05 January 2026

Avrupa Birliği Adalet Divanının 18 Aralık 2025 Tarihli Commission v Poland (C-448/23), Slagelse Almennyttige Boligselskab ve Amazon EU Kararları

*Görsel, yazar tarafından yapay zekâ destekli bir araç kullanılarak üretilmiştir.

 

İlke Göçmen, Prof. Dr., Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Avrupa Birliği Hukuku Anabilim Dalı / Jean Monnet Chair (2019-2022) / The Alexander von Humboldt Foundation – Georg Forster Research Fellow for Sustainable Development (2023-2024)

 

Giriş

Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD), 18 Aralık 2025 tarihinde birçok önemli kararını basın açıklamaları aracılığıyla kamuoyuna duyurmuştur. Bu kararlar arasından üçü, çalışma alanım (AB anayasal hukuku, ayrımcılıkla mücadele hukuku ve iç pazar hukuku) ile kesişen konulara temas etmeleri nedeniyle seçilmiştir:

1) Avrupa Birliği (AB) hukukunun çatışma hâlinde ulusal hukuk karşısında önceliği (öncelik ilkesi) ile ilgili Commission v Poland (C-448/23) kararı.

2) Irk veya etnik köken temelinde eşit muamele ilkesi ile ilgili 2000/43 sayılı Direktif kapsamında etnik köken temelinde ayrımcılık yasağı ile ilgili Slagelse Almennyttige Boligselskab kararı.

3) AB iç pazar hukuku ve malların serbest dolaşımı (Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkında Antlaşma (ABİHA) md. 34 / miktar kısıtlamasına eş etkili tedbir yasağı) kapsamında kitap teslimatında (35 Avro’nun altındaki kitap siparişleri için 3 Avro) asgari ücret uygulamaları ile ilgili Amazon EU kararı.

Bu blog yazısında söz konusu üç karar; (i) maddi ve hukuki arka planı, (ii) ABAD’ın kararı ve (iii) ABAD kararının değerlendirilmesi başlıkları altında, ortak bir çerçeve kullanılarak kısaca ele alınacaktır.

1. Commission v Poland (C-448/23) Kararı

Commission v Poland (C-448/23) davası, Komisyon tarafından 17 Temmuz 2023 tarihinde açılan bir ihlal davası olup Adalet Divanı tarafından –Hukuk Sözcüsü Spielmann’ın 11 Mart 2025 tarihli görüşünü takiben– Büyük Daire oluşumunda 18 Aralık 2025 tarihinde karara bağlanmıştır. Karar, basın açıklamasının yanı sıra kısa bir video açıklamasına da konu olmuştur.

 

1.1. Maddi ve Hukuki Arka Plan

Commission v Poland (C-448/23) davasının maddi ve hukuki arka planı, Polonya özelindeki hukukun üstünlüğü / yargı bağımsızlığı krizine ilişkindir (örneğin bkz). Olayların seyri, öncelikle ABAD’ın bu bağlamda verdiği birtakım kararlarla başlamaktadır. Bu kapsamda ABAD, 8 Nisan 2020 tarihli Commission v Poland (C-791/19 R) ihtiyati tedbir kararıyla, AB Antlaşması md. 19(1) (AB hukukunun kapsamındaki alanlarda etkili yargısal korumayı sağlama yükümlülüğü) temelinde, Polonya Yüksek Mahkemesi Disiplin Dairesinin hakimler hakkındaki disiplin dosyalarına ilişkin yetkilerine dair ulusal hükümlerin uygulanmasının askıya alınması gerektiğine karar vermiştir. ABAD, ayrıca, 2 Mart 2021 tarihli A.B. and Others kararı ile Polonya Ulusal Yargı Konseyinin Yüksek Mahkeme hakim adaylarını önerme kararlarının etkili yargısal korumayı ortadan kaldırdığına ve 6 Ekim 2021 tarihli W.Ż. kararı ile bir hakimin rızası olmaksızın yapılan atamaların hakimlerin görevden alınamazlığı ve yargı bağımsızlığı ilkeleri ile bağdaşmadığına karar vermiştir.

Olayların seyri, Polonya Anayasa Mahkemesi’nin ABAD’ın bu kararlarına karşı verdiği kararlar ve bunun üzerine Komisyonun ihlal davası sürecini başlatmasıyla devam etmiştir. Polonya Anayasa Mahkemesi, 14 Temmuz 2021 ve 7 Ekim 2021 tarihli iki ayrı kararı ile AB Antlaşmaları’nın belirli hükümlerinin, söz konusu ABAD kararlarında yorumlandığı şekliyle, Polonya Anayasası ile uyumsuz olduğuna karar vermiştir (para. 68-72). Bu arka plan çerçevesinde Komisyon, Polonya Anayasa Mahkemesi’nin anılan kararları nedeniyle Polonya’nın AB Antlaşması md. 19(1) (AB hukukunun kapsamındaki alanlarda etkili yargısal korumayı sağlama yükümlülüğü) ile birlikte AB hukukunun genel ilkelerinden özerklik, öncelik, etkililik ve AB hukukunun birörnek uygulanışı ile ABAD kararlarının bağlayıcı etkisi ilkesini ihlal ettiği gerekçesiyle Polonya’ya karşı ihlal davası açmıştır (para. 80-81).

