16 October 2024

Avrupa’nın Net Sıfır Teknoloji Üretim Ekosistemini Güçlendirmeye Yönelik Tedbirlerin Çerçevesini Oluşturan 2024/1735 Sayılı Tüzük’ün Genel Değerlendirmesi

 

Fotoğraf Bilgileri: Image by the European Commission

 

Halil Çeçen, Dr. Öğretim Üyesi, Nuh Naci Yazgan Üniversitesi, Hukuk Fakültesi, Özel Hukuk Bölümü, Avrupa Birliği Hukuku Anabilim Dalı

 

Giriş

“Avrupa’nın net sıfır teknoloji üretim ekosistemini güçlendirmeye yönelik tedbirlerin çerçevesini oluşturan” 13 Haziran 2024 tarihli ve 2024/1735 sayılı Tüzük, 28 Haziran 2024 tarihli Avrupa Birliği (AB) Resmi Gazetesi’nde yayınlanarak, Tüzüğün 49/2. maddesi uyarınca, 29 Haziran 2024 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Tüzük, Avrupa ekonomisinin karbonsuzlaştırılmasına ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılmasına yönelik eylemler belirleyen ve 2050 iklim nötr bir Avrupa yaratma hedefini oluşturan Avrupa Yeşil Mutabakatı temelinde Avrupa Komisyonu (Komisyon) tarafından yayınlanan 5 Mayıs 2021 tarihli “2020 Yeni Sanayi Stratejisinin Güncellenmesi: Avrupa’nın kalkınması için daha güçlü bir Tek Pazarın inşası” başlıklı bildirisine dayanılarak yasalaşmış olup, aynı zamanda Paris İklim Anlaşması hedeflerinin elde edilmesi açısından da önemli bir hukuki enstrüman olarak görülmektedir (par. 3).

Tüzüğün Amacı ve Kapsamı

Tüzüğün kabul edilmesindeki temel amaç, Birliğin net sıfır teknolojilerin güvenilir ve sürdürülebilir tedarikine erişimi sağlayabilmek için iç pazarın işleyişinin geliştirilmesi olarak belirtilmiştir. Bu hedefe ulaşmak için net sıfır teknolojilerin üretim kapasitesinin ve tedarik zincirlerinin artırılması da, araç olarak düzenlenmiştir. Böylece sadece 2021/1119 sayılı Avrupa İklim Kanunu’ndaki hedeflerin elde edilmesi değil aynı zamanda net sıfır teknolojilerdeki nitelikli istihdama katkıda bulunulması ve Birliğin rekabetçiliğinin iyileştirilmesi de planlanmıştır (1. madde). Böylelikle Tüzüğün kapsamına net sıfır teknolojiler dahil edilmiştir (2. madde). Net sıfır teknolojilerin tanımının nasıl olacağına dair ifade ise 3(1). maddenin atıfta bulunduğu 4. maddede ifade edilmektedir.

Net Sıfır Teknolojilerin Tanımı

2024/1735 sayılı Tüzüğün 4(1). maddesi uyarınca, net sıfır teknolojilerin kapsamına dahil edilen teçhizatların ağırlıklı olarak yenilenebilir enerji teknolojileri ile karbon yakalama teknolojilerinin olduğu görülmektedir. Bu çerçevede, Tüzük kapsamında bulunan net sıfır teknolojiler aşağıdaki şekildedir:

(a) FV (fotovoltaik), solar termal elektrik ve solar termal teknolojiler dahil olmak üzere solar teknolojiler;

(b) kıyı üstü rüzgar ve deniz üstü yenilenebilir teknolojiler;

(c) batarya ve enerji depolama teknolojileri;

(d) ısı pompaları ve jeotermal enerji teknolojileri;

(e) elektrolizörler ve yakıt hücreleri dahil olmak üzere hidrojen teknolojileri;

(f) sürdürülebilir biyogaz ve biyometan teknolojiler;

(g) KYD (Karbon Yakalama ve Depolama) teknolojileri;

(h) ulaşım için elektrik şarj teknolojileri ve şebekeyi dijitalleştirmeye yönelik teknolojiler dahil olmak üzere elektrik şebeke teknolojileri;

(i) nükleer yakıt döngüsü teknolojileri dahil olmak üzere nükleer fisyon enerji teknolojileri;

(j) sürdürülebilir alternatif yakıt teknolojileri;

(k) hidrogüç teknolojileri;

(l) önceki kategoriler kapsamına alınmayan yenilenebilir enerji teknolojileri;

(m) ısı şebeke teknolojileri dahil olmak üzere enerji sistem bağlantılı enerji verimlilik teknolojileri;

(n) biyolojik kökenli olmayan yenilenebilir yakıt teknolojileri;

(o) biyotek iklim ve enerji çözümleri;

(p) önceki kategoriler kapsamına alınmayan karbonsuzlaştırma için dönüştürücü sanayi teknolojileri;

(q) CO2 (karbon dioksit) ulaşım ve kullanma teknolojileri;

(r) ulaşım içim rüzgar itme ve elektrik itme teknolojileri;

(s) önceki kategoriler kapsamına alınmayan nükleer teknolojiler.

Tüzüğün Uygulanması

2024/1735 sayılı Tüzüğün uygulanmasının nasıl gerçekleşeceği ise, Tüzüğün ikinci bölümünde açıklanmaktadır. Bu çerçevede Tüzük ile ulaşılması istenen hedef, 5. maddede ifade edilmiş ve Birliğin net sıfır teknolojilere ve tedarik zincirlerine stratejik bağımlılığının azaltılması olarak belirlenmiştir. Bu amaçla, Birliğin 2030 iklim ve enerji hedeflerinin elde edilmesi amacıyla gerekli uygun teknolojiler için, net sıfır teknolojilerin üretim kapasitesinde Birliğin yıllık kullanım ihtiyaçlarının en az %40’lık temel ölçüte ulaşılması hedef olarak belirlenmiştir. Ayrıca 2040 yılı ile birlikte dünya üretiminde en az %15’lik paya ulaşmak da, yine net sıfır teknolojilerin Birlik’te üretiminin artırılmasına yönelik küresel hedef olarak ortaya konmuştur.

Yukarıda ifade edilen net sıfır teknolojilerin hangisi veya hangilerinin Tüzüğün Üye Devletlerde uygulanmasında dikkate alınacağının tespiti ise, Üye Devletlerin seçme yetkisine bırakılmıştır. Bu hususta Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkındaki Anlaşma’nın enerji alanını düzenleyen 194(2). maddesinin 2. alt paragrafının temel alındığı görülebilmektedir.

Bu çerçevede, 30 Aralık 2024 tarihi itibariyle Üye Devletler, tek irtibat noktaları oluşturmak veya belirlemekle görevlendirilmiştir. Üye Devletler tarafından oluşturulan veya belirlenen bu tek irtibat noktaları, net sıfır strateji projeleri dahil olmak üzere net sıfır teknoloji üretim projeleri için basitleştirici ve koordine edici izin verme süreçlerinden sorumlu olacaktır (6/1. madde). Tek irtibat noktalarının, proje geliştiricileri için, çevrimiçi ortamda belge sunmasına da izin vermeleri gerekecektir (6/2. madde). Ayrıca tek irtibat noktalarına yönelik, genel bir hüküm olarak, izin verme işlem süreçleri için azami süreler de saptanmış olup, böylece yıllık üretim kapasitesi bir Gigavat’tan (GW’tan) az olan net sıfır teknoloji üretim projelerinin inşası veya genişletilmesi için on iki ay, yıllık üretim kapasitesi bir GW’tan fazla olan net sıfır teknoloji üretim projelerinin inşası veya genişletilmesi için ise on sekiz aylık bir süre belirlenmiştir (9/1. madde).

Tek irtibat noktaları haricinde, her düzeyden idari makamlara da çeşitli görevler verilmiştir. Tüzüğün 11. maddesi uyarınca; imar, mekansal planlama ve arazi kullanım planları dahil olmak üzere planlar oluşturmaktan sorumlu olan ulusal, bölgesel ve yerel otoriteler, uygun olduğunda, net sıfır strateji planları gibi net sıfır teknoloji üretim projelerinin geliştirilmesi ve yine uygun olduğunda net sıfır sanayi geliştirme vadilerine ve gerekli altyapıya yönelik planları göz önünde bulunduracaklardır (11. madde).

Üye Devletler, Birlik’te yerleşik net sıfır teknoloji üretim projelerinin aşağıdaki koşullardan birisini karşılaması durumunda, bu projeleri net sıfır strateji projeleri olarak kabul edecektir:

(a) net sıfır teknoloji tedarik zincirinin bir bileşeni veya parçasının üretim kapasitesinin artırılmasıyla, Birliğin net sıfır teknolojilerinin teknolojik ve sınai dayanıklılığına katkıda bulunan net sıfır teknoloji üretim projelerinin

(i) Birliğin üçüncü ülkelerden gelen ithalata %50’den fazla bağımlı olduğu net sıfır teknolojileri için Birlik’teki üretim kapasitesine ilavede bulunması halinde,

(ii) Birliğin 2030 iklim ve enerji hedeflerine esaslı bir katkı sağlayarak önemli derecede üretim kapasitesine ilavede bulunması halinde,

(iii) Birliğin üretim kapasitesinin dünya üretiminde önemli bir payını temsil eden ve Birliğin dayanıklılığında önemli bir rol oynayan net sıfır bir teknoloji için Birlik’teki mevcut üretim kapasitesine ilavede bulunması veya bu kapasiteyi yenilemesi halinde.

