB içerisinde değerlendirilirken, konu birkaç noktadan kısaca ve ana hatlarıyla ele alınabilecektir. Bunlar, kurumsal açıdan Polonya’nın AB’deki yeri, AB Hukuku açısından durduğu nokta, iç siyasetteki önemli noktalar ve Ukrayna-Rusya savaşının etkileridir.

Kurumsal açıdan Polonya 1 Mayıs 2004 tarihinde AB’ye üye olmuştur. 21 Aralık 2007 tarihinden bu yana da Schengen alanında bulunmaktadır. 1 Komiseri ve Avrupa Parlamentosunda da 53 üyesi olan Polonya, Konsey dönem başkanlığı görevini daha önce de (1 defa olmak üzere) yürütmüştür. (Bkz.)

Polonya sadece AB kurumsal yapısındaki yeriyle değil, AB’nin değerlerinin bir üye devlet tarafından ihlaline yönelik hareketlere karşı başlatılacak prosedür bakımından da ele alınması gerekli bir üye devlettir. Buna göre, AB değerlerinin bir üye devlet tarafından ciddi biçimde ihlaline yönelik açık bir risk bulunduğu veya bu değerlerin bir üye devlet tarafından ciddi ve sürekli biçimde ihlal edildiği tespit edilebilmektedir. (AB Antlaşması m.7) Polonya, 7. madde prosedürü olarak adlandırılan bu süreçte, AB değerlerinin ihlali riski kapsamında değerlendirilmiştir.

Buradaki temel inceleme/değerlendirme, Polonya yasa koyucusunun, Anayasa Mahkemesi, Yüksek Mahkeme, Ulusal Yargı Konseyi ve savcılık da dahil olmak üzere adalet sisteminin tüm yapısını etkileyen kimi yasaları kabul etmesi ve bu durumun, hukukun üstünlüğünü zedelenmesi ihtimalinden kaynaklanmıştır. (Bkz. Komisyon) Komisyon, 2024 yılında Polonya’nın adalet sistemine dair endişeleri gidermek için bazı önlemler aldığını ve AB hukukunun üstünlüğünü tanıdığını belirtmiştir. Polonya, Avrupa Birliği Adalet Divanı ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarını uygulama yönündeki çabasını da göstermiştir. (Bkz. Komisyon) Bu bakımdan, Polonya, AB değerlerine bağlılığının sorgulandığı bir dönem geçirmişse de 2024 itibariyle (Konsey başkanlığını üstlenmesinden hemen önceki bir süreçte) bu durumun değiştirildiği ifade edilebilir. (Bkz. Genel İşler Konseyi)

İç siyaset açısından ise 2023 yılı sonunda Polonya’da seçimlerin yapıldığı ve eski Zirve başkanı Donald Tusk’ın Polonya başbakanı olarak seçildiği görülmektedir. (Bkz. BBC) Bu yeni dönemde hukukun üstünlüğü konusuna ağırlık verileceği vurgulanmıştır. Nitekim yukarıda da belirtildiği üzere, yapılan çalışmalar Komisyon nezdinde şimdilik karşılık bulmuş görünmektedir. (Bkz. Polonya) Tüm bu gelişmelerle birlikte, önümüzdeki dönem içerisinde de Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılacaktır.

Son olarak, Polonya’nın, bulunduğu coğrafi nokta nedeniyle Ukrayna-Rusya savaşıyla da yüzleştiği değerlendirmeye alınmalıdır. Bu husus sadece savaşın coğrafi yakınlığıyla değil, yarattığı göç dalgası ve enerji kriziyle de kendisini göstermiştir. (Enerji hatlarının kullanımıyla ilgili güncel bir haber için bkz.) Ayrıca, bölgedeki çatışma durumunun devam ettiği düşünüldüğünde, Polonya’nın, savunma konularını gündeminden düşürmeyebileceği değerlendirilmelidir.

Polonya’nın Dönem Başkanlığı ve Öncelikleri

Başkanlık dönemi 1 Ocak 2025’te başlayan Polonya, bu görevini Haziran 2025’e kadar sürdürecektir. Polonya, dönem başkanı olarak bu altı aylık süreçte, Avrupa güvenliğini güçlendirmeye odaklanacağını belirtmektedir ve dönemin temasını “Güvenlik, Avrupa!” olarak benimsemiştir. Bu bakımdan güvenlik boyutunun yedi unsuru belirlenmiştir:

·       Savunma ve güvenlik,

·       Kişilerin ve sınırların korunması,

·       Dış müdahalelere ve dezenformasyona karşı durma,

·       Ticarette güvenlik ve bağımsızlığın sağlanması,

·       Enerji dönüşümü,

·       Rekabetçi tarım,

·       Sağlık alanında güvenlik.