ABAD kararına geçmeden önce, dava sürecindeki ilgi çekici bir hususa işaret etmek gerekir. Polonya, savunma dilekçesinde davanın tamamen temelsiz olduğu gerekçesiyle reddini talep etmişken düplik dilekçesinde bu savunmadan açıkça vazgeçmiş ve Komisyonun tüm iddialarını tamamen kabul etmiştir (para. 82) (Bu tutum değişikliğinin muhtemelen Polonya’da yaşanan hükümet değişikliği ile bağlantılı olduğu değerlendirilebilir). Bununla birlikte ABAD’a göre “ilgili üye devlet söz konusu yükümlülük ihlalini inkâr etmese veya artık inkâr etmiyor olsa bile, iddia edilen yükümlülük ihlalinin mevcut olup olmadığını tespit etmek Divana aittir” (para. 84).

 

1.2. ABAD’ın Kararı

ABAD, ilk olarak şu soruya yanıt aramıştır: Polonya Anayasası’nın Polonya Anayasa Mahkemesi tarafından yorumu, AB Antlaşması md. 19(1) uyarınca AB hukukunun kapsamındaki alanlarda etkili yargısal korumayı sağlama yükümlülüğünü ihlal etmekte midir?

Bir ön tespit olarak, AB hukukuna uyma yükümlülüğü, mahkemeler dâhil olmak üzere üye devletlerin tüm otoriteleri bakımından bağlayıcılık taşır, dolayısıyla bir üye devletin anayasa mahkemesinin içtihat hukuku ihlal davasına konu olabilir (para. 100-101). 

ABAD, bu bağlamda ilk olarak Polonya Anayasa Mahkemesi’nin 14 Temmuz 2021 tarihli kararını incelemiştir. Üye devletler, AB Antlaşması md. 19(1) gereği, AB hukuku anlamında ‘mahkeme’ sayılan ulusal organlarının, özellikle daha önce yasayla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkemeye erişim güvencesi de dâhil olmak üzere, etkili yargı korumanın gerekliliklerini karşılamasını sağlamakla yükümlüdür (para. 107). ABAD, “AB hukukunun kesin ve bağlayıcı yorumunu verme konusunda münhasır yetkiye sahip olduğu için”, AB Antlaşması md. 19(1) kaynaklı gereklilikleri belirlemek de kendisine düşer (para. 110). Bu gereklilikler, özellikle 2 Mart 2021 tarihli A.B. and Others kararı ve 6 Ekim 2021 tarihli W.Ż. kararı ile somutlaştırılmıştır. Buna karşın Polonya Anayasa Mahkemesi’nin 14 Temmuz 2021 tarihli kararı, söz konusu ABAD kararları çerçevesinde yorumlandığı hâliyle AB Antlaşması md. 19(1)’in Polonya’da etki göstermesini ve tam etkililiğinin sağlanmasını engellemektedir (para. 121). Bu nedenle de Polonya, AB Antlaşması md. 19(1) kaynaklı yükümlülüklerini yerine getirmemektedir (para. 125-126).

ABAD, ilk soru kapsamında ikinci olarak Polonya Anayasa Mahkemesi’nin 7 Ekim 2021 tarihli kararını incelemiştir. Polonya Anayasa Mahkemesi, bu kararı ile ABAD’ın 8 Nisan 2020 tarihli Commission v Poland (C-791/19 R) kararıyla öngördüğü ihtiyati tedbirin uygulanabilirliğini sorgulamıştır (para. 128). Polonya Anayasa Mahkemesi’ne göre ABAD’ın ihtiyati tedbir kararı yetki aşımı (ultra vires) teşkil etmektedir, zira kurucu antlaşmalar ulusal mahkemelerin organizasyonu, yetkisi ve usulleri bakımından AB’ye yetki tanımamaktadır (para. 139). ABAD’a göre ise, yerleşik içtihat hukuku uyarınca üye devletler, adaletin organizasyonu kendi yetkilerinde kalsa bile, bu yetkiyi kullanırken AB hukuku kaynaklı yükümlülüklerine, özellikle AB Antlaşması md. 19(1)’e uymakla yükümlüdür (para. 102). Ayrıca, ABAD, ABİHA md. 279 uyarınca, gerekli koşulların oluşması hâlinde, ihlal davası bağlamında adaletin organizasyonuna ilişkin ulusal hükümlerin askıya alınması dâhil olmak üzere ihtiyati tedbir kararı verebilir (para. 130-132). Sonuç olarak, Polonya, AB Antlaşması md. 19(1) kaynaklı yükümlülüklerini yerine getirmemektedir (para. 140-141).