(b) Avrupa net sıfır sanayisinin mevcut en iyi net sıfır teknolojisine veya türünün ilk örneği üretim tesisinde üretilen ürünlere erişimini sağlayarak Birliğin net sıfır sanayi tedarik zinciri veya alt sektörlerinde temiz, olumlu bir etkide bulunan ve aşağıdaki kriterlerden en az birini karşılayan net sıfır teknoloji üretim projesinin

(i) bölgesel ve yerel otoritelerle, eğitim ve uygulama kurumlarıyla ve ticaret birlikleri başta olmak üzere sosyal ortaklarla yakın işbirliği halinde çıraklık, staj, sürekli eğitim ve uygulama dahil olacak şekilde net sıfır teknolojiler için gerekli olan işgücünü çekebilecek, sürdürebilecek veya bu işgücüne yeni yeterlilikler kazandırabilecek tedbirleri yürürlüğe koyması halinde,

(ii) net sıfır teknolojilerin tedarik zincirinin parçası olarak kobilerin rekabetçiliğine katkı yapması halinde.

(c) CO2 emisyon oranlarını önemli derecede ve kalıcı olarak azaltan kapsamlı düşük-karbon, enerji, su veya materyal verimliliği ve uygulamalar dahil olmak üzere, gelişmiş çevresel sürdürülebilirlik ve performans veya sirküler özellik gerçekleştiren uygulamalarla net sıfır teknolojileri üreterek Birliğin iklim ve enerji hedeflerine ulaşmasına katkı yapan projeler (13/1. madde).

Bu hususta, 1 Mart 2025 tarihi itibariyle Komisyon, bu kriterlerin uygulanmasına yönelik yeknesak koşulları sağlayan rehber ilkeleri belirleyen bir uygulama tasarrufu kabul edecektir (13/2. madde).

Tüzük uyarınca sadece yenilenebilir enerji teknolojileri değil CO2 depolama teknolojilerinin de net sıfır stratejik proje kapsamına alınması mümkün kılınmıştır. Tüzüğün 13(3). maddesi uyarınca; Birliğin bölgesinde, münhasır ekonomik alanında veya Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi uyarınca kıta sahanlığında yer alması, Tüzüğün 20. maddesinde belirtilen depolama yerleşkelerinde 2030 yılı ile birlikte yıllık en az 50 milyon ton CO2 enjeksiyon kapasitesinin elde edilmesi hedefine katkı sağlaması ve 2009/31 sayılı Direktif’e uygun şekilde, jeolojik olarak güvenli ve kalıcı CO2 depolanması için uygulanması şartlarını karşılayan CO2 depolama projelerinin, Üye Devletler tarafından net sıfır strateji projesi olarak kabul edilmesi hükmünü getirmiştir. Ayrıca yakalanan CO2’nin taşınması için gerekli olan CO2 altyapı projelerinin de net sıfır strateji projesi olarak kabul edileceği belirtilmiştir.

Net sıfır teknoloji üretim projelerinin, net sıfır strateji projesi olarak kabulüne dair olarak hidrojen kaynağına da özel bir önem verildiği görülmektedir. Tüzüğün 13(5). maddesi uyarınca, Tüzüğün 1(1). maddesinde belirtilen hedeflerin elde edilmesine katkı sağlayan ve Emisyon Ticareti Sistemi (ETS) İnovasyon Fonu’ndan faydalanan veya Ortak Avrupa Menfaati Önemli Projeleri, Avrupa Hidrojen Vadileri ya da Hidrojen Bankası’nın parçası olan net sıfır teknoloji üretim projesinin, proje destekçisinin yazılı talebi üzerine, net sıfır strateji projesi olarak kabul edileceği öngörülmüştür.

Net sıfır strateji projelerine vurgu yapılmasının nedeni ise, Tüzüğün 15. maddesinde açıklığa kavuşturulmuştur. 15. madde uyarınca, proje destekçileri ve ilgili tüm otoriteler, net sıfır strateji projeleri için, ilgili süreçlerin Birlik ve ulusal hukuk uyarınca mümkün olan en hızlı yolla işlemden geçirileceği belirtilerek, net sıfır strateji projelerine öncelik verileceği ifade edilmektedir. Böylece, Birlik hukukunda sağlanan yükümlülüklere halel getirmeksizin bir projenin net sıfır strateji projesi olarak kabul edilmesi halinde, Üye Devletler, bu projeye mümkün olan en üst derecedeki ulusal önem statüsünü sağlayacaklardır.

Net sıfır strateji projelerine izin verme işlem süreçleri; yıllık üretim kapasitesi bir GW’tan az olan net sıfır strateji projelerinin inşası veya genişletilmesi için dokuz ay, yıllık üretim kapasitesi bir GW’tan fazla olan net sıfır strateji projelerinin inşası veya genişletilmesi için on iki ay, 2009/31/EC sayılı Direktif’e uygun olarak bir depolama yerleşkesi işletmek amacıyla tüm gerekli izinler için ise on sekiz aylık bir süre belirlenmiştir (16. madde).

Üye Devletler, özellikle net sıfır strateji projeleri veya kümeleri dahil olmak üzere net sıfır teknoloji üretim projelerinin uygulanmasını hızlandırmak ve yenilikçi net sıfır teknolojileri test etmek başta olmak üzere, net sıfır sınai faaliyetlerini hızlandırmaya yönelik özel alanlar olarak Net Sıfır Geliştirme Vadileri belirlemeye de yetkili olacaklardır. Bu vadilerin amaçları ise, net sıfır sınai faaliyet kümeleri oluşturmak ve idari süreçleri kolaylaştırmak olacaktır (17/1. madde).

Bu amaçla, bir Üye Devlet tarafından bir vadi oluşturulmasına kararı verilmesi halinde, bu karar aşağıdaki hedefler için ekonomik ve idari destek mekanizmaları dahil olmak üzere üretim faaliyetleri için yerleşkenin çekiciliğini artırmaya yönelik olarak kesin ulusal tedbirleri belirleyen bir planı da içerecektir:

(a)  vadideki gerekli altyapının geliştirilmesini kolaylaştırmak,

(b) vadide özel yatırımları desteklemek,

(c)  yerel işgücüne uygun bir şekilde yeni becerilerin kazandırılmasını ve bu işgücünün becerilerinin geliştirilmesini elde etmek,

(d) Tüzüğün 7. maddesi uyarınca, vadi hakkında çevrimiçi olarak erişilebilir bilgi oluşturmak (17/3. madde).

Bu hususta Birlik boyunca ihtiyaç duyulan finansmana yönelik olarak ise, bir Platform oluşturulacaktır (19. madde). Böylece Üye Devletlerin ulusal fonları ve Birlik fonlarına ilaveten, Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası’ndan da projelere fon desteği sağlanabileceği ifade edilmiştir (19/3. madde).

Tüzüğün 3. bölümü ise, “CO2 Enjeksiyon Kapasitesi” başlığını taşımakta olup, 2009/31 sayılı Direktif’e uygun bir şekilde jeolojik olarak CO2 depolama yerleşkelerinde 2030 yılı itibariyle yıllık olarak en az 50 milyon ton CO2 enjeksiyon kapasitesinin elde edilmesini hedeflemektedir. Bu amaçla, 30 Haziran 2027 tarihinde ve takiben her iki yılda bir Komisyon, bu hedefin takibine ilişkin olarak Avrupa Parlamentosu ve Konseyi’ne rapor sunmakla mükellef tutulmuştur (20. madde).

CO2 depolama ile ilgili olarak bir diğer hüküm ise, depolanan CO2’nin taşınmasına dairdir. Tüzüğün 22. maddesi uyarınca, Birlik ve Üye Devletler, uygun olduğunda ilgili şirketlerle işbirliği yaparak, sınır ötesi altyapılar dahil olmak üzere, CO2’nin taşınması için gerekli altyapıyı geliştirmeye yönelik çaba sergileyeceklerdir. Bu amaçla, 94/22 sayılı Direktif’in 1(3). maddesinde belirtilen petrol ve doğalgaz üreticileri, Birlik düzeyinde erişilebilir CO2 enjeksiyon kapasitesi hedefine, hesaplanan bireysel katkısını yapacaklardır.

Tüzüğün 4. bölümü, piyasalara erişimi düzenlemekte olup, kamu ihale prosedürlerine sürdürülebilirlik ve dayanıklılık katkısı, Tüzükte belirtilen yenilenebilir enerji teknolojilerinin kullanılmasına dair ihaleler gibi konuları ele almakta olup, 5. bölümde ise Avrupa net sıfır sanayi akademilerinin ve Net Sıfır Avrupa Platformu’nun kurulacağı belirtilmektedir.

6. bölümde inovasyona dair koşullar ele alınmış olup, kobiler ve start-up’lara yönelik hükümlere de yer verilmiştir.  35. madde uyarınca, ayrıca, Komisyon ve Üye Devletler arasında ve uygun olduğunda davet üzerine üçüncü ülkelerle temiz enerji araştırma ve inovasyon üzerine eşgüdüm ve işbirliği aracılığıyla temiz, verimli ve uygun maliyetli enerji teknolojilerinin geliştirilmesini desteklemeye yönelik bir Stratejik Enerji Teknoloji Planı Yönlendirme Grubu oluşturulmuştur.

7. bölümde yönetim üzerine hükümler yer almış ve küresel temiz enerji dönüşümünün önünü açacak Birlik sanayi yetkinliklerinin rolünü desteklemek ve yenilikçi net sıfır teknolojilerin gelişiminde işbirliği yapmak ve küresel olarak net sıfır teknolojilerin benimsenmesinin teşvikine yardımcı olmak için Net Sıfır Avrupa Platformu kurulmuştur (38. madde). Platform, Üye Devletlerin atadığı üst düzey temsilci ile Komisyon’un temsilcilerinden oluşacaktır. Ayrıca yine aynı bölümde bir Bilimsel Danışma Grubu’nun oluşturulduğu da hükme bağlanmıştır.