Görüldüğü üzere, Polonya’nın altı aylık bu programında, güvenliğin önceliklendirilmesi hususu en önemli konu olarak vurgulanmaktadır. Konseyin farklı kompozisyonlarına yönelik değerlendirmelerin büyük çoğunluğu bu konuyu temel almaktadır. Buna göre, “…Polonya, belirsizlik ve endişe döneminde Avrupa Birliği Konseyi Başkanlığı’nı devralmaktadır. Avrupa, Rusya'nın Ukrayna'ya karşı üçüncü yılına giren silahlı saldırganlığının sonuçları ve kendi savunma kapasitesini güçlendirme ihtiyacıyla mücadele etmektedir. Artan jeopolitik gerilimlere, kurallara dayalı uluslararası düzenin aşınmasına ve Avrupa demokrasisini ve güvenliğini hedef alan hibrit saldırılara tanık olunmaktadır. Avrupalılar, göç baskısının sonuçlarından, enerji dönüşümünden, Avrupa ekonomisinin azalan rekabet gücünden ve iklim değişikliğinden etkilenmektedir. Avrupa için bu, bir sınav ve karar zamanıdır. Avrupa Birliği, kendini ve vatandaşlarını korumalı ve yakın çevresine özen göstermelidir. Avrupalılara güvenlik hissi ve kalkınma perspektifleri sunmalıdır. Bu nedenle, Polonya Başkanlığı, Avrupa güvenliğini tüm boyutlarında güçlendiren faaliyetleri destekleyecektir: dış, iç, bilgi, ekonomik, enerji, gıda ve sağlık…” (Program)

Burada, güvenlik unsurunun, salt olarak askeri/savunma açısından düşünülmediği görülmektedir. Örneğin, ticaret/iş dünyası ve diğer alanlarda güvenlik ve bağımsızlığın sağlanması gibi noktalara atıf yapılmıştır. Bu bağlamda, bir tarafta, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) seçimleri sonucunda Avrupa ticaretine yönelecek olası olumsuz yaklaşım (Bkz.) diğer tarafta ise küreselleşen dünyada gıda güvenliğinin sağlanması gibi birçok farklı faktörün dikkate alınmış olduğu görülmektedir. Komisyon başkanı Ursula von der Leyen de Polonya’nın güvenlik odaklı dönem başkanlığını olumlu karşıladığını göstermiştir. (Bkz. X) Avrupa Parlamentosunda da özellikle enerji açısından güvenliğin sağlanması önemli bir unsur olarak görülmektedir. (Bkz.)

Komisyonun Polonya’dan Komiseri olan Piotr Serafin de özellikle ticaret açısından güvenlik temasının altını çizmektedir. Serafin’e göre, Güvenlik ve Batı birliği birbirine bağlı durumdadır. Bu bakımdan, ABD ile Avrupa Birliği arasında bir ticaret savaşı hiçbir olumlu sonuca yol açmayacaktır. Buradan kaynaklanacak tek sonucun, Batı birliğinin bozulması olacağını vurgulayan Komiser, Avrupalılar olarak bir ticaret savaşını önlemek için gereken her şeyin yapılması gerektiğini savunmaktadır. Bu görevin ise Avrupa Komisyonu ve Polonya dönem başkanlığının ortak bir görevi olması gerektiği vurgulanmıştır. (Bkz.) Bu hususların yanı sıra ABD’nin Ukrayna’ya yardımı kesmesi olasılığı da AB’nin göz önünde bulundurması gerekli bir diğer konu olarak değerlendirilebilecektir. Bu gibi gelişmeler ve ihtimaller dolayısıyla, güvenlik konusunun önceliklendirilmesi tek alanla sınırlı kalmamış, Konsey kompozisyonlarının tamamının gündemine yayılacak şekilde planlandığı görülmüştür.

Sonuç

2023 yılında gerçekleşen genel seçimlerde Donald Tusk’ın öne çıkmasının ardından, Polonya’nın AB değerlerine bağlılığı ve 7. madde prosedürü bakımından olumlu gelişmeler yaşanmıştır. Eski Zirve başkanı olan Tusk’ın, AB kurumlarına ve ilişkilerine aşinalığı, Polonya'nın AB içindeki konumunu olumlu anlamda etkileme olasılığı taşımaktadır. Nitekim, dönem başkanlığı aracılığıyla Polonya, AB değerlerini ve politikalarını daha etkin bir şekilde iç kamuoyuna anlatma fırsatı yakalamış olacaktır. Macaristan’ın tartışmalı dönem başkanlığının ardından, Polonya, AB’nin siyasi ilerlemesi ve bütünleşme süreci açısından stratejik bir rol üstlenmeye hazırlanmaktadır.

Polonya’nın Konsey dönem başkanı olması, AB açısından ise iki temel hususu ön plana çıkarabilecektir. Birincisi, Ukrayna-Rusya savaşının etkileri ve Polonya’nın sınır hattında yer alması, Avrupa güvenliği ekseninde öncelikli politikaların daha fazla dikkat çekmesine neden olacaktır. İkincisi, Almanya ve Fransa’nın kendi iç siyasi ve ekonomik meselelerine daha fazla odaklanmaları, Avrupa Birliği içindeki geleneksel liderlik rollerinin evrimini şekillendirirken, Polonya'nın bu dönemde Konsey başkanlığı rolünü daha belirgin bir şekilde üstlenme fırsatını da beraberinde getirme potansiyelini taşımaktadır.