ABAD ikinci olarak şu soruya yanıt aramıştır: Polonya Anayasası’nın Polonya Anayasa Mahkemesi tarafından yorumu, AB hukukunun genel ilkelerinden özerklik, öncelik, etkililik ve AB hukukunun birörnek uygulanışı ile ABAD kararlarının bağlayıcı etkisi ilkesini ihlal etmekte midir?

Bir ön tespit olarak, Polonya Anayasa Mahkemesi, söz konusu kararları ile Polonya Anayasası’nı AB Antlaşması md. 2, md. 4(3) ve md. 19(1) ile ABİHA md. 279 gibi kurucu antlaşma hükümlerinin önceliği ve etkililiği ilkesini tek taraflı olarak reddedecek şekilde yorumlamıştır ve Polonya organlarının bu hükümleri uygulamaması gerektiğine hükmetmiştir (para. 143).

ABAD, bu bağlamda ilk olarak özerklik, öncelik, etkililik ve AB hukukunun birörnek uygulanışı ilkelerini ele almıştır. Divana göre AB hukuk düzeni, “kendi anayasal çerçevesine ve kurucu ilkelerine, özellikle sofistike bir kurumsal yapıya ve işleyişini sağlayan tam bir hukuk kuralları setine sahiptir ve hem üye devletlerin hukuklarından hem de uluslararası hukuktan özerktir” (para. 166). Bu özerklikten kaynaklanan temel karakteristikler arasında, AB hukukunun üye devlet hukukları karşısındaki önceliği ile AB hukuku hükümlerinin doğrudan etki doğurabilmesi yer almaktadır (para. 167). Söz konusu karakteristikler, “AB ile üye devletleri karşılıklı olarak bağlayan ve üye devletleri birbirine bağlayan yapılandırılmış bir ilkeler, kurallar ve karşılıklı bağımlı hukuki ilişkiler ağına yol açmaktadır” (para. 167). Öncelik ilkesi uyarınca bir üye devlet, anayasal nitelikte olsa bile kendi ulusal hukukuna dayanarak AB hukukunun birliğini ve etkililiğini zayıflatamaz (para. 171). AB hukukunun birörnek uygulanışı ise, “AB hukuk düzeninin temel gerekliliklerinden biri olup” hukukun üstünlüğü ilkesinde içkindir ve “Antlaşmalar karşısında üye devletlerin eşitliğine saygının sağlanması için gereklidir” (para. 173). Etkililik ilkesi gereği de üye devletler, “AB hukukunun önceliği ilkesine uymakla ve AB hukuk düzeninin özerkliğini göz ardı eden önlemler almaktan kaçınmakla yükümlüdür” (para. 182). Buna karşın Polonya Anayasası’nın Polonya Anayasa Mahkemesi tarafından yorumu, AB Antlaşması md. 2, md. 4(3) ve md. 19(1) ile ABİHA md. 279 gibi kurucu antlaşma hükümlerinin önceliğinin altını oymaktadır (para. 194). Ayrıca, Polonya organlarının bu hükümleri uygulamaması gerektiğine ilişkin hüküm de AB hukukunun özerkliği, etkililiği ve birörnek uygulanışı ilkelerini ihlal etmektedir (para. 195).

ABAD, ikincisi, ABAD kararlarının bağlayıcı etkisi ilkesini incelemiştir. Polonya Anayasa Mahkemesi, kararlarında ABAD içtihat hukukunun ve ihtiyati tedbir kararının ultra vires işlemler olduğu için Polonya’nın anayasal kimliğini ihlal ettiğine karar vermiş, gelecekte de ultra vires denetimi yürütme hakkını saklı tuttuğunu belirtmiştir (para. 197-198). Divana göre ise “AB’nin yetkilerinin kapsamının belirlenmesi ve bu yetkilerin sınırlarına uyumun denetlenmesi Antlaşma hükümlerinin yorumlanmasını gerektirdiğinden, AB hukukunun diğer tüm hükümleri bakımından olduğu gibi, bu hükümlerin kesin ve bağlayıcı yorumunu yapma yetkisi yalnızca Divana aittir” (para. 213). Bu nedenle ulusal mahkemeler, “AB hukuku hükümlerine ilişkin kendi yorumlarına dayanarak, Divanın AB’ye verilen yetkinin sınırlarını göz ardı eden bir karar verdiğini geçerli biçimde ileri süremez ve bu gerekçeyle Divan kararlarına etki vermekten kaçınamaz” (para. 223). Dolayısıyla da somut olayda Polonya Anayasa Mahkemesi’nin –AB Antlaşması md. 4(2) temelindeki– Polonya anayasal kimliğini koruma ihtiyacı temelindeki argümanları geçerli kabul edilemez (para. 234). Sonuç olarak, Polonya, Polonya Anayasası’nın Polonya Anayasa Mahkemesi tarafından yorumu nedeniyle ABAD kararlarının bağlayıcı etkisi ilkesini ihlal etmektedir (para. 235).