2024/1735 sayılı Tüzük ile getirilen bir diğer önemli yükümlülük ise, Üye Devletlerin, 2018/1999 sayılı Tüzük’ün 17. maddesi uyarınca iki yıllık ilerleme raporlarını sunarken ve Enerji Birliği Stratejisi ile Stratejik Enerji Teknoloji Planı’nın önceliklerini yansıtırken, Enerji Birliğinin araştırma, inovasyon ve rekabetçiliği boyutlarına ilişkin olarak, ulusal enerji ve iklim planlarını hazırlama aşamasında bu Tüzüğü de dikkate almak zorunda olmalarıdır (41. madde).

Sekizinci bölümde ise, Tüzüğün takibine dair hükümlere yer verilmiştir. Böylece 42/2. madde uyarınca, Üye Devletlerin net sıfır teknolojilere dair ayrıntılı olarak belirtilen bilgileri her üç senede bir toplayacakları, yine aynı maddenin birinci paragrafı uyarınca, Komisyon’un da Tüzük ile ilgili olarak Birlik’teki ilerlemeyi takip edeceği ifade edilmiştir. Son bölümde ise nihai hükümlere yer verilmiş ve bilhassa, Komisyon’un 30 Haziran 2028 tarihinde ve takiben her üç yılda bir Tüzüğün değerlendirmesini yaparak, bulgularını Avrupa Parlamentosu’na, Konsey’e ve Avrupa Ekonomik ve Sosyal Komitesi’ne rapor olarak sunacağı belirtilmiştir. Ayrıca 30 Mart 2025 tarihi itibariyle Komisyon’un, Tüzüğün 4. maddesinde belirtilen net sıfır teknolojilerin listesi temelinde, net sıfır teknolojiler içerisinde alt kategorileri ve bu teknolojiler için kullanılan özel aksamların listesini tanımlamak amacıyla Tüzük Ek’ini değiştirmek üzere, yetki devrine dayanan tasarruf kabul edeceği düzenlenmiştir.

Tüzük ile getirilen önemli bir güvencenin ise, Üye Devletler ve Komisyon’un, Tüzüğün uygulanmasında elde edilen ve işlenen ticaret ve iş sırları ile hassas, gizli ve sınıflandırılmış bilginin korunması olduğunu da ifade etmek gerekmektedir (47/2. madde).

Sonuç ve Değerlendirme

29 Haziran 2024 tarihinde yürürlüğe giren “Avrupa’nın net sıfır teknoloji üretim ekosistemini güçlendirmeye yönelik tedbirlerin çerçevesini oluşturan” 2024/1735 sayılı Tüzük ile, iklim değişikliği ile mücadelede önemli ve yoğun bir mevzuata sahip olan AB, Paris İklim Anlaşması ve Avrupa Yeşil Mutabakatı temelinde 2050 iklim nötr bir Avrupa hedeflerinin elde edilmesi için, AB ekonomisinin karbonsuzlaştırılmasına ve AB sanayisinin de net sıfır hedefine tam katkı sunmasını sağlamaya yönelik önemli bir düzenleme kabul etmiştir. İklim değişikliği ile mücadele için sera gazı emisyonlarının azaltılmasında önemli bir rol oynayan yenilenebilir enerji teknolojileri ile karbon yakalama ve depolama teknolojilerinde, Enerji Birliği’nin beş boyutu arasında yer alan araştırma inovasyon ve rekabetçiliği merkeze koyan AB, böylece temiz teknolojilerde ve bu teknolojilerin aksamlarında dışa bağımlılığı azaltmak ve AB’yi öncü konuma getirmek istemektedir. Bu amaçla AB, 2024/1735 sayılı Tüzük kapsamında fon sağlanması, Net Sıfır Teknoloji Vadilerinin kurulması gibi stratejik düzenlemelerle ve tek irtibat noktalarının kurulması, net sıfır strateji projelerine öncelik sağlanması gibi kurallarla, temiz teknolojiler alanında da, küresel bir güç olma stratejisini ilan etmiş gözükmektedir.


Bu yazıya atıf için: Halil Çeçen, "Avrupa’nın Net Sıfır Teknoloji Üretim Ekosistemini Güçlendirmeye Yönelik Tedbirlerin Çerçevesini Oluşturan 2024/1735 Sayılı Tüzük’ün Genel Değerlendirmesi", Yaşayan AB Hukuku Blogu, 16/10/2024, Link: https://yasayanabhukuku.blogspot.com/2024/10/avrupann-net-sfr-teknoloji-uretim.html


Bu yazıyı faydalı buldunuz mu? Hiç bir içeriği kaçırmayın bizi takip edin.

13 October 2024

ABAD'ın 19 Eylül 2024 Tarihli Kararı: Booking Sözleşmelerindeki Fiyat Sınırlamalarının AB Rekabet Hukukuna Uygunluğu



   
Emriye Özlem Şeker, Dr. Öğretim Üyesi, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Avrupa Birliği Hukuku Anabilim Dalı

 

Fotoğraf: Wikimedia Commons

 

Giriş

Avrupa Birliği Adalet Divanı (Adalet Divanı, “ABAD/Divan”) 19 Eylül 2024 tarihinde Case C-264/23,  Booking.com BV and Booking.com (Deutschland) davasındaki kararını açıkladı. Divan bu kararla Booking’in çevrimiçi aracılık hizmetleri için otellerle yaptığı sözleşmelere koyduğu En Çok Kayrılan Müşteri koşullarının (“EKM”, parity clauses) AB rekabet hukukuna aykırı olduğuna hükmetti. Bu karar kapsamında ayrıca dikey anlaşmalar bakımından ilgili pazar tanımının çevrimiçi aracılık hizmetleri açısından nasıl değerlendirileceğine ilişkin önemli belirlemelerde de bulunuldu.

Booking, otellerle yaptığı sözleşmelere koyduğu EKM’lerle otellerin kendi satış kanalları veya üçüncü taraflarca işletilen satış kanalları (diğer çevrimiçi aracılık platformları) aracılığıyla Booking.com'da sunulan fiyatlardan daha düşük fiyatlarla oda sunmasını yasaklamıştır. Booking’in ileri sürdüğü, EKM’lerin bu sözleşmelerin tali unsurları olarak AB rekabet hukuku kuralları, ABİHA md. 101/1, dışında kaldığı iddiası bu kararla reddedilmiştir.

Booking ayrıca sözleşmelerdeki bu koşulların AB rekabet hukuku bakımından ABİHA md. 101/3’teki istisnalar kapsamında kaldığını ileri sürmüştür. Divan bu istisnanın uygulanmasına ilişkin ( 2022 yılından itibaren mülga) 330/2010 sayılı Tüzük md. 3’te belirtilen ilgili pazar ve pazar payının çevrimiçi aracılık hizmetleri bakımından nasıl değerlendirileceğini ele almıştır.

Karar çevrimiçi aracılık hizmetleri kapsamında EKM’lerin AB rekabet hukukuna uyumu ve çevrimiçi aracılık hizmetlerinde ilgili pazarın nasıl tanımlanacağı sorularını cevaplaması bakımından önemli görülmüştür.

Bu blog yazısı, Adalet Divanı’nın ön karar başvurusu neticesinde verdiği bu kararı uyuşmazlığın arka planı, kararda öne çıkan sorular ve kararın kısa değerlendirmesi başlıkları altında ele alacaktır.

 

Kararın Arka Planı

Booking.com BV, Amsterdam’da Hollanda hukukuna göre 1996 yılında kurulmuş bir şirkettir ve çevrimiçi platformu aracılığıyla dünya çapında konaklama rezervasyonu için aracılık hizmeti sunmaktadır. Şirketin diğer üye devletlerde de şubeleri bulunmaktadır (para. 11).  Booking, 2006 yılında Almanya pazarına girmiş ve otellerle yaptığı sözleşmelere EKM’ler koymuştur (para. 14). Alman rekabet kurumu (Bundeskartellamt), 2013 tarihinde başka bir aracılık şirketi hakkında verdiği kararda bu koşulların AB ve Alman rekabet hukukuna aykırı olduğunu belirtmiştir (para. 15). Bu kararı takiben 2013 yılında Alman rekabet kurumu Booking’in EKM’leri ile ilgili de soruşturma başlatmıştır (para. 16).

2015 yılında Booking otellerin tüm diğer mecralarda daha düşük fiyat teklif etmesini yasaklayan “geniş EKM” koşullarını değiştirerek sadece otellerin kendi satış kanallarında daha düşük fiyat teklif edebilmesini yasaklayan “dar EKM” koşullarını getirmiştir (para. 18). Alman rekabet kurumu dar EKM’lerin de AB ve Alman rekabet hukukuna aykırı olduğunu değerlendirerek Booking’in bu koşullarının da sonladırılması gerektiğine karar vermiştir (para. 19).  Düsseldorf Yüksek Bölge Mahkemesi (Oberlandesgericht Düsseldorf), Booking’in temyizi üzerine verdiği Haziran 2019 tarihli kararında dar EKM’lerin rekabeti kısıtlamadığına, Booking’in adil bir ücret alabilmesi için bunların gerekli olduğuna; aksi halde otellerin Booking hizmetleri üzerinden bedavacılık (free-riding) yapabileceğine hükmetmiştir (para. 20). Bu karar Alman Federal Mahkemesi (Bundesgerichtshof) tarafından 2021 yılında bozulmuştur (para. 22). 2020 yılında Alman oteller birliği Berlin Eyalet Mahkemesine (Landgericht Berlin) başvurarak EKM’ler nedeniyle uğradıkları zararın tazminini talep etmiştir (para. 21).

Booking, Ekim 2020’de Hollanda’da açtığı dava ile EKM’lerin ABİHA md. 101’i ihlal etmediğinin ve asıl uyuşmazlıktaki davalı otellerin bu klozlar sebebiyle bir zarara uğramadığının tespit edilmesini talep etmiştir (para. 23).