 Anahtar kelimeler: Avrupa Birliği, Konsey, AB Konseyi Dönem Başkanlığı, Polonya, Güvenlik

Bu yazıya atıf için: Merve Ağzıtemiz, "Avrupa Birliği'nde Konsey Dönem Başkanlığı: Polonya ve Güvenlik Öncelikleri" Yaşayan Avrupa Birliği Hukuku Blogu, 31.01.2025, https://yasayanabhukuku.blogspot.com/2025/01/

 

18 December 2024

Birlik Vatandaşları Açısından Seçilme Hakkı ve Siyasi Parti Üyeliği: Commission v Czech Republic (C-808/21) ve Commission v Poland (C-814/21) Kararları


Fotoğraf Bilgileri: Eser Sahibi: Classical Numismatic Group, Inc. / Wikimedia Commons

 

İlke Göçmen, Prof. Dr., Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Avrupa Birliği Hukuku Anabilim Dalı / Jean Monnet Chair (2019-2022) / The Alexander von Humboldt Foundation – Georg Forster Research Fellow for Sustainable Development (2023-2024)

Giriş

Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD), 19 Kasım 2024 tarihinde Komisyonun, Birlik vatandaşları açısından seçilme hakkı ve siyasi parti üyeliği çerçevesinde, Çek Cumhuriyeti’ne (C-808/21) ve Polonya’ya (C-814/21) karşı açtığı ihlal davalarındaki kararlarını açıklamıştır. Komisyona göre, bu iki devlet, kendi ülkelerinde ikamet eden Birlik vatandaşlarına, sırf kendi vatandaşları olmadıkları için, siyasi parti üyesi olma hakkını tanımamakla Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkında Antlaşma (ABİHA) madde (md) 22’yi ihlal etmektedir. Nitekim ABAD da, Hukuk Sözcüsü Richard de la Tour’un 11 Ocak 2024 tarihli Görüşlerinde (C-808/21 ve C-814/21) vardığı sonuçlar gibi, Komisyonun iddiasını haklı bularak Çek Cumhuriyeti’nin ve Polonya’nın AB hukukunu ihlal ettiğine karar vermiştir. ABAD, iki davayı birleştirmemiş ve ayrı ayrı karar almış olmakla birlikte her iki karar için ortak basın açıklaması düzenlemiştir. Bu çalışma, bu arka planda, her iki davadaki / karardaki benzerlik göz önünde tutularak yalnızca Çek Cumhuriyeti ile ilgili karara odaklanmaktadır.

Bu kararlar, gerek Avrupa Birliği (AB) gerek Türkiye açısından önem taşımaktadır. AB açısından bu kararlar, genel olarak Birlik vatandaşlarının seçilme hakkı ve siyasi parti üyeliği ile ilgili ABİHA md. 22’nin anlamını, özel olarak da AB’nin değerleri arasında yer alan demokrasi ile ilgili AB Antlaşması md. 2’nin ve 10’un anlamını açıklığa kavuşturduğu için önem taşımaktadır (bu kararları inceleyenler de ‘demokrasi’ ile ilgili tespitlere özel olarak eğilmektedir, bkz. (1), (2) ve (3)). Türkiye açısından da bu karar önem taşımaktadır, çünkü AB Antlaşması md. 49 gereği AB’ye üye olmak adına aday devlet olan Türkiye’den, diğerlerinin yanında, AB’nin değerlerine saygı göstermek ve bu değerleri desteklemeyi taahhüt etmek beklenmektedir. Dolayısıyla, işbu değerlerden birisi olan ‘demokrasi’ ile ilgili ABAD kararlarını takip etmekte fayda bulunmaktadır (bu yönden “Avrupa Bütünleşmesinde ‘Demokrasi’: Avrupa Birliği, Aday Devletler ve Üye Devletler” başlıklı kitap bölümümüze dikkat çekilebilir).

Adalet Divanının Commission v Czech Republic (C-808/21) kararına yer vermeden önce Birlik vatandaşlığı ile ilgili birtakım tespitler yapılabilir.  

1. Birlik Vatandaşlığı ve Seçme ve Seçilme Hakkı

Birlik vatandaşlığı, Maastricht Antlaşması (1993) ile birlikte AB hukukunun bir parçası haline getirilmiş ve kurucu antlaşma seviyesinde o günden bugüne esaslı bir değişiklik geçirmemiş olup Lizbon Antlaşması (2009) sonrasında şu şekilde düzenlenmektedir. ABİHA md. 20 uyarınca:

“1. Bu Antlaşma ile Birlik vatandaşlığı tesis edilmiştir. Bir üye devletin vatandaşı olan herkes Birlik vatandaşıdır. Birlik vatandaşlığı ulusal vatandaşlığın yerini almayıp ona ilavedir.