 

1.3. ABAD Kararının Değerlendirilmesi

Commission v Poland (C-448/23) kararı, üç farklı açıdan önemli tespitler yapılmasına imkân tanımaktadır. Birincisi, Polonya’nın savunma dilekçesinde davanın reddini talep etmişken düplik dilekçesinde Komisyonun tüm iddialarını tamamen kabul etmiş olması, AB’nin değerlerinin bazı üye devletlerde siyasal düzlemde ne denli tartışmalı olduğunu net biçimde ortaya koymaktadır. İkincisi, öncelik ilkesi, yani AB hukukunun çatışma hâlinde ulusal hukuk karşısında önceliği, üye devlet üst mahkemelerinin zaman zaman farklı bir yaklaşım benimseyebilmesine rağmen, ABAD açısından tartışmaya açık bir ilke olarak görülmemektedir. Üçüncüsü, kompetenz-kompetenz bağlamında, yani AB’ye devredilen yetkilerin kapsamının ve sınırlarının belirlenmesi konusunda, üye devlet üst mahkemelerinin zaman zaman farklı bir yaklaşım sergileyebilmesine rağmen, ABAD’ın bu konuyu tek taraflı olarak sahiplendiği açıkça ortaya konulmaktadır. (Hukuk Sözcüsü Görüşü veya kararla ilgili incelemeler arasından örnek olarak bkz. (1) ve (2).)

2. Slagelse Almennyttige Boligselskab Kararı

Slagelse Almennyttige Boligselskab davası, Danimarka ulusal mahkemesi tarafından 30 Temmuz 2023 tarihinde başlatılan bir ön karar prosedürü olup Adalet Divanı tarafından –Hukuk Sözcüsü Ćapeta’nın 13 Şubat 2025 tarihli görüşünü takiben– Büyük Daire oluşumunda 18 Aralık 2025 tarihinde karara bağlanmıştır. Karar, basın açıklamasının yanı sıra kısa bir video açıklamasına da konu olmuştur.

 

2.1. Maddi ve Hukuki Arka Plan

Slagelse Almennyttige Boligselskab davasının maddi ve hukuki arka planı, AB ayrımcılıkla mücadele hukuku çerçevesinde etnik köken temelinde ayrımcılık yasağına ilişkindir. Irk veya etnik köken temelinde eşit muamele ilkesi ile ilgili 2000/43 sayılı Direktif, diğerlerinin yanı sıra, “konut da dâhil olmak üzere, kamuya açık olan mallara ve hizmetlere erişim ve bunların temini” alanında etnik köken temelinde ayrımcılığı yasaklamaktadır (para. 3-7). Danimarka hukuku ise, özetle, bir yerleşim alanında, diğer kriterlerin yanı sıra, son beş yıl içinde orada ikamet eden ‘Batı dışı ülkelerden gelen göçmenler ve onların alt soylarının’ oranının %50’yi aşması hâlinde, bu tür alanlarda bulunan kamuya ait aile konutlarının oranını azaltmayı amaçlayan kalkınma planlarının benimsenmesi yükümlülüğü öngörmektedir (para. 11-20, 49). Bu çerçevede, söz konusu yerleşim alanlarında ikamet eden bazı kiracılar, ulusal mahkeme önünde, diğer hususların yanı sıra, Danimarka hukukunda öngörülen söz konusu kriterin 2000/43 sayılı Direktif uyarınca etnik köken temelinde doğrudan veya dolaylı ayrımcılık oluşturduğu iddiasında bulunmuştur (para. 42-43). Ulusal mahkeme de bu iddialar kapsamında AB hukukunun yorumlanması amacıyla ABAD’a ön karar başvurusunda bulunmuştur (para. 47-48).

 

2.2. ABAD’ın Kararı

ABAD, ilk olarak, 2000/43 sayılı Direktif’in konu bakımından kapsamı üstünde durmuştur. Danimarka’nın kamuya ait aile konutları sistemi, diğer hususların yanı sıra, kamu kiralayıcıları (kâr amacı gütmeyen kuruluşlar) tarafından yönetilmektedir; 15 yaş ve üzeri kişiler herhangi bir gelir şartı aranmaksızın bu konutların tahsisi için bekleme listesine kayıt yaptırabilmektedir ve bu konutlara yerleştirilen kişiler piyasa fiyatının altında, yalnızca konutun işletme ve bakım masraflarını kapsayan bir kira bedeli ödemektedir (para. 57). Kira karşılığında konut sunumu, bir ücret karşılığı hizmet sunumu niteliği taşıdığından, konut hizmetlerine erişim ve konut hizmetlerin temini ile ilgili sayılmaktadır ve bu nedenle de 2000/43 sayılı Direktif’in konu bakımından kapsamı içinde kalmaktadır (para. 58, 63, 67).