Bu kapsamda Hollanda mahkemesi ABAD’a şu iki soruyu yöneltmiştir (para. 28):

    1. Geniş ve dar EKM’ler ABİHA md. 101 kapsamında tali kısıtlama oluşturur mu?

  2. 330/2010 sayılı Tüzük’ün uygulanması halinde konaklama rezervasyonlarına çevrimiçi aracılık yapan şirketlerle ilgili pazar nasıl belirlenecektir?

 

Karar

Birinci Soru: Çevrimiçi aracılık şirketi ile oteller arasındaki sözleşmede yer alan  geniş ve dar EKM’ler tali unsur olarak ABİHA md. 101/1’in kapsamı dışında yorumlanabilir mi?

Divan EKM’leri ABİHA md. 101/1 kapsamında incelemeden önce tali unsurların bu maddeye istisna olarak kabul edilmesine ilişkin içtihadı kısaca özetlemiştir. ABİHA md. 101, AB rekabet hukukunun temellerini oluşturan iki maddeden (diğeri ABİHA md. 102) biridir ve teşebbüslerin rekabeti bozucu her türlü işlemini yasaklamaktadır. ABAD’ın yerleşik içtihadı uyarınca asıl işlem veya faaliyetin ayrılamaz bir parçasını oluşturan ve rekabeti ihlal edici nitelikteki “tali unsur”, asıl işlem için gerekli ve orantılı olması halinde ABİHA md. 101/1 kapsamında değerlendirilmez (para. 51-52).

Tali unsur/kısıtlama olarak değerlendirilmenin ilk koşulu “gereklilik”tir. Buna göre rekabet kurallarına uygun asıl işlem veya faaliyet tali unsur olmadan sunulamamalıdır (para. 53). Tali olduğu iddia edilen unsurun olmaması halinde asıl işlem/faaliyetin daha zor veya daha az karlı olması halinde bu “objektif gereklilik” kriteri sağlanmamış olacaktır (para. 53). İkinci koşul ise “orantılılık”tır. Eğer tali olduğu iddia edilen unsurun rekabeti daha az kısıtlayan gerçekçi alternatifleri varsa bu koşul karşılanmamış olacaktır (para. 54).

Divan ayrıca, ABİHA md. 101/1 ile 101/3 farkına da kısaca değinmektedir. ABİHA md. 101/3, genel olarak, rekabeti kısıtlayan anlaşmaların tüketicilere fayda sağlamaları ve piyasa verimliliğini arttırması durumunda ABİHA md. 101/1’deki kuraldan istisna tutabileceğini düzenler. Divan ABİHA md. 101/3 kapsamındaki istisnaların değerlendirilmesinin bir anlaşmanın rekabeti teşvik eden ve rekabeti kısıtlayan etkilerinin dengelenmesi testini içerdiğini belirtmiştir. ABİHA md. 101/1 kapsamına getirilen tali unsur istisnası ise bu tür bir denge testi içermemektedir (para. 55). ABİHA md. 101/1 kapsamındaki tali unsur, Divan tarafından belirlenen ilkeler doğrultusunda üye devlet mahkemesince yapılacak soyut ve genel nitelikte olan ve maddi bir inceleme gerektirmeyen değerlendirme sonunda karara bağlanacaktır (para. 58).

Divan ardından bu esaslar ışığında Booking sözleşmelerinde geçen EKM’lerin ABİHA md. 101/1 kapsamında tali unsur olup olmadığını değerlendirmeye geçmiştir. İlk olarak buradaki asıl işlem olan çevrimiçi aracılık faaliyeti rekabet açısından nötr, ve hatta pozitif olarak değerlendirilmiştir (para. 59). Zira bu gibi platformlar sayesinde tüketiciler geniş aralıkta konaklama teklifine ulaşabilmekte bu teklifleri karşılaştırabilmekte; oteller ise daha yüksek görünürlüğe ve potansiyel müşterilere ulaşabilmektedir (para. 59). ABAD bu işlemlerde geçen geniş EKM ve onun rekabeti daha az kısıtlayan versiyonu dar EKM’lerin gereklilik ve orantılılık koşullarını sağlamadığını belirtmiştir (para. 61 ve 63). Zira otellerin Booking faaliyetlerinden karşılıksız olarak faydalanması ve Booking’in yatırımlarını koruması amacıyla getirilen rekabeti kısıtlayıcı etkiye sahip bu maddeler asıl faaliyetin gerçeklemesi için gerekli değildir (para. 62-64). Divan burada, ilgili pazardaki rekabet durumunu değerlendiren ABİHA md. 101/3’ün aksine, söz konusu kısıtlamanın asıl işlemin uygulanması açısından vazgeçilmez olup olmadığına bakılacağını tekrar belirtmiştir (para. 66). Ardından da ABİHA md. 101/1 kapsamında tali unsur kabul edilen kısıtlamalara içtihattan örnek verilmiştir (para. 68-71)

ABAD ayrıca, EKM’lerin yokluğu halinde Booking gelirlerinde yaşanacak azalmanın tali  unsur olarak tanımlanmak için yeterli olmayacağını belirtmiştir (para. 72). Zira gelirleri arttırma veya işlemi daha başarılı hale getirme ve bedavacılığı önleme amacını taşıyan unsurlar ABİHA md. 101/1 değil, ancak ABİHA md. 101/3 kapsamında bir değerlendirmenin konusu olabilir (para. 73). Ayrıca EKM’lerin yasaklandığı üye devletlerde Booking hizmetlerinin sorunsuz devam etmesi de “gereklilik” unsurunun sağlanmamasına dayanak olarak gösterilmiştir (para. 74).

Dolayısıyla çevrimiçi aracılık platformları ile oteller arasında yapılan sözleşmelere konan geniş veya dar EKM’lerin “tali unsur/kısıtlama” olarak ABİHA md. 101/1’den istisna tutulamayacağına hükmedilmiştir (para. 75).


İkinci Soru: Çevrimiçi aracılık hizmetleri bakımından ilgili pazar ve pazar oranı nasıl belirlenecektir?

ABAD ikinci soru altında dava konusu çevrimiçi aracılık hizmetlerinin ABİHA md. 101/3 kapsamında rekabet hukukuna uygun kabul edilebilmesi için gerekli koşullardan biri değerlendirmiştir. Dikey anlaşmaların rekabet hukukuna uygunluğu değerlendirmesindeki özel düzenleme 330/2010 sayılı Tüzük’tür. Bu Tüzük md. 3/1 uyarınca dikey anlaşmaların ABİHA md. 101/3 istisnalarına girmesinin koşulu bu anlaşmaları yapan teşebbüsün ilgili pazardaki payının %30’u geçmemesidir.

ABAD ilk olarak “ilgili pazar”a ilişkin içtihadına atıf yapmıştır (para. 82). Buna göre “ilgili pazar”, pazarın bir parçası olan mal veya hizmetler arasında etkin rekabet olabileceğini ima eder. Bu da, aynı pazardaki tüm mal veya hizmetler arasında belirli bir kullanım açısından yeterli bir ikame edilebilirlik derecesi bulunmasını gerektirir. Bu ikame edilebilirlik veya yerini alabilirlik, yalnızca söz konusu mal ve hizmetlerin nesnel özellikleriyle değerlendirilmez. Rekabet koşulları ve piyasanın arz-talep yapısı da göz önünde bulundurulmalıdır. Divan daha sonra bu içtihadını dava konusu çevimiçi aracılık hizmetlerine uygulamıştır. Buna göre diğer aracılık hizmetleri türlerinin ve diğer satış kanallarının, bir yandan bu aracılık hizmetlerine yönelik konaklama sağlayıcılarından, diğer yandan da nihai müşterilerden gelen talep açısından aracılık hizmetleriyle ikame edilip edilemeyeceğinin incelenmesi gerekmektedir. (para. 85). Ulusal mahkemenin ilgili pazarı belirlemek için çevrimiçi aracılık hizmetleri ile diğer satış kanalları arasında gerçek bir ikame edilebilirlik olup olmadığını belirlemesi yeterlidir. Bu kanalların farklı özelliklere sahip olmalarına ve otel hizmeti tekliflerini arama ve karşılaştırma açısından aynı işlevleri sunup sunmamalarına bakılmasına gerek yoktur (para. 86). Bu kapsamda her tür bilgi ulusal mahkeme tarafından değerlendirilecektir (para. 87).

 

Değerlendirme

Divan’ın bu Booking kararı ile birlikte geniş veya dar EKM’lerin tali kısıtlayıcı unsur olarak ABİHA md. 101/1 kapsamı dışında olduğu savunması artık AB’de ileri sürülemeyecektir. Zira kararda da belirtiği üzere bir çok AB üyesi devlet bu klozları yasaklamaktadır. Karar ile birlikte artık bu konuda AB düzeyinde bir uyumlaştırmanın sağlanmasının önü açılmıştır. Buna en sevinen grubun da Booking ile sözleşme yapan oteller olduğu görülmektedir.

Bu koşulların tüm AB rekabet hukuku kurallarına aykırı olduğu ise söylenemez. Zira, en azından dar EKM’lerin, ABİHA md. 101/3 altında haklı gösterilebilmeleri ABAD kararında da belirtilen kriterlere göre hala mümkündür.

Son olarak, Booking’in 1 Kasım 2022’de yürürlüğe giren AB Dijital Pazarlar Yasası (Digital Markets Act, “DMA”) altındaki statüsü kapsamında EKM’lerin yerini belirtmekte de fayda görülmektedir. Nitekim Komisyon 13 Mayıs 2024 tarihinde Booking’i DMA’ya göre eşik bekçisi (“gatekeeper”) olarak belirlemiştir. Bu belirleme ile Booking’e DMA’daki gatekeeper yükümlülüklerine uyum sağlamak için 6 aylık bir süre tanınmıştır. Bu yükümlülüklerden biri de geniş ve dar EKM koşullarının kaldırılmasıdır (DMA md. 5/3). Karar bu nedenle zamanlama açısından da yerinde bulunmuştur.