2. Birlik vatandaşları, Antlaşmalar’da öngörülen haklardan yararlanır ve yükümlülüklere tabi olur. Birlik vatandaşları, diğer hakların yanı sıra, aşağıdaki haklara sahiptir:

a) üye devletlerin ülkelerinde serbestçe dolaşma ve ikamet etme hakkı,

b) ikamet ettikleri üye devlette, o devletin vatandaşlarıyla aynı şartlarda, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde ve yerel seçimlerde seçme ve seçilme hakkı,

c) vatandaşı olduğu üye devletin temsil edilmediği üçüncü bir ülkenin ülkesinde, üye devletlerden herhangi birinin diplomatik veya konsolosluk makamlarınca, o üye devletin vatandaşlarıyla aynı şartlarda korunma hakkı,

d) Avrupa Parlamentosuna dilekçe verme, Avrupa Ombudsmanına başvurma ve Birlik kurumlarına ve danışma organlarına Antlaşmalar’ın dillerinden birinde başvurma ve aynı dilde cevap alma hakkı.

Bu haklar, Antlaşmalar’da belirlenen şartlar ve sınırlar çerçevesinde ve bu Antlaşmalar’a uygun olarak kabul edilmiş tedbirler vasıtasıyla kullanılır.”

Görülebileceği üzere, Birlik vatandaşlarının yararlandıkları haklar arasında, “ikamet ettikleri üye devlette, o devletin vatandaşlarıyla aynı şartlarda, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde ve yerel seçimlerde seçme ve seçilme hakkı” da bulunmaktadır. Bununla birlikte, bu haklar, “Antlaşmalar’da belirlenen şartlar ve sınırlar çerçevesinde ve bu Antlaşmalar’a uygun olarak kabul edilmiş tedbirler vasıtasıyla” kullanılacaktır. Nitekim konuyu özel olarak düzenleyen ve ihlal davalarına konu olan ABİHA md. 22 uyarınca:

“1. Vatandaşı olmadığı bir üye devlette ikamet eden her Birlik vatandaşı, ikamet ettiği üye devlette, o devletin vatandaşlarıyla aynı şartlarda, yerel seçimlerde seçme ve seçilme hakkına sahiptir. Bu hak, Konseyin özel yasama usulü uyarınca ve Avrupa Parlamentosuna danıştıktan sonra oybirliğiyle kabul ettiği kurallara uygun olarak kullanılır; bu kurallarda, bir üye devlete özgü sorunlar gerekli kıldığında derogasyonlar öngörülebilir.

2. 223. maddenin 1. paragrafına ve bu maddenin uygulanması için kabul edilen hükümlere halel gelmeksizin, vatandaşı olmadığı bir üye devlette ikamet eden her Birlik vatandaşı, ikamet ettiği üye devlette, o devletin vatandaşlarıyla aynı şartlarda, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde seçme ve seçilme hakkına sahiptir. Bu hak, Konseyin özel yasama usulü uyarınca ve Avrupa Parlamentosuna danıştıktan sonra oybirliğiyle kabul ettiği kurallara uygun olarak kullanılır; bu kurallarda, bir üye devlete özgü sorunlar gerekli kıldığında derogasyonlar öngörülebilir.”

Bu arka planda, Konsey, 6 Aralık 1993 tarihinde 93/109 sayılı Direktif ile vatandaşı olmadığı bir üye devlette ikamet eden Birlik vatandaşlarının Avrupa Parlamentosu seçimlerinde seçme ve seçilme hakkını kullanması için detaylı düzenlemeler getirmiştir. Konsey, 19 Aralık 1994 tarihinde de 94/80 sayılı Direktif ile vatandaşı olmadığı bir üye devlette ikamet eden Birlik vatandaşlarının yerel seçimlerde seçme ve seçilme hakkını kullanması için detaylı düzenlemeler getirmiştir. Bununla birlikte, vatandaşı olmadığı bir üye devlette ikamet eden Birlik vatandaşlarının, söz konusu seçimler bağlamında, ikamet ettikleri üye devletteki siyasi partilere üye olmaları ile ilgili açık bir düzenleme, ne ABİHA md. 22’de ne de 93/109 sayılı Direktif ile 94/80 sayılı Direktif’te yer almaktadır.

2. İhlal Davasına Uzanan Yol

İhlal davasına uzanan yol genel ve özel olarak ele alınabilir. Genel olarak, Komisyon, 2013 – 2016 yılları arasını kapsayan Birlik vatandaşlığı ile ilgili raporunda; Birlik vatandaşlarının ev sahibi üye devletlerde siyasi parti kurabilmesini veya mevcut siyasi partilere üye olabilmesini sağlamak için, buna imkân vermeyen yedi üye devlete karşı ihlal prosedürü başlattığını not etmiştir. Komisyon, ayrıca, bunlardan üç tanesi (Yunanistan, İspanya ve Slovakya) açısından tatmin edici sonuçlar alarak ihlal prosedürünü sonlandırdığını, ancak dört tanesi (Çek Cumhuriyeti, Polonya, Letonya ve Litvanya) açısından ise ihlal prosedürünü devam ettirdiğini belirtmiştir. Bunlardan Letonya ve Litvanya hakkındaki süreci resmi belgeler üzerinden takip etmek mümkün olmamakla birlikte Çek Cumhuriyeti ve Polonya hakkındaki süreç, görüldüğü üzere, ihlal davası ile devam ettirilmiştir.