ABAD, ikinci olarak, etnik köken kavramı üstünde durmuştur. ‘Etnik köken’ kavramı Direktif’te tanımlanmamış olmakla birlikte, içtihat hukuku uyarınca bu kavram, “özellikle ortak vatandaşlık, dini inanç, dil, kültürel ve geleneksel kökenler ve geçmişlerle belirlenen toplumsal gruplar fikrinden kaynaklanmaktadır” (para. 71-72). Bu kriterler örnekleyici nitelikte olup “etnik köken tek bir kritere dayanarak belirlenemez; aksine, bazıları nesnel, bazıları ise öznel olan bir dizi unsura dayanır” (para. 73). Bir kişinin vatandaşlığı veya doğum yeri, tek başına, belirli bir etnik gruba mensubiyet karinesine yol açmaz, ancak bu unsurlar, diğer kriterlerle birlikte, dikkate alınabilir (para. 86).

ABAD, üçüncü olarak, 2000/43 sayılı Direktif bağlamında etnik köken temelinde doğrudan ayrımcılık yasağını incelemiştir. Direktif md. 2(2/a) uyarınca: “… doğrudan ayrımcılık bir kişinin, korunan ayrımcılık temeline dayalı olarak, benzer durumdaki diğer bir kişiye göre daha az lehine olan muamele gördüğü, görmüş olduğu veya göreceği zaman vuku bulmuş kabul edilir.” Bu çerçevede Divan, somut olayda iki sorunun yanıtlanması gerektiğini belirtmiştir: Birincisi, ihtilaflı ulusal önlem etnik köken temelinde bir muamele ayrımı oluşturur mu ve ikincisi, bu muamele ayrımı belirli kişilerin benzer durumdaki diğer kişilere kıyasla dezavantajlı duruma düşmesine yol açar mı (para. 87)? Bir tespit olarak, Danimarka’nın kamuya ait aile konutları sistemi, esas olarak, bir yerleşim alanında son beş yıl içinde orada ikamet eden ‘Batı dışı ülkelerden gelen göçmenler ve onların alt soylarının’ oranının %50’yi aşıp aşmadığı kriterine dayanmaktadır (para. 92). Bir başka tespit olarak, ayrımcılığın varlığı için tek bir etnik grubu hedef almak zorunlu değildir; somut olayda olduğu gibi, birden fazla etnik gruba atıfta bulunabilen genel bir kriter de etnik köken temelinde ayrımcılık oluşturabilir (para. 101-104). Sonuç olarak, eğer, ihtilaflı ulusal önlem bir yerleşim alanında ikamet edenlerin çoğunluğunun etnik kökenine dayanıyorsa ve o yerleşim alanındakiler, ‘Batı dışı ülkelerden gelen göçmenler ve onların alt soylarının’ oranının %50’yi aşmadığı benzer yerleşim alanındaki ikamet eden kişilere göre daha az elverişli muamele görüyorsa etnik köken temelinde doğrudan ayrımcılık oluşmuş demektir (para. 129).

ABAD, dördüncü olarak, 2000/43 sayılı Direktif bağlamında etnik köken temelinde dolaylı ayrımcılık yasağını incelemiştir. Direktif md. 2(2/b) uyarınca: “… dolaylı ayrımcılık, söz konusu hüküm, ölçüt veya uygulamanın meşru bir amaçla nesnel olarak haklı gerekçelere dayandırılmadığı ve bu amaca ulaşmak için kullanılan araçlar orantılı ve gerekli olmadığı sürece, görünüşte tarafsız bir hüküm, ölçüt veya uygulamanın korunan ayrımcılık temeline sahip kişileri, diğer kişilerle karşılaştırıldığında, özellikle dezavantajlı bir konumda bıraktığı zaman meydana gelmiş kabul edilir…”. Bu kapsamda, ihtilaflı ulusal önlemde yer alan kriter, etnik köken temelinde değerlendirilmemesi durumunda dahi, belirli etnik kökene sahip kişileri diğer kişilerle karşılaştırıldığında özellikle dezavantajlı bir konuma getirip getirmediği ve dolayısıyla dolaylı ayrımcılık oluşturup oluşturmadığı yönünden incelenmelidir (para. 130-134). Bir tespit olarak, ayrımcılığın varlığı için tek bir etnik grubun hedef alınması zorunlu değildir (para. 135-140). Bundan başka, ihtilaflı ulusal önlem, dolaylı ayrımcılık oluştursa bile, bir meşru sebep temelinde ve orantılılık ilkesine uygun olmak kaydıyla haklı gösterilebilir (para. 143). Bu bağlamda Danimarka tarafından ileri sürülen ‘sosyal uyum ve entegrasyon’ hedefi bir meşru sebep olarak kabul edilmiştir (para. 149). Orantılılık ilkesi incelemesi kapsamında ise, birincisi, ulusal önlemin güdülen meşru sebebe erişmek için uygun olup olmadığı; ikincisi, bu meşru sebebe ulaşmak için gerekli olanın ötesine geçip geçmediği; üçüncüsü ise bu meşru sebep karşısında orantısız bir sonuç doğurup doğurmadığı değerlendirilmelidir (para. 144). Sonuç olarak, eğer ihtilaflı ulusal önlem görünüşte tarafsız olmakla birlikte belirli etnik gruplara mensup kişileri özellikle dezavantajlı bir konumda bırakıyorsa ve meşru sebep temelinde orantılılık ilkesiyle uyumlu değilse etnik köken temelinde dolaylı ayrımcılık oluşmuş demektir (para. 175).