 

Bu yazıya atıf için: Emriye Özlem Şeker, “ABAD’ın Booking Sözleşmelerinde Geçen Fiyat Sınırlamalarının AB Rekabet Hukukuna Uygunluğuna İlişkin 19 Eylül 2024 Tarihli Kararı”, Yaşayan AB Hukuku Blogu, 14/10/2024, Link: https://yasayanabhukuku.blogspot.com/2024/10/abadn-19-eylul-2024-tarihli-karar.html

 

Anahtar Kelimeler:

Rekabet hukuku, En Çok Kayrılan Müşteri, çevrimiçi aracılık hizmetleri, tali unsur, Dijital Pazarlar Yasası

Keywords:

Competition law, price parity clauses, online intermediation services, ancillary restraint, Digital Markets Act

 

10 September 2024

Avrupa Birliği Adalet Divanı Nezdindeki Ön Karar Prosedürü ile ilgili Değişiklikler

 



İlke Göçmen, Prof. Dr., Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Avrupa Birliği Hukuku Anabilim Dalı / Jean Monnet Chair (2019-2022) / The Alexander von Humboldt Foundation – Georg Forster Research Fellow for Sustainable Development (2023-2024)


Giriş

Ön karar prosedürü, Avrupa Birliği’nin (AB’nin) ulusüstü sisteminin sui generis (kendine has) dava türlerinden bir tanesidir. AB, üye devletler tarafından kendisine devredilen yetkiyi kullanmak suretiyle gerek ulusal gerek uluslararası hukuktan ayrı ve bağımsız, ulusüstü nitelikli yeni bir hukuk düzeni oluşturmuştur. AB, bir başka ifadeyle özerk bir hukuk düzenine sahiptir. Bu özerk hukuk düzeninin uygulama alanı / coğrafyası ise üye devletlerin ülkeleridir. Dolayısıyla, bir üye devlet ülkesinde kendi hukuk düzeninin yanı sıra AB hukuk düzeni de bulunmaktadır. Bu arka planda, üye devlet mahkemeleri (ulusal mahkemeler), yeri geldiğinde, önlerindeki uyuşmazlıklara AB hukukunu uygulamaktadır. İşte ön karar prosedürü, bu gibi hallerde, AB hukukunun tam ve doğru olarak uygulanmasını sağlamak için Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) ile ulusal mahkemeler arasındaki işbirliği platformu olarak hizmet etmektedir.

Ön karar prosedürü ile ilgili olarak, Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkında Antlaşma (ABİHA) md. 267 temelinde, özetle şu tespitler yapılabilir. Ulusal mahkemeler, ön karar prosedürü aracılığıyla AB hukukunun yorumu ile AB tasarruflarının hukuka uygunluk denetimi ile ilgili soruları ABAD önüne götürebilmekte veya götürmekle yükümlü kılınmaktadır. Ulusal mahkemeler, ana hatlarıyla, ABAD’ın AB hukukunun yorumu veya AB tasarrufunun geçerlilik denetimi çerçevesinde aldığı karar ile bağlı olarak önlerindeki uyuşmazlığı çözmektedir. Ayrıca, her bir üye devlet mahkemesi, ABAD daha sonraki bir kararı ile dönmediği müddetçe, ön karar prosedürü çerçevesindeki önceki kararlar ile bağlı sayılmaktadır. Bu arka planda, ön karar prosedürü; AB hukukunun yeknesak / birörnek uygulanması, AB hukukunun etkililiği veya etkili uygulanması, AB hukukunun gelişmesi gibi önemli işlevleri yerine getirmektedir.

Ön karar prosedürünün yukarıda işaret edilmeye çalışılan önemi karşısında, bu prosedür ile ilgili değişiklikler de önemli hale gelmektedir. İşbu blog yazısı ile konuyla bağlantısı nedeniyle ABAD’ın tarihsel gelişimiyle ilgili ön tespitleri takiben ön karar prosedürü ile ilgili değişiklikler ikiye ayrılarak incelenecektir. (Konuyla ilgili diğer çalışmalar için örneğin bkz. (1) ve (2).)

Ön Tespit: Avrupa Birliği Adalet Divanının Tarihsel Gelişimi

Ön karar prosedürü ile ilgili değişikliklerden bir sonraki başlık altında olanı anlayabilmek için, öncelikle, ABAD’ın tarihsel gelişimine değinmek gerekir. Avrupa bütünleşmesinin yargı ayağı tek bir mahkeme ile başlatılmıştır. Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (1952) ile bir “Adalet Divanı” oluşturulmuş, daha sonra Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (1958) ve Avrupa Ekonomik Topluluğu (1958) ile de ayrı ayrı birer “Adalet Divanı” kurulmuştur. Bununla birlikte Avrupa Topluluklarının Bazı Ortak Kurumlarına Dair Sözleşme ile aynı yıl (1958) her üç Topluluk için tek bir Adalet Divanı tesis edilmiştir. Avrupa bütünleşmesinin yargı ayağı o andan itibaren “Avrupa Toplulukları Adalet Divanı” olarak anılmaya başlanmıştır. Avrupa Birliği (1993) ise, Avrupa Toplulukları ile aynı kurumsal çerçeveyi kullanmaktadır. Dolayısıyla dört kurucu antlaşma tek bir (aynı) “Adalet Divanı”na sahiptir.

Avrupa bütünleşmesinin yargı ayağı daha sonra ise birden çok mahkemeyi içeren bir yapıya evrilmiştir. Öncelikle Avrupa Tek Senedi’nin (1987) getirdiği imkân aracılığıyla Adalet Divanına bağlı bir “İlk Derece Mahkemesi” kurulmuştur. Sonra, Nice Antlaşması (2003) ile birlikte Adalet Divanı ve İlk Derece Mahkemesi birbirinden ayrılmıştır. Ayrıca, Nice Antlaşması’nın getirdiği imkân aracılığıyla İlk Derece Mahkemesine bağlı bir “Personel Mahkemesi” kurulmuştur.  

Avrupa bütünleşmesinin yargı ayağı, kurucu antlaşmalardaki en son esaslı değişiklik olan Lizbon Antlaşması (2009) ile birlikte şu şekilde ele alınmaktadır: Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD); Adalet Divanı, Genel Mahkeme (eski adıyla İlk Derece Mahkemesi) ve ihtisas mahkemelerinden oluşur. Personel Mahkemesi, tek ihtisas mahkemesi olarak 1 Eylül 2016’ya kadar var olmuştur. ABAD, bu tarihten bu yana sadece Adalet Divanı ve Genel Mahkemeden oluşmaktadır.

Ön karar prosedürü ile ilgili püf noktası ise şöyle dile getirilebilir. Ne zaman ki Avrupa bütünleşmesinin yargı ayağı birden çok mahkemeden oluşmaya başlamıştır, o zaman kurucu antlaşmalardaki yargı yetkisi başlıklarının bu mahkemeler arasındaki dağılımını yapmak gerekmiştir. Ön karar prosedürü, AB hukukunun yorumu veya AB tasarrufunun geçerlilik denetimi ile ilgili olduğu ve dolayısıyla AB hukukunun yeknesak / birörnek uygulanması, AB hukukunun etkililiği veya etkili uygulanması ve AB hukukunun gelişmesi gibi önemli işlevleri yerine getirdiği için, şimdiye kadar hep, Adalet Divanının yargı yetkisi içinde tutulmuştur. Tarihsel olarak bakıldığında ilk kez Nice Antlaşması (2003) spesifik alanlar bakımından ön karar prosedürü görme yetkisinin Genel Mahkemeye transferi imkânını getirmiştir (madde 225(3)), ancak Lizbon Antlaşması (2009) ile yinelenen (madde 256(3)) bu imkân ilk kez 2024 yılında kullanılmıştır.

Adalet Divanından Genel Mahkemeye Ön Karar Prosedürü Görme Yetkisi Transfer Edilen Altı (6) Spesifik Alan

2024 yılı değişikliği ile Genel Mahkeme, ilk kez, altı (6) spesifik alan bakımından ön karar prosedürü görme yetkisi kazanmıştır. Bu yönden, ABAD Statüsü, 2024/2019 sayılı Tüzük ile değiştirilmiş olup bu değişiklik genel olarak 1 Eylül 2024 tarihinde yürürlüğe girmiştir (madde 4). Bununla birlikte, ön karar prosedürü yönünden Adalet Divanından Genel Mahkemeye altı (6) spesifik alanın transferi 1 Ekim 2024 tarihinde işlerlik kazanacaktır (madde 2(1)).

ABAD Statüsü madde 50b konuyla ilgili şu düzenlemeyi getirmektedir. Maddi yönden, Genel Mahkeme, şu spesifik alanlardan birinin veya birkaçının münhasıran içinde kalan ön karar prosedürü talepleri hakkında karar vermeye yetkili kılınmıştır:

1. katma değer vergisi ortak sistemi,

2. özel tüketim vergileri,

3. Gümrük Kodu,

4. Kombine Nomenklatür kapsamındaki malların tarife sınıflandırması,

5. uçağa binmenin reddedilmesi veya taşımacılık hizmetlerinin tehiri veya iptali durumunda yolculara yönelik tazminat ve yardım,

6. sera gazı emisyonu pay ticareti sistemi.

Yukarıdaki altı (6) spesifik alan, ABAD Basın Açıklamasına göre, “açıkça tanımlanmış ve diğer alanlardan yeterince ayrılabilir olan”, “Adalet Divanının geniş kapsamlı içtihat hukukundan faydalanan” ve “nadiren ilkesel sorunlara yol açabilecek” alanlar olarak nitelendirilmiştir. Dahası, bu altı (6) spesifik alan ön karar prosedürü başvurularının “yaklaşık %20’sini oluşturmakta” olduğundan, “Adalet Divanının iş yükünü gerçek anlamda azaltmaya yetecek kadar yüksek sayıda” olduğu da ifade edilmiştir. Adalet Divanı, böylelikle “AB’nin yüksek ve anayasa mahkemesi olma rollerine daha fazla odaklanabilecek”tir.