Çek Cumhuriyeti özelinde ise süreç şöyle işlemiştir (paragraf 1 ve 30-36): Çek Cumhuriyeti hukuku uyarınca yalnızca Çek vatandaşları bir siyasi partiye veya harekete üye olabilmektedir. Komisyon, 2010 yılında, bu kuralın ABİHA md. 22 ile uyumsuzluğu hakkındaki şüphelerini Çek Cumhuriyeti’ne iletmiştir. 22 Kasım 2012 tarihinde, Komisyon, Çek Cumhuriyeti’nin ABİHA md. 22 uyarınca yükümlülüklerini yerine getirmediğine yönelik bir resmi bildirim mektubu göndermiştir. Çek Cumhuriyeti, 22 Ocak 2013 tarihli cevabı ile AB hukukunu ihlal etmediği şeklinde yanıt vermiştir. 22 Nisan 2014 tarihinde, Komisyon, Çek Cumhuriyeti’nin ABİHA md. 22 uyarınca yükümlülüklerini yerine getirmediğine yönelik, bu kez, bir gerekçeli görüş göndererek Çek Cumhuriyeti’ni iki ay içinde bu gerekçeli görüş ile uyumlu önlemler almaya davet etmiştir. Çek Cumhuriyeti, 20 Haziran 2014 tarihli cevabı ile önlemlerinin AB hukukuna uygun olduğunu belirtmiştir. 2 Aralık 2020 tarihinde, Komisyon, Çek Cumhuriyeti’ne bir mektup göndererek hukuki durumunda bir değişiklik olup olmadığını sormuş, ancak yanıt alamamıştır. 21 Aralık 2021 tarihinde, Komisyon, “Çek vatandaşı olmayan ancak Çek Cumhuriyeti’nde ikamet eden AB vatandaşlarının bir siyasi partiye veya harekete üye olma hakkını tanımamakla” “Çek Cumhuriyeti’nin ABİHA md. 22 uyarınca yükümlülüklerini yerine getirmediği” iddiasıyla ihlal davası açmıştır (paragraf 1).

3. Adalet Divanının Kararı

Adalet Divanı, ihlal davasının kabul edilebilir olmadığı ile ilgili iddiaları geri çevirdikten sonra (para. 37-50), kararını üç alt başlık altında şekillendirmiştir: (i) ABİHA md. 22’nin kapsamı, (ii) ABİHA md. 22 ile yasaklanan bir muamele farklılığı olup olmadığı, (iii) ulusal kimliğe saygı.

3.1. ABİHA Madde 22’nin Kapsamı

ABAD, ilk olarak, ABİHA md. 22’yi kapsamını belirlemek için yorumlamıştır. Yerleşik içtihat hukuku uyarınca AB hukukunun bir hükmünün yorumu; o hükmün lâfzını, güttüğü hedefleri ve bağlamını dikkate almayı gerektirir (paragraf 91). ABAD, ABİHA md. 22 özelinde önce lâfız yönünden birtakım tespitlerde bulunmuştur. Birincisi, bu madde, “bir siyasi parti veya hareket üyeliği edinmenin koşullarına herhangi bir referans içermemektedir” (paragraf 93). İkincisi, bu madde, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde ve yerel seçimlerde seçme ve seçilme hakkının kullanımı bakımından spesifik bir vatandaşlık temelinde ayrımcılık yasağı kuralı getirmektedir (paragraf 96). Ayrımcılık yasağı da eşitlik ilkesinin spesifik ifadelerinden biridir (paragraf 97). Üçüncüsü, bu maddedeki seçme ve seçilme hakkı Konsey tarafından benimsenecek kurallara uygun olarak kullanılacaktır (paragraf 100). Konuyla ilgili olarak 93/109 sayılı Direktif ve 94/80 sayılı Direktif mevcut olmakla birlikte, bu Direktifler, tam uyumlaştırma niteliği taşımamakta olup bir siyasi parti veya hareket üyeliği edinmenin koşulları ile ilgili düzenleme içermemektedir (paragraf 102). ABAD, bu noktada, ABİHA md. 22 ile bu Direktifler arasındaki ilişkiye yönelik birtakım tespitlerde bulunmuştur. Bir yandan, işbu Direktifler’in kapsamı, örtülü olarak bile olsa, ABİHA md. 22’den kaynaklanan hakların ve yükümlülüklerin kapsamını sınırlandıramaz (paragraf 103). Diğer yandan, bir siyasi parti veya hareket üyeliği edinmenin koşulları AB çapında düzenlenmedikçe üye devlet yetkisinde kalır, ancak üye devletler bu yetkiyi AB hukuku uyarınca olan yükümlülükleri ile uyumlu biçimde kullanmalıdır (paragraf 104). Sonuç olarak, lâfız yönünden, bir siyasi parti veya hareket üyeliği edinmenin koşullarının belirlenmesi ABİHA md. 22’nin kapsamı içinde kalır (paragraf 106).