 

2.3. ABAD Kararının Değerlendirilmesi

Slagelse Almennyttige Boligselskab kararı, iki farklı açıdan önemli tespitler yapılmasına imkân tanımaktadır. Birincisi, bu karar, 2000/43 sayılı Direktif anlamında ‘etnik köken’ kavramını doğrudan yorumlayan –CHEZ kararı ve Jyske Finans kararından sonra– üçüncü karar niteliğindedir. Somut uyuşmazlıkta, önceki davalardan farklı olarak, tekil bir etnik grubun değil, toplumda baskın konumda bulunan etnik grup dışındaki tüm etnik grupların dezavantajlı duruma düşürülmesi de Direktif anlamında ‘etnik köken’ kapsamında sayılmıştır (bkz. Hukuk Sözcüsü Görüşü para. 90).

İkincisi, karar, Direktif çerçevesinde etnik köken temelinde doğrudan ve dolaylı ayrımcılık yasağı arasındaki ayrımın zorluklarını göstermektedir. Hukuk Sözcüsü Ćapeta’nın da belirttiği üzere, “bir durumun doğrudan mı yoksa dolaylı mı ayrımcılık teşkil ettiğini belirlemek her zaman kolay veya açık değildir” (para. 109). Bununla birlikte, bu ayrım kayda değer bir önem taşımaktadır, çünkü doğrudan ayrımcılık haklı gösterilemezken dolaylı ayrımcılık bir meşru sebep temelinde ve orantılılık ilkesine uygun olmak kaydıyla haklı gösterilebilmektedir. Hukuk Sözcüsü Ćapeta, görüşünde, Danimarka’nın kamuya ait aile konutları sisteminin etnik köken temelinde doğrudan ayrımcılık oluşturduğu sonucuna varmışken (para. 158), ABAD, kararında, bu sistemin hangi koşullar altında doğrudan veya dolaylı ayrımcılık oluşturacağını ortaya koymakla yetinmiştir (para. 129 ve 175). Dolayısıyla, bu değerlendirme bakımından nihai takdir yetkisi ulusal mahkemeye bırakılmıştır. (Hukuk Sözcüsü Görüşü veya kararla ilgili incelemeler arasından örnek olarak bkz. (1) ve (2).)

3. Amazon EU Kararı

Amazon EU davası, Fransa ulusal mahkemesi tarafından 21 Mayıs 2024 tarihinde başlatılan bir ön karar prosedürü olup Adalet Divanı tarafından –Hukuk Sözcüsü Szpunar’ın 3 Temmuz 2025 tarihli görüşünü takiben– Beş Hakimli Daire oluşumunda 18 Aralık 2025 tarihinde karara bağlanmıştır.

 

3.1. Maddi ve Hukuki Arka Plan

Amazon EU davasının maddi ve hukuki arka planı, AB iç pazar hukuku çerçevesinde malların serbest dolaşımına ilişkindir. Fransa’nın 10 Ağustos 1981 tarihli ve 81-766 sayılı Kanunu uyarınca: “Perakendeciler tarafından kamuya uygulanan fiilî kitap satış fiyatı, yayınevi veya ithalatçı tarafından belirlenen fiyatın %95’i ile %100’ü arasında olmalıdır. … Kitabın bir kitapçıdan teslim alınmadığı hâllerde, kitap teslimat hizmeti, perakendeci tarafından … ücretsiz olarak sunulamaz. Teslimat hizmeti, ilgili bakanlık tarafından belirlenen asgari tutara uygun şekilde faturalandırılmalıdır. …” (para. 10). 4 Nisan 2023 tarihli Karar ile bu asgari tutar, yeni satın alma değeri (tüm vergiler dâhil) 35 Avro’nun altında olan bir veya birden fazla kitaptan oluşan her sipariş için 3 Avro olarak belirlenmiştir (para. 11). Amazon EU, Lüksemburg hukukuna tabi bir şirket olarak, 4 Nisan 2023 tarihli Karardaki bu kurala karşı, onun elektronik ticaret ile ilgili 2000/31 sayılı Direktif’i, alternatif olarak AB iç pazarında hizmetlerle ilgili 2006/123 sayılı Direktif’i, alternatif olarak da ABİHA md. 34’ü (malların serbest dolaşımını) ihlal ettiği gerekçesiyle Fransız ulusal mahkemesi önünde iptal davası açmıştır (para. 12-13). Ulusal mahkeme de bu iddialar kapsamında AB hukukunun yorumlanması amacıyla ABAD’a ön karar başvurusunda bulunmuştur (para. 17-21).