Maddi yönden, ön karar prosedürü bakımından Genel Mahkeme ile Adalet Divanının yargı yetkisi arasındaki ilişki ise şöyle aydınlatılabilir. Adalet Divanının, şu kaynaklarla ilgili bağımsız sorular doğuran ön karar prosedürü talepleri hakkında karar vermeye yetkisi açıkça saklı tutulmuştur: birincil hukukun, uluslararası kamu hukukunun, Birlik hukukunun genel ilkelerinin veya Avrupa Birliği Temel Haklar Şartının yorumu. Dahası, Adalet Divanı, altı (6) spesifik alandan birinin veya birkaçının münhasıran içinde kalmayan, başka bir ifadeyle bu altı (6) spesifik alan dışında bir başka alanla da ilgili olan, ön karar prosedürü talepleri hakkında karar vermeye devam edecektir.

Usuli yönden, ön karar prosedürü bakımından Genel Mahkeme ile Adalet Divanının yargı yetkisi arasındaki ilişki ise şöyle belirlenmiştir. Üye devlet mahkemeleri / ulusal mahkemeler, ön karar prosedürü başvurularını Adalet Divanına gerçekleştirecektir. Adalet Divanı, ön karar prosedürü talebinin yukarıdaki altı spesifik alandan birinin veya birkaçının münhasıran içinde kaldığını doğruladıktan sonra talebi Genel Mahkemeye transfer edecektir. Genel Mahkeme ise, bu talebi ön karar prosedürü görmek için belirlediği dairelerden birine atayacaktır. Ayrıca, Genel Mahkeme, davanın Birlik hukukunun birliğini veya tutarlılığını etkileyebilecek bir ilke kararı gerektirdiği kanısına varırsa, davayı karar vermesi için Adalet Divanına gönderebilecektir.

Ön Karar Prosedürü ile ilgili Diğer Değişiklikler

2024 yılı değişikliği (2024/2019 sayılı Tüzük), ön karar prosedürü ile ilgili olarak –bir önceki başlık altında ele alınana ek olarak– iki yenilik daha içermektedir.

Birincisi, ön karar prosedürü başvurularının bildirildiği kişiler genişletilmiştir (madde 1(1/a)). Halihazırda, ön karar prosedürü başvuruları tüm üye devletlere ve Komisyona bildirilmektedir. Değişiklik ile birlikte, bu başvurular artık Avrupa Parlamentosuna, Konseye ve Avrupa Merkez Bankasına da bildirilecektir. Böylece, ABAD Basın Açıklamasına göre, bu kişiler, “ihtilaflı konulara özel bir ilgileri olup olmadığını değerlendirebilir ve dava beyanları veya yazılı gözlemler sunma haklarını kullanmak isteyip istemediklerine karar verebilir”.

İkincisi, ön karar prosedürünün “şeffaflığı ve açıklığını güçlendirmek için” birtakım değişiklikler yapılmıştır. Artık, “ilgili bir kişi tarafından sunulan dava beyanları veya yazılı görüşler, ilgili kişi yayına itiraz etmedikçe, davanın kapanmasından sonra makul bir süre içinde [ABAD’ın] web sitesinde yayınlanacaktır” (madde 1(1/b)). Böylece, ABAD Basın Açıklamasına göre, “Adalet Divanının ve Genel Mahkemenin kararlarının daha iyi anlaşılmasına imkân tanınacaktır”.

Sonuç

Ön karar prosedürü ile ilgili 2024 yılı değişiklikleri, önemli bir evreyi temsil etmekte olup ana hatlarıyla iki amaçla tasarlanmış gözükmektedir. Bunlardan ilki, Adalet Divanının iş yükünü hafifletmektir. Örnekleyecek olursak ön karar prosedürü, 2023 yılında tamamlanan davalara ilişkin veriye bakıldığında, 532 dava ile Adalet Divanının iş yükünün %67.94’ünü oluşturmaktadır (sayfa 13). ABAD Basın Açıklaması ile hesaplandığı gibi, altı (6) spesifik alan ön karar prosedürü başvurularının “yaklaşık %20’sini oluşturmakta” ise yaklaşık 100 dava Adalet Divanının iş yükünden düşecek gözükmektedir. Diğer taraftan, Genel Mahkeme, artık, her üye devletten gelen iki hakim, dolayısıyla toplam 54 hakim ile oluştuğu için üstleneceği iş yükünü karşılayabilecek gözükmektedir. 

2024 yılı değişikliklerinin tasarım amaçlarından ikincisi ise ana hatlarıyla ön karar prosedürünün meşruiyetini güçlendirmek olarak görülebilir. Yukarıda değinildiği üzere, ön karar prosedürü, AB hukukunun tam ve doğru olarak uygulanmasını sağlamak için ABAD ile ulusal mahkemeler arasındaki işbirliği platformu olarak hizmet etmektedir. Aynı zamanda, ön karar prosedürü, AB hukukunun yeknesak / birörnek uygulanması, AB hukukunun etkililiği veya etkili uygulanması ve AB hukukunun gelişmesi gibi önemli işlevleri yerine getirmektedir. Bu nedenle de, 2024 yılı değişiklikleri, bir yandan Avrupa Parlamentosuna, Konseye ve Avrupa Merkez Bankasına da bildirimde bulunmak suretiyle katılımcılığı genişleterek, diğer yandan sunulan dava beyanlarını veya yazılı görüşleri web sitesine yüklemek suretiyle şeffaflığı ve açıklığı arttırarak, aslında, ön karar prosedürünün meşruiyetini güçlendirmeye çaba harcamaktadır. (Not düşmek gerekir ki değişiklikler, bu yönüyle, akademik çalışmalar açısından da önemli bir kaynak oluşturma potansiyeline sahiptir.)

2024 yılı değişikliklerinin uzun vadede genel olarak AB hukukunun özel olarak ön karar prosedürünün işleyişini nasıl etkileyeceği zamanla daha iyi anlaşılacaktır, ancak bu değişikler şimdiden önemli bir evreyi temsil etmektedir.


Bu yazıya atıf için: İlke Göçmen, “Avrupa Birliği Adalet Divanı Nezdindeki Ön Karar Prosedürü ile ilgili Değişiklikler”, Yaşayan Avrupa Birliği Hukuku Blogu, 10/9/2024, Link: <https://yasayanabhukuku.blogspot.com/2024/09/onkararprosedurundekidegisiklikler.html>


Bu yazıyı faydalı buldunuz mu? Hiç bir içeriği kaçırmayın bizi takip edin.


22 August 2024

Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) – Genel Mahkeme Hakimlerinin Atanması: C-119/23 Valančius Kararı



Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) – Genel Mahkeme Hakimlerinin Atanması: C-119/23 Valančius Kararı



 

Merve Ağzıtemiz, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, AB Hukuku Anabilim Dalı

 

Fotoğraf: Avjoska – Wikimedia Commons


GİRİŞ

 

ABAD 29 Temmuz 2024 tarihinde Valančius (C-119/23) davasındaki kararını açıklamıştır. Bu dava ile ABAD, bir üye devletin, ulusal bağımsız uzmanlar grubunca hazırlanan listede yer alan adaylar arasından, bu listedeki en üst sıradaki adaydan farklı bir adayı ABAD hakimi olarak önerebileceği yönünde karara varmıştır. Bununla birlikte, önerilen ABAD hakim adayının Antlaşmalar tarafından belirlenen gereklilikleri karşılaması koşulu da saklı tutulmaktadır.

Valančius kararının önemi ile ilgili olarak da şu tespitlerde bulunulabilir. Birincisi, bu dava Büyük Dairede görülmüştür. İkincisi, Çekya, İrlanda, Macaristan, Hollanda, Polonya, İsveç ve Avrupa Komisyonu davaya ilişkin gözlemlerini sunmuştur. Üçüncüsü, hukuk sözcüsü Emiliou, 18 Nisan 2024 tarihinde Gerekçeli Görüşünü vermiştir. Adalet Divanı, dava konusu olayın hiçbir yeni hukuksal sorun ortaya çıkarmadığı görüşündeyse davanın Hukuk Sözcüsünün görüşü olmaksızın yürütülmesine karar verebilmektedir (Adalet Divanı Statüsü m.20). O halde, Adalet Divanı, bu davada Hukuk Sözcüsünün görüşü alındığına göre, dava konusu olayın yeni hukuksal sorun ortaya çıkardığı kanaatini taşımaktadır şeklinde bir yorum yapılabilecektir. Dördüncüsü, bu karar, “medya ilgisini çeken veya vatandaşların yaşamında etki doğuran konular hakkında” kamuoyunu bilgilendirmeyi amaçlayan basın açıklamaları ve dava özetleri arasında kendisine yer bulmuştur.

Bu yazıda öncelikle ve kısaca ABAD’nin genel yapısı ve hakimlerin seçimi üzerinde durulacak sonrasında ise davanın vakaları ortaya koyularak ABAD’nin kararı incelenecektir.

 

1-    ABAD’IN YAPISI ve HAKİMLERİN SEÇİLME USULÜ


ABAD, Antlaşmalar’ın yorumlanmasında ve uygulanmasında hukuka riayet edilmesini sağlayan Avrupa Birliği (AB) kurumudur. AB Antlaşması’nın 19. maddesinde belirtildiği üzere, ABAD; Adalet Divanı, Genel Mahkeme ve ihtisas mahkemelerinden oluşur. Güncel olarak ABAD, Adalet Divanı ve Genel Mahkeme’den oluşmaktadır.