ABAD, sonra, ABİHA md. 22 özelinde bağlam yönünden birtakım tespitlerde bulunmuştur. Bunun için, ABAD, AB Antlaşması’ndaki, ABİHA’daki ve Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı’danki (ABTHŞ’deki) hükümler çerçevesinde bir inceleme gerçekleştirmiştir (paragraf 107). Birincisi, bu madde, ABİHA altındaki “Ayrımcılık Yapmama ve Birlik Vatandaşlığı” başlıklı Kısım içinde yer almaktadır (paragraf 108). ABİHA md. 20 bir üye devletin vatandaşı olan herkese Birlik vatandaşlığını bahşetmektedir ve yerleşik içtihat hukuku uyarınca Birlik vatandaşlığı “üye devletlerin vatandaşlarının temel statüsü olacaktır” (paragraf 109). Avrupa Parlamentosu seçimlerinde ve yerel seçimlerde seçme ve seçilme hakkı da, üye devletlerin ülkelerinde serbestçe dolaşma ve ikamet etme hakkı ile de bağlantılı olarak, Birlik vatandaşlığına tanınan haklar arasında yer almaktadır (paragraf 110-113). İkincisi, AB Antlaşması md. 10(1) uyarınca “Birliğin işleyişi temsili demokrasiye dayanır” ve bu madde AB’nin değerlerinden birisi olan demokrasinin somut ifadesidir (paragraf 114). AB Antlaşması md. 10(2 ve 3) AB vatandaşlarına Avrupa Parlamentosunda doğrudan temsil edilme hakkı bahşetmekte olup, bu çerçevede, temsili demokrasi ile Avrupa Parlamentosu seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı arasında bir bağlantı mevcuttur (paragraf 115-116). Üçüncüsü, ABTHŞ md. 12(1) uyarınca herkes her düzeyde, özellikle de siyasi, sendikal ve medeni konularda örgütlenme hakkına sahiptir (paragraf 117). Bu hak, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) md. 11(1) ile aynı anlama ve kapsama sahip olup “demokratik ve çoğulcu toplumların esaslı temellerinden biridir” (paragraf 118-119). Siyasi partiler, bu arka planda, seçimlerde aday gösterme işlevleri de dikkate alındığında, temsili demokrasi sisteminde esaslı bir işlev gütmektedir (paragraf 121).  Dolayısıyla, “bir siyasi parti veya hareket üyeliği, aday olma hakkının etkili kullanımına önemli ölçüde katkıda bulunmaktadır” (paragraf 122).

ABAD, ABİHA md. 22 özelinde en son hedefler yönünden birtakım tespitlerde bulunmuştur. Birincisi, bu madde, Birlik vatandaşlarına ev sahibi üye devletteki demokratik seçim süreçlerine katılma hakkı bahşetmeyi hedeflemektedir (paragraf 123). İkincisi, bu madde, Birlik vatandaşları arasında eşit muameleyi sağlamayı hedeflemektedir (paragraf 124). Üçüncüsü, bu madde, Birlik vatandaşlarının ev sahibi üye devlet toplumu ile aşamalı entegrasyonunu teşvik etmeyi hedeflemektedir (paragraf 125).

Sonuç olarak, ABİHA md. 22; ABİHA md. 20 ve 21, AB Antlaşması md. 10 ve ABTHŞ md. 12 ışığında yorumlandığında; Avrupa Parlamentosu seçimlerinde ve yerel seçimlerde seçme ve seçilme hakkının etkili biçimde kullanımı amacıyla, ev sahibi üye devlet vatandaşlarının yararlanabildiği araçlara, o devlette ikamet eden Birlik vatandaşlarının eşit erişimini tanımayı gerektirir (paragraf 127).

3.2. ABİHA Madde 22 ile Yasaklanan bir Muamele Farklılığı Olup Olmadığı

ABAD, ikinci olarak, ABİHA md. 22 ile yasaklanan bir muamele farklılığı olup olmadığını ele almıştır. Bir ön tespit olarak, Çek hukuku, açıktır ki, bir siyasi parti veya hareket üyeliği edinmek yönünden vatandaşlık temelinde ayrımcı bir muamele içermektedir (paragraf 128). Çek Cumhuriyeti’ne göre ise bu muamele farklılığı ABİHA md. 22’ye aykırı değildir; çünkü Çek Cumhuriyeti’nde ikamet eden Birlik vatandaşları, mevcut olan her türlü adaylığa –ki buna üyesi olmasa bile bir siyasi parti veya hareketin listesinde yer alabilmek de dâhil– erişim imkânına sahiptir (paragraf 129). ABAD’a göre ise Çek Cumhuriyeti’nde ikamet eden Birlik vatandaşları oradaki bir siyasi partide veya harekette üyelik elde edemediği için, bu durum, onların aday listesinde yer almaları veya bu listedeki sıraları ile ilgili olarak partinin veya hareketin kararlarına katılımının önüne geçme, veya en azından bu katılımı sınırlama, ihtimali taşımaktadır (paragraf 139). Aynı şekilde, bu durum, onların aday listesinde yer almalarının mutlak surette engellemese bile, en azından böyle bir yer almayı daha çok zorlaştırmaktadır (paragraf 140). Dolayısıyla, bu durum, Çek Cumhuriyeti’nde ikamet eden Birlik vatandaşlarını, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde ve yerel seçimlerde seçme ve seçilme hakkının kullanımı yönünden, oradaki bir siyasi partide veya harekette üyeliği olan Çek vatandaşlarına kıyasla, daha az lehe bir pozisyonda bırakmaktadır (paragraf 141).