 

3.2. ABAD’ın Kararı

ABAD, ilk olarak, ihtilaflı ulusal önlem ile 2006/123 sayılı Direktif arasındaki ilişkiyi incelemiştir. Acaba ihtilaflı önlem, yani kültürel çeşitliliği korumak ve teşvik etmek amacıyla, bir kitabın alıcı tarafından bir kitapçıdan teslim alınmadığı hâllerde asgari kitap teslimat ücreti öngörülmesi, 2006/123 sayılı Direktif’in kapsamı içinde kalmakta mıdır (para. 29)? Öncelikle, malların perakende ticareti faaliyeti, Direktif anlamında bir ‘hizmet’ teşkil etmektedir (para. 31). Bununla birlikte, Direktif md. 1(4) uyarınca bu Direktif, AB hukukuna uygun olarak ulusal düzeyde alınan ve kültürel veya dilsel çeşitliliği veya medya çoğulculuğunu korumayı veya teşvik etmeyi amaçlayan önlemleri ‘etkilemez’ (para. 33). Peki, md. 1(4) nasıl yorumlanmalıdır, başka bir ifadeyle bu düzenleme Direktif’in kapsamını sınırlandırmakta mıdır (para. 34)? Divana göre AB yasa koyucusu, kültürel veya dilsel çeşitliliği korumayı veya teşvik etmeyi amaçlayan önlemleri 2006/123 sayılı Direktif’in kapsamı dışında tutmayı uygun görmüştür (para. 42). İhtilaflı önlem, 2000/31 sayılı Direktif md. 1(6) ile 2006/123 sayılı Direktif md. 1(4) içerik bakımından örtüştüğü için, 2000/31 sayılı Direktif’in de kapsamı dışında kalmaktadır (para. 43).

ABAD, ikinci olarak, ihtilaflı ulusal önlem ile AB iç pazar hukuku çerçevesinde malların serbest dolaşımı arasındaki ilişkiyi incelemiştir. Öncelikle, somut uyuşmazlık, hizmetlerin serbest dolaşımı temelinde değil, yalnızca malların serbest dolaşımı temelinde değerlendirilmelidir, çünkü ihtilaflı önlem, esas itibarıyla bir mal olarak kitapların satış fiyatını etkilemektedir (para. 48-52). Bu çerçevede, Birlik içi ticareti doğrudan ya da dolaylı olarak, fiilen ya da potansiyel olarak güçleştirmeye elverişli her türlü önlem, ABİHA md. 34 anlamında, miktar kısıtlamasına eş etkili tedbir oluşturur (para. 54). Peki, ihtilaflı ulusal önlem, ABİHA md. 34’e ilişkin içtihat hukuku uyarınca ‘satış düzenlemeleri’ kapsamında değerlendirilebilir mi? Divana göre ‘satış düzenlemeleri’ kavramı “yalnızca malların pazarlanma biçimini düzenleyen ulusal hukuk hükümlerini içerir; malların alıcılara hangi şekilde teslim edileceğine ilişkin kuralları ise … içermez” (para. 57). Ayrıca, teslimat için asgari bir ücret öngörülmesi, diğer üye devletlerden gelen kitapların pazara erişimini güçleştirmeye elverişli olduğundan ABİHA md. 34 anlamında, miktar kısıtlamasına eş etkili tedbir oluşturur (para. 58).

 