Adalet Divanı, her üye devletten bir hakimden oluşur ve Adalet Divanı’na hukuk sözcüleri yardımcı olur. Genel Mahkeme, her üye devletten en az bir hakimden oluşur. (AB Antlaşması m.19/2) Söz konusu davaya konu olan Genel Mahkeme hakimlerinin sayısı, Avrupa Birliği Adalet Divanı Statüsü’nde belirlenmektedir. Her iki mahkemenin hakimleri, temel bir nokta olarak, bağımsızlıkları şüphe götürmeyen ve Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkında Antlaşma’nın (ABİHA) 253 ve 254. maddelerinde öngörülen koşulları karşılayan kişiler arasından seçilmelidir.

Genel Mahkeme hakimleri, bağımsızlıkları şüphe götürmeyen ve yüksek yargı makamlarına atanmak için gerekli niteliklere sahip kişiler arasından seçilmelidir. Üyeler, üye devlet hükümetlerinin mutabakatıyla altı yıllık bir süre için atanmaktadır. Ancak bu atamada usuli bir ara basamak da bulunmaktadır. Buna göre, bu mutabakattan önce, ulusal prosedürler çerçevesinde belirlenen adayların Genel Mahkeme hakimliği görevlerini yerine getirme bakımından yeterli olup olmadıkları konusunda görüş vermek üzere bir komite bulunmaktadır. (ABİHA m.255) (255. madde Komitesi)

255. madde Komitesi, Adalet Divanı’nın ve Genel Mahkeme’nin eski üyeleri, ulusal yüksek mahkeme üyeleri ve yetkinliği kabul edilmiş hukukçular arasından seçilen ve biri Avrupa Parlamentosu tarafından önerilen yedi kişiden oluşmaktadır. Konsey, bu Komitenin çalışma kurallarını belirleyen bir karar ve Komite üyelerinin atanmasına ilişkin bir karar kabul etmektedir.

 

2-    VAKALAR


Bay Virgilijus Valančius, Litvanya Hükümeti tarafından aday gösterildikten sonra 13 Nisan 2016 tarihinde Genel Mahkeme hakimi olarak atanmıştır. Bay Valančius’un görev süresi 31 Ağustos 2019'da sona ermiş, ancak Avrupa Birliği Adalet Divanı Statüsü'nün 5. maddesi uyarınca bu tarihten sonra da görevine devam etmiştir.

Litvanya Hükümeti, 31 Temmuz 2019 tarihli bir kararla, Litvanya Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ve Litvanya Parlamentosu'ndan Bay Valančius'un görev süresinin uzatılması için adaylığına onay vermelerini talep etmiştir. Bu adaylık, ilgili üç ulusal kurum arasında bir uzlaşmaya varılamaması nedeniyle başarısızlıkla sonuçlanmış, bunun üzerine Mart 2021'de Genel Mahkeme hakimliğine aday belirlenmesi amacıyla adaylık çağrısı yapılmıştır. Seçim süreci ulusal hukuk çerçevesinde belirlenmiş ve bu işlemi yürütmek üzere bağımsız uzmanlardan oluşan bir grup kurulmuştur.

Ulusal seçim prosedürü çerçevesinde potansiyel adaylar değerlendirilmiş ve hakim olarak seçilme kriterlerini karşıladığı tespit edilen sekiz kişilik bir liste üzerinde mutabık kalınmıştır. Bu liste, kişilerin puanlarına göre azalan sırayla düzenlenmiştir. Bay Valančius, bu başarı listesinde en uygun aday olarak belirlenmiştir. 6 Nisan 2022 tarihinde, Litvanya Hükümeti, listede ikinci sırada yer alan kişinin adaylığını Litvanya Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ve Litvanya Parlamentosu'nun onayına sunmuştur. 4 Mayıs 2022 tarihli bir kararla listedeki bu ikinci kişi Genel Mahkeme hakimliği için aday olarak gösterilmiştir. Bay Valančius, 18 Mayıs 2022 tarihinde bu duruma ilgili ulusal mahkeme nezdinde itiraz etmiştir.

5 Temmuz 2022 tarihinde, (ABİHA) 255. madde Komitesi bu aday hakkında olumsuz bir görüş bildirmiştir. Bunun üzerine Litvanya Hükümeti, listede üçüncü sırada bulunan kişinin aday olarak gösterilmesi yönündeki kararını almıştır. 255. madde Komitesi'nin olumlu görüşünün ardından, üçüncü sıradaki bu kişi, üye devlet hükümetlerinin de mutabakatıyla Genel Mahkeme hakimi olarak atanmış ve 27 Eylül 2023 tarihli Genel Mahkeme oturumunda yemin etmiştir. Bu noktada Bay Valančius’un Genel Mahkeme yargıçlığı görevi sona ermiştir. (Vakalara ilişkin olarak bkz. para. 6-20 ve Hukuk Sözcüsü görüşü para.7 vd.)

Ulusal mahkeme, AB Antlaşması'nın 19/2. maddesinin üçüncü bendi ve ABİHA’nın 254. maddesinin ikinci fıkrasının, özellikle, Genel Mahkeme hakimliğine aday göstermeye yönelik ulusal prosedürler üzerindeki etkisiyle ilgili olarak yoruma ihtiyaç duymuştur. Dolayısıyla bu konuda yorumunu talep ederek sorusunu ön karar prosedürü çerçevesinde ABAD’ye yöneltmiştir.

 

3-    KARAR

ABAD, ön karar prosedürünün çerçevesinde mahkemenin yetkisine ve kabul edilebilirliğe ilişkin tespitlerde bulunduktan sonra esastan denetime geçmiştir.

 

Ön karar Prosedürü çerçevesinde ABAD’nin yetkisi:


ABAD, söz konusu ön karar prosedürü çerçevesindeki yetkisine ilişkin bazı tespitlerde bulunmuştur. Buna göre, davaya ilişkin yazılı görüş sunan kimi üye devletler, Adalet Divanı'nın ön karar talebi üzerinde karar verme yetkisine sahip olup olmadığı konusunda şüphelerini belirtmiştir. Bu görüşlerde, Genel Mahkeme hakimlerinin atanma sürecinin farklı aşamalardan oluştuğu ve ilk aşamanın tamamen ulusal hukuk çerçevesinde olmak üzere adayın ulusal düzeyde önerilmesi olduğu belirtilmiştir. Bu bağlamda, ilgili hükümetlere göre söz konusu süreç, Antlaşmaların düzenlemeleri dışında kalmakta ve Adalet Divanı'nın, bu alanda karar verme yetkisi bulunmamaktadır. Ayrıca, bu hükümetlerden bazıları, hakim atama sürecinin, üye devletlerin hükümetlerinin ortak mutabakatıyla alınan bir kararla sona erdiğini ve bu kararın Adalet Divanı tarafından denetime tabi olmadığını savunmaktadır. (para. 26-27)

ABAD’ye göre, Genel Mahkeme hakimi olarak atanma süreci üç aşamadan oluşmaktadır. Birinci aşamada, ilgili üye devlet hükümeti, bir aday önerir ve bu öneriyi Konsey Genel Sekreterliği'ne iletir. İkinci aşamada, 255. madde Komitesi, ABİHA’nın 254. maddesinin ikinci fıkrasında belirtilen gereklilikler ışığında, adayın Genel Mahkeme hakimi görevlerini yerine getirme uygunluğu konusunda bir görüş bildirir. Üçüncü aşamada ise, üye devletlerin hükümetleri, temsilcileri aracılığıyla ve oybirliği ile alınan bir kararla adayı Genel Mahkeme hakimi olarak atamaktadır. (para. 29)

ABAD’ye göre, üye devlet hükümetlerinin Genel Mahkeme hakimliği için aday önerme kararları, AB Antlaşması ve ABİHA’da düzenlenen atama sürecinin ilk aşamasını oluşturur. Dolayısıyla, böyle bir karar bu hükümlerin kapsamına girmektedir. Her ne kadar aday belirleme kararı üye devletlerin yetkisinde kalmaktaysa da bu yetkinin kullanımı AB hukukundan kaynaklanan yükümlülükler ile uyumlu olmak durumundadır. Dolayısıyla söz konusu olay ABAD’nin yargı yetkisi içerisine girmektedir.

Buna ek olarak, üye devlet hükümetlerinin mutabakatıyla karar alınmasına ilişkin iddia, ABAD tarafından, söz konusu ön karar prosedürüyle ilgisiz bulunmuştur. (para. 30-33) Sonuç olarak ABAD, söz konusu ön karar başvurusu bakımından karar verme yetkisine sahip olduğunu göstererek bu konudaki değerlendirmesini tamamlamıştır.

 

Kabul Edilebilirlik:


ABAD burada, ön karar prosedürünün kabul edilebilir olduğunu tespit etmiştir. ABAD, Antlaşmalar’ın yorumu ve Birlik kurum, organ, ofis veya ajanslarının tasarruflarının geçerliliği ve yorumu hakkında ön karar verme yetkisine sahiptir. Bu tür bir sorunun bir üye devlet mahkemesinde ortaya konması halinde, ulusal mahkeme kendi kararını vermek için konuya ilişkin bir karara gerek duyarsa, ABAD’den bu sorun hakkında karar vermesini talep edebilmektedir. (ABİHA m.267)

Litvanya’ya göre, ulusal mahkeme önündeki olay ile Anlaşma’nın ilgili maddelerinin yorumunun bağlantısı bulunmamaktadır. Ayrıca, ulusal mahkemenin ABAD’ye yönelttiği sorunun hipotetik olduğu da iddia edilmiştir. Son olarak, söz konusu sorulara cevap vermeye yer olmadığı, Genel Mahkeme’ye hakim atanma süreci sona erdiği için uyuşmazlığın amacının ortadan kalktığı öne sürülmüştür. (para. 35)

ABAD’ye göre, yukarıda da belirtildiği üzere her ne kadar aday belirleme kararı üye devletlerin yetkisinde kalmaktaysa da bu yetkinin kullanımı AB hukukundan kaynaklanan yükümlülükler ile uyumlu olmak durumundadır. (para.38-39) Ayrıca, ulusal mahkeme önündeki uyuşmazlık, söz konusu ulusal hükümlerin AB Hukuku ışığındaki hukukiliğini sorgulamakta ve bu bağlamda hipotetik bir soru olarak değerlendirilmemektedir. (para. 40)

Son olarak, ABAD, başka bir kişinin Genel Mahkeme hakimi olarak atanmış olması nedeniyle, ön karar prosedürü çerçevesinde yöneltilen sorulara cevap verilmesinin artık gerekli olmadığı yönündeki iddiayı ele almıştır. Buna göre ABAD, önünde bulunan dosyadan, ulusal mahkeme önündeki davadaki davacının davasını geri çektiği, taleplerinin karşılandığı veya artık karşılanamayacağı ve bu nedenle uyuşmazlığın açıkça amacını yitirdiği anlaşılmadığından, yöneltilen sorulara cevap verilmesinin, ilgili mahkemenin bu uyuşmazlık hakkında karar vermesini sağlamak için hala gerekli olduğunu vurgulamaktadır. Bu bakımdan kabul edilebilirlik yönünden kararını vermiştir. (para. 41-43.)