Sonuç olarak, Çek Cumhuriyeti’nde ikamet eden Birlik vatandaşları, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde ve yerel seçimlerde seçme ve seçilme hakkının etkili biçimde kullanımı açısından, o devlet vatandaşlarının yararlanabildiği araçlara eşit erişimden yararlanamadığına göre, ABİHA md. 22 ile yasaklanan bir muamele farklılığı ilke olarak mevcuttur (paragraf 152).

3.3. Ulusal Kimliğe Saygı

Üçüncü olarak, AB Antlaşması md. 4(2) anlamında ulusal kimliğe saygı ile ilgili iddialar mevcuttur. Öncelikle bu madde uyarınca: “Birlik, üye devletlerin Antlaşmalar önündeki eşitliğine ve bölgesel ve yerel özerk yönetimler de dâhil, siyasal ve anayasal temel yapılarında mündemiç ulusal kimliklerine saygı gösterir”. Çek Cumhuriyeti’ne göre ihtilaflı Çek hukuku “ulusal düzeyde siyasi ve anayasal sistemin korunmasını sağlamak”, dolayısıyla “ulusal kimliğe saygıyı güvenceye almak” amacını taşımaktadır (paragraf 153). Şöyle ki, siyasi partiler ve hareketler ulusal düzeyde siyasi aktivitenin ‘anahtar platformları’ olup bunlara üye olma hakkı sadece Çek vatandaşlarına hasredilmiştir (paragraf 153).

ABAD, AB Antlaşması md. 4(2) anlamında ulusal kimliğe saygı ile ilgili iddiaları şöyle değerlendirmiştir. Ona göre ulusal siyasi hayatın organizasyonu –ki buna siyasi partiler ve hareketler de katkıda bulunur–, AB Antlaşması md. 4(2) anlamında ulusal kimliğin bir parçasını oluşturur (paragraf 154). Bununla birlikte, ABİHA md. 22 ulusal seçimlerle değil Avrupa Parlamentosu seçimleri ve yerel seçimler ile ilgilidir, dolayısıyla üye devletler, eğer isterlerse, ulusal seçimler bağlamında siyasi partiler ve hareketlerle ilgili spesifik düzenlemeler getirebilir (paragraf 156-157). Kaldı ki, AB Antlaşması md. 4(2), kendisi ile aynı hiyerarşik değerde olan diğer hükümler –özellikle de AB Antlaşması md. 2 ve 10– ışığında yorumlanmalıdır (paragraf 158). Bu yönden, AB Antlaşması md. 4(2), üye devletleri AB Antlaşması md. 2 ve 10’dan kaynaklanan gerekliliklerle uyum sağlama yükümlülüğünden muaf tutamaz (paragraf 158). Bu yönden, demokrasi ilkesi ve eşit muamele ilkesi AB’nin üstüne kurulu olduğu değerler arasında yer almakta olup bu değerler, “ortak bir hukuk düzeni olarak [AB]’nin kimliğinin özünün ayrılmaz bir parçasını oluşturur ve […] üye devletler için hukuken bağlayıcı yükümlülükler içerir” (paragraf 159-160). ABİHA md. 22, bu arka planda, hem demokrasi hem de eşit muamele ilkesinin somut ifadesi olup bu ilkeler “[AB]’nin kimliğinin ve ortak değerlerinin ayrılmaz bir parçasını oluşturur” ve üye devletler bu ilkelerle bağlı olup kendi ülkelerinde bu ilkelere riayet edilmesini sağlamalıdır (paragraf 161-162). Sonuç olarak, bir üye devlette ikamet eden Birlik vatandaşlarının oradaki bir siyasi partide veya harekette üyelik elde etmesini sağlamak, demokrasi ve eşit muamele ilkelerini tam anlamıyla uygulamak anlamına gelir ve o üye devletin ulusal kimliğini zayıflatıyor olarak nitelendirilemez (paragraf 163).  

Sonuç olarak, ABAD, Çek Cumhuriyeti’nin “Çek vatandaşı olmayan ancak Çek Cumhuriyeti’nde ikamet eden AB vatandaşlarının bir siyasi partiye veya harekete üye olma hakkını tanımamakla” ABİHA md. 22 uyarınca yükümlülüklerini yerine getirmediğine, dolayısıyla AB hukukunu ihlal ettiğine karar vermiştir (paragraf 164).

Sonuç

Commission v Czech Republic (C-808/21) kararı, her şeyden önce, yerleşik içtihat hukukunun doğal bir sonucu olarak okunabilir. Bu yönden, karar, kimi kez açıkça kimi kez örtülü olarak, sırasıyla iç pazar, Birlik vatandaşlığı ve AB’nin değerleri ile ilgili kararlarda geliştirilen yaklaşımlarla tutarlılık sergilemektedir. ABİHA md. 22, iç pazardaki temel serbestîlerin (malların, kişilerin, hizmetlerin ve sermayenin serbest dolaşımı hükümlerinin) içkin bir parçası olan vatandaşlık temelinde ayrımcılık yasağı ile ilgili olduğu ölçüde, iç pazara ilişkin içtihat hukukundan esintiler taşımaktadır. Örneğin, tıpkı iç pazara ilişkin içtihat hukukunda olduğu gibi, bir konu üye devlet yetkisinde kalsa bile üye devlet bu yetkiyi AB hukukuna uygun biçimde kullanmalıdır (paragraf 104). ABİHA md. 22, Birlik vatandaşlığına tanınan haklardan biri olduğu ölçüde, Birlik vatandaşlığına ilişkin içtihat hukukunun köşe taşı olan “[Birlik vatandaşlığı] üye devletlerin vatandaşlarının temel statüsü olacaktır” (paragraf 109) yaklaşımı çerçevesinde ele alınmaktadır. Yine, ABİHA md. 22, demokrasi ve eşit muamele ilkelerinin somut ifadesi olarak okunduğu ölçüde, AB’nin değerlerine ilişkin içtihat hukukunun temelleri üzerinden şekillenmektedir. Özellikle, bu değerler, “ortak bir hukuk düzeni olarak [AB]’nin kimliğinin özünün ayrılmaz bir parçasını oluşturur ve […] üye devletler için hukuken bağlayıcı yükümlülükler içerir” (paragraf 159-160).

Bu karar, bu son tespitle bağlantılı olarak, AB’nin değerleri ile ilgili içtihat hukukunun gelişimine katkı da vermektedir. AB’nin değerleri ile ilgili içtihat hukuku ilk planda hukukun üstünlüğü özelinde gelişmeye başlamıştır. Yargı bağımsızlığı ile ilgili Associação Sindical dos Juízes Portugueses kararı (2018) ve bütçe koşulluluğu ile ilgili Hungary v Parliament and Council (C-156/21) ile Poland v Parliament and Council (C-157/21) kararları bununla ilgili örnek olarak gösterilebilir. İşte bu arka planda, işbu blog postta incelenen Commission v Czech Republic (C-808/21) kararı, hukukun üstünlüğü özelindeki içtihat hukukunu, AB’nin bir diğer değeri olan ‘demokrasi’ye aktardığı ölçüde oldukça önemli addedilmekte ve ‘demokrasi’ değeri ile ilgili gelecekteki içtihat hukukunu şekillendirme potansiyeli üstünde durulmaktadır (bkz. (1), (2) ve (3)).

Bu karar, son olarak, ABİHA md. 22 özelindeki içtihat hukukunun başlangıç noktası olarak görülebilir. İlerleyen zamanda, örneğin ABİHA md. 22’nin kimi muhatap aldığı sorusu gündeme gelebilir. Bu madde, yalnızca (somut uyuşmazlıkta olduğu gibi) üye devlet önlemlerine karşı mı kullanılabilir, yoksa üye devlet dışındaki birtakım gerçek ve tüzel kişilerin önlemlerine karşı da kullanılabilir mi? Örneğin bir Birlik vatandaşı, vatandaşlık temelinde ayrımcılık yasağına aykırı olduğunu düşündüğü, bir siyasi parti tüzüğüne karşı da ABİHA md. 22’yi kullanabilecek midir? İç pazar hukukuna ilişkin içtihat hukuku ile kıyas yapacak olursak, muhtemelen bu sorunun olumlu yanıtlanacağı düşünülebilir. Yine, örneğin ABİHA md. 22’nin kapsamının neleri içerdiği sorusu da tekrar gündeme gelebilir. Karara göre Avrupa Parlamentosu seçimlerinde ve yerel seçimlerde seçme ve seçilme hakkının etkili biçimde kullanımı amacıyla yararlanılabilen araçlar, bu maddenin kapsamı içinde kalacak gözükmektedir (paragraf 127). Peki, bu araçlar, örneğin siyasi bağışları içerecek midir veya ne ölçüde içerecektir? Bu tür sorular ancak zaman içinde yanıtlanabilecektir.

 

Bu yazıya atıf için: İlke Göçmen, “Birlik Vatandaşları Açısından Seçilme Hakkı ve Siyasi Parti Üyeliği: Commission v Czech Republic (C-808/21) ve Commission v Poland (C-814/21) Kararları”, Yaşayan Avrupa Birliği Hukuku Blogu, 18/12/2024, Link: <https://yasayanabhukuku.blogspot.com/2024/12/C-808-21.html>


Bu yazıyı faydalı buldunuz mu? Hiç bir içeriği kaçırmayın bizi takip edin.