3.3. ABAD Kararının Değerlendirilmesi

Amazon EU kararı, üç farklı açıdan önemli tespitler yapılmasına imkân tanımaktadır. Birincisi, karar, AB iç pazarı alanındaki ikincil hukukun, özellikle de elektronik ticaret ile ilgili 2000/31 sayılı Direktif ile hizmetlerle ilgili 2006/123 sayılı Direktif’in kapsamının yorumlanması bakımından önem taşımaktadır. Nitekim Hukuk Sözcüsü Szpunar’a göre ihtilaflı önlem, 2000/31 sayılı Direktif md. 2(h/ii) uyarınca –eşgüdüm alanı malların teslimatına ilişkin gereklilikleri içermemesi nedeniyle– bu Direktif’in kapsamı dışında kalmaktadır (para. 43). Bununla birlikte, bu önlem, 2006/123 sayılı Direktif md. 1(4)’ün varlığına rağmen, bu Direktif’in kapsamı içinde kalmaktadır, ancak kültürel veya dilsel çeşitliliği korumak veya teşvik etmek sebebi md. 16(3)’tekilere ek bir sebep olarak kabul edilebilir (para. 65-67). Somut uyuşmazlık AB iç pazarı alanındaki ikincil hukuk kapsamında çözülebileceği için, birincil hukuka, yani kurucu antlaşmalarda yer alan dolaşım serbestîlerine başvurulmasına gerek bulunmamaktadır (para. 68). ABAD’a göre ise, 2006/123 sayılı Direktif md. 1(4) ve onunla aynı içeriğe sahip 2000/31 sayılı Direktif md. 1(6), kültürel veya dilsel çeşitliliği veya medya çoğulculuğunu korumayı veya teşvik etmeyi amaçlayan önlemleri bu tasarrufların kapsamı dışına çıkarmaktadır. Somut uyuşmazlık AB iç pazarı alanındaki ikincil hukuk kapsamında çözülemeyeceği için, birincil hukuka, yani kurucu antlaşmalarda yer alan dolaşım serbestîlerine başvurulmasına gerek bulunmaktadır.

İkincisi, karar, malların serbest dolaşımı bağlamında miktar kısıtlamasına eş etkili tedbir yasağı bakımından iki hususu açıklığa kavuşturmaktadır. Buna göre teslimat için asgari bir ücret öngörülmesi gibi mali yükler de, belirli koşullar altında, miktar kısıtlamasına eş etkili tedbir oluşturabilir (krş.). Ayrıca, ‘satış düzenlemeleri’ kavramı, yalnızca malların pazarlanma biçimini düzenleyen ulusal hukuk hükümleriyle sınırlı olup malların alıcılara teslim şekline ilişkin kuralları kapsamamaktadır.

Üçüncüsü, karar, teslimat için asgari bir ücret öngörülmesinin miktar kısıtlamasına eş etkili tedbir oluşturacağını tespit etmiş, ancak bu tür bir önlemin haklı gösterilebilir olup olmadığı meselesine, ulusal mahkeme tarafından bu yönde açık bir soru yöneltilmemiş olması nedeniyle, girişmemiştir. Bu nedenle söz konusu değerlendirme bakımından nihai takdir yetkisi ulusal mahkemeye bırakılmış olup ulusal mahkeme gerekli görmesi hâlinde bu hususta yeni bir ön karar başvurusunda bulunabilecektir. (Kararla ilgili incelemeler arasından örnek olarak bkz.)

Sonuç

Bu blog yazısında ele alınan üç karar, farklı alanlara ilişkin olmakla birlikte, AB hukukunun ulusüstü bir hukuk düzeni olarak işleyişine dair kesitler sunmaktadır. Commission v Poland (C-448/23) kararı, anayasal hukuk alanında, gerek öncelik ilkesi, yani AB hukukunun çatışma hâlinde ulusal hukuk karşısındaki önceliği gerek kompetenz-kompetenz, yani AB’ye devredilen yetkilerin kapsam ve sınırlarının belirlenmesi bakımından, ABAD’ın tavizsiz tutumunu açık biçimde ortaya koymaktadır. Slagelse Almennyttige Boligselskab kararı ise, AB ayrımcılıkla mücadele hukuku alanında, içtihat hukukuna görece daha az konu olmuş etnik köken temelinde ayrımcılık yasağını, nihai değerlendirmeyi ulusal mahkemeye bırakmakla birlikte, rehber nitelikte tespitlerle açıklığa kavuşturmaya çalışmaktadır. Amazon EU kararı da AB iç pazar hukuku ve malların serbest dolaşımı alanında, içtihat hukukunda sıklıkla ele alınan miktar kısıtlamasına eş etkili tedbir yasağı bakımından, analizi belirli ölçüde açık uçlu bırakarak, ulusal mahkemeye daha geniş bir takdir alanı tanımaktadır. Bu kararlar bütünü, AB hukukunun statik değil, uygulama içinde şekillenen ve yaşayan bir ulusüstü hukuk düzeni olduğunu bir kez daha teyit etmektedir.

 

Bu yazıya atıf için: İlke Göçmen, “Avrupa Birliği Adalet Divanının 18 Aralık 2025 Tarihli Commission v Poland (C-448/23), Slagelse Almennyttige Boligselskab ve Amazon EU Kararları”, Yaşayan Avrupa Birliği Hukuku Blogu, 5/1/2026, Link: <https://yasayanabhukuku.blogspot.com/2026/01/C-448-23-C-417-23-C-366-24.html>


Bu yazıyı faydalı buldunuz mu? Hiç bir içeriği kaçırmayın bizi takip edin.

No comments:

Post a Comment