 

Ön Karar Prosedürü Çerçevesinde Yöneltilen Soru ve ABAD'nin Kararı:


            ABAD, öncelikle ulusal mahkemenin sorusunu yeniden formüle etmiştir. ABAD’ye göre, AB Antlaşması'nın 19/2. maddesinin üçüncü bendi ile ABİHA'nın 254. maddesinin ikinci fıkrasının, bir üye devlet hükümetinin, Genel Mahkeme hakimliği için adayları değerlendirmekle ve bu hükümlerde belirtilen şartları karşılayan adayların yer aldığı bir liyakat listesi hazırlamakla görevli bağımsız bir uzmanlar grubunu kurmuş olması durumunda, bu listede en üst sırada yer alan aday dışında başka bir adayı önermesini engelleyip engellemediğinin yorumlanması hususu sorulmaktadır. (para.44)

            ABAD öncelikle, kişi haklarının ve üye devletler için ortak olan değerlerin (AB Antlaşması m.2) korunması açısından hakimlerin bağımsızlığının önemine vurgu yapmıştır. Bu bağlamda, ABAD’a göre yargı bağımsızlığı, AB’nin ortak hukuki kimliğini tanımlayan ve hem AB hem de üye devletlerce uyulması zorunlu olan ve AB Antlaşması'nın 2. maddesinde yer alan temel değerlerden birinin somut tezahürünü oluşturan bir kavramdır. ABAD’a göre, bu bağımsızlık gerekliliğinin dar/katı anlamda bağımsızlık ve tarafsızlık olarak iki yönü bulunmaktadır. Ayrıca bağımsızlık, yargılamanın özünde bulunduğundan ve AB Antlaşması’nın 19. maddesi hem ABAD hem de ulusal mahkemelere AB Hukuk düzenini sağlama yetkisini verdiğinden, bu unsurun gerekliliği her iki düzeyde de geçerlidir. (para.45-48)

    Bu bağlamda, hakimlerin atanmasını düzenleyen koşullar ve usul kuralları, atanan hakimlerin dış etkenlere karşı durabilmeleri ve çıkarlar karşısındaki tarafsızlıkları konusunda bireylerin makul şüphe duymasına neden olmayacak şekilde belirlenmelidir. Bu nedenle, bu koşul ve ayrıntılı usul kuralları, yalnızca talimat şeklindeki doğrudan etkileri değil, aynı zamanda hakimlerin kararlarını etkileyebilecek ve bağımsızlık veya tarafsızlık görüntüsünün eksikliğine yol açabilecek dolaylı etkileri de engelleyecek şekilde düzenlenmelidir. (para.51) Atama sürecinde yapılan bir usulsüzlük, özellikle de yürütme organı tarafından sürecin bütünlüğünü zedeleyebilecek ölçüde aşırı bir takdir yetkisi kullanmasının gerçek bir risk oluşturacak nitelikte ve ciddiyette olması şeklinde daha da önem kazanacaktır. Çünkü böyle bir usulsüzlük, bağımsız ve tarafsız bir mahkemede yargılama hakkının ihlaline yol açabilecektir. (para.52)

    Her üye devlet, Genel Mahkeme hakimliği için bir aday seçilmesi ve önerilmesi sürecini düzenleyip düzenlememe konusunda özgürdür. ABAD’ye göre, salt olarak yasama veya yürütme temsilcilerinin bu atama sürecine dahil olması, bireylerin aklında makul şüphelere yol açacak bir durum değildir. Bununla birlikte, bağımsız danışma organlarının sürece dahil edilmesi ve ulusal hukukta gerekçe belirtme zorunluluğunun bulunması, atamadan sorumlu kurumun takdir yetkisini sınırlayarak, atama sürecini daha objektif hale getirmeye katkıda bulunabilir. (para.55-56)

    Yukarıda da belirtildiği üzere, hakim adaylık koşulları açısından, üye devletlerin geniş bir takdir yetkisi bulunmaktaysa da bu yetkinin kullanımı AB hukukundan kaynaklanan yükümlülükler ile uyumlu olmak durumundadır. (para.57) 255. madde Komitesi faaliyet raporlarından da görüleceği üzere, açık, şeffaf ve titiz bir seçim prosedürünün varlığı, önerilen adayın bu gerekliliklere uyumunu kontrol etmede önemli bir faktör olsa da, böyle bir prosedürün yokluğu, kendiliğinden, bu uyumu sorgulamak için bir temel teşkil etmemektedir. 255. madde Komitesi, müzakereler esnasında ve adaylarla ilgili olarak ek bilgi veya diğer materyallerin gönderilmesini üye devletten talep edebilecektir. Üye devletler ise dürüst işbirliği ilkesi (AB Antlaşması m.4) uyarınca bu bilgileri Komiteye iletmek durumundadır. (para.60-61) Dolayısıyla, burada, 255. madde Komitesi’nin detaylı bir incelemesinden bahsetmek mümkündür.

     ABAD önüne gelen olaydaki seçim usulünün makul şüphe doğurup doğurmadığı hususunu bu bilgiler ışığında yorumlamıştır. Buna göre, bir üye devlet, hakim adaylığı seçimi amacıyla bağımsız uzmanlardan oluşan bir grubun adayları değerlendirdiği ve Antlaşmalar tarafından belirlenen gereklilikleri karşılayan adayların listesinin oluşturulduğu bir prosedür belirlemiş olabilir. Bu durumda, üye devlet hükümetinin, aday listesindeki en üst sıradaki aday yerine başka bir adayı önermeyi seçmiş olması, bu önerinin, önerilen adayın bu gereklilikleri karşılayıp karşılamadığı konusunda makul şüpheler doğuracağı sonucunu desteklemek için yeterli değildir. (para.63)

Ayrıca ABAD, ulusal aday önerme prosedürünün, 255. madde Komitesinin faaliyet raporlarında belirtilen gerekliliklere uygun bir şekilde belirlendiği ve bu süreçte listede ilk sırada yer alan adayın, üye devlet hükümetine sadece bir öneri niteliğinde bulunduğunun altını çizmiştir. (para.64) Üstelik, üye devlet hükümeti tarafından ulusal listenin üçüncü sırasından seçilen ve bildirilen hakim adayı, 255. madde Komitesi tarafından da uygun bulunmuştur. Bu uygun bulma ise (genel olarak değerlendirildiğinde) üye devlet hükümetlerinin aday belirleme kararının, Antlaşmalardaki gerekliliklere uygun olduğunu göstermektedir. (para.65)

          Sonuç olarak ABAD, ABİHA’nın 254. maddesinin, ABAD hakim adaylarını ulusal aşamada değerlendirerek bir liste oluşturacak bağımsız bir uzmanlar grubunun bulunması halinde, listede yer alan adaylar arasından en yüksek sıralamada olmayan ancak Antlaşmalarda belirlenen gereklilikleri karşılayan bir adayın önerilmesini engellemediği şeklinde bir sonuca varmıştır. (para.66)

           

           

SONUÇ:


ABAD bu kararıyla birlikte, Genel Mahkeme hakimlerinin seçilmesine yönelik kuralları yorumlamıştır. Genel olarak bakıldığında ABAD, bünyesindeki hakimlerin bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin AB hukuku tarafından çerçevesi çizilmiş bulunan bazı standartları bir ölçüde açıklığa kavuşturmuştur.


Burada sorgulanan temel konu, AB yargısal düzeni içerisinde yer alacak hakimlerin bağımsızlık ve tarafsızlığının sağlanmasında ne ölçüde başarılı olduğunun ortaya koyulabildiğidir. Buna göre, özellikle Antlaşmalarda açık bir düzenleme bulunmadığında, ulusal hukuk tarafından belirlenen atama usullerinin, belirli bir çerçevede AB Hukuku tarafından tanınan değerlerle uyumunun gözetilmesi gerektiği gösterilmiştir. Bununla birlikte, AB’nin temel değerlerine yapılan atıflarla birlikte, hukukun üstünlüğü ve bireylerin haklarının korunması gibi önemli ilkeler de desteklenmiştir.


Diğer bir taraftan ABAD, ön karar prosedürü çerçevesinde yaptığı bu yorumla birlikte, ulusal hukuk çerçevesinde alınan bir kararın, AB hukukundaki standartlar çerçevesinde uygulandığı müddetçe, ABAD tarafından değerlendirilebileceğini göstermektedir.



Bu yazıya atıf için: Merve Ağzıtemiz, "Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) – Genel Mahkeme Hakimlerinin Atanması: C-119/23 Valančius Kararı" Yaşayan Avrupa Birliği Hukuku Blogu, 22.08.2024, https://yasayanabhukuku.blogspot.com/2024/08/avrupa-birligi-adalet-divan-abad-genel